Afrika Müslümanlığı canlı, yaşayan bir Müslümanlık

Takdim / İki buçuk yıl Çad’da büyükelçi olarak görev yapan Ahmet Kavas, Afrika konusunda uzman bir isim. Afrika ile ilgili çok yönlü bilgi sahibi. Kartel medyası ve paralel medyanın hakkında “İlahiyatçıdan monşer olur mu?” haberlerine bakmayın siz. Monşer olup olmadığını bilmiyorum, fakat büyükelçilik görevini hakkıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Çad’da, Libya’da, Darfur’da neler oluyor, Somali’de neden Türklere ateş açılıyor, hâlâ Abdülhamid’e hutbe okunuyor mu, Türkiye’deki Afrika kökenliler nereden geldiler gibi sorularımı içtenlikle cevapladı Kavas.Tabii ki “Siz monşer oldunuz mu?” diye de sordum. Türkiye’de okuyan Afrikalı öğrenci sayısı beni hayrete düşürdü. Diyanet ve IHH’nın faaliyetleri de süper! Dünya dönüyor, Türkiye gelişiyor işte.

Eski Çad Büyükelçisi Ahmet Kavas ile mülâkat (1): ‘Afrika Müslümanlığı canlı, yaşayan bir Müslümanlık’

 

Paralel medyanın “monşer” diyerek itibarsızlaştırmaya çalıştığı, Afrika uzmanı Ahmet Kavas ile son görev yeri Çad’dan başlayarak tüm Afrika’yı ve Afrika’nın dinlerine sımsıkı sarılan müslümanlarını konuştuk.    

Çad Büyük Elçisi olarak göreve getirildiğinizde hakkınızda kartel medyasında “İlahiyatçıdan monşer olur mu?” haberleri çıktı. Büyükelçi monşer olmak zorunda mı? Siz monşer oldunuz mu?
O konulara girmek istemiyorum, ama bence monşer, Osmanlı’da biraz anlam kaybına uğramış. Yoksa normalde Fransızca’da “şer” demek dostum demek. Monşer; dostum, azizim demek. Türkiye’de belki şahsına münhasır bazı kimselerin diplomasi tarzlarından dolayı “monşer” denilen bir kavram oluşmuş. Bunu genelleştirmek ve bütün diplomatlara yaymak doğru olmaz diye düşünüyorum. Türkiye’de anlatıldığı anlamda bu kelimeyi hak etmeyecek çok insan var. Ama diplomasinin tabii özelliği; nazik, kibar ve de uysal olması. Afrika gibi bir yerde bana ifade edilen cümlelerden çıkarttığım. İki türlü diplomat var, belki bunun birincisinin içine monşer kavramı giriyor. İkincisi de halk diplomatı. Halkla iç içe diplomatlık. Bir büyükelçi halkın içine karışıyor ve diplomatlığını o şekilde yapıyor. Çok nadir olan bir şey, ama var.

Genel olarak Afrika’yı konuşacağımız için, ayağınızın tozuyla geldiğiniz Çad’dan başlayalım istiyorum. Çad’da neler oluyor? 
Çad, Afrika tarihinde kıtanın üçte ikisi veya dörtte üçünü kaplayan bir alanda, en köklü tarihi olan devletlerden belki de en başında gelenidir. Bugün bir Mısır’la, Cezayir’le, Libya’yla mukayese etmiyoruz. Çad, Afrika’da çok önemli bir noktada yer alıyor. Afrika’nın kalbi, merkezi diyebileceğimiz bir noktada. Haliyle de hiçbir görünür değeri olmasa bile, merkezde bulunması sebebiyle, tüm kavgalar bir şekilde Çad’ı ilgilendiriyor. Ayrıca Çad Gölü havzası olarak ifade edilen o gölün etrafındaki tüm topluluklar, aslında Çad’ın ana nüfusunun parçaları. Birbirleriyle aynı dili konuşuyorlar, aynı kültürü yaşıyorlar, aynı inanca sahipler. Bundan dolayı bir ülkenin başı ağrıdığında, Çad’ın da başı ağrıyor. Çad, bütün o yoksulluğuna ve imkansızlığına rağmen dünyada, sekizinci en çok muhacir barındıran ülke. Şu anda Türkiye, dünyada en çok muhacir barındıran ülke olarak bir numara oldu. Afrika kıtasında da Çad, en çok muhacir barındıran ülke olarak Kenya ve Etiyopya’dan sonra üçüncü sırada. Ama o ülkelere oranla farklı meselelerden dolayı.

Nasıl farklı meseleler?
Mesela Sudan’dan gelen Darfur muhacirleri var, Orta Afrika’dan, Nijerya’dan gelen yüz binlerce muhacir var. Yani ülkenin doğusundan, güneyinden, kuzeyinden, batısından muhacir akını var. Bunlar sınır boylarındaki kamplara yerleştiriliyor. Ancak Çad’ın imkanları yok denecek kadar sınırlı. Bir milyon muhaciri topraklarında barındırması asla mümkün değil. İnsanlar can güvenliği için Çad’a geliyorlar. İnsanların Afrika’da güvenliği açısından, o insanların en rahat geçiş yapabildikleri ve Çad’ın da kabul ettiği bir ülke olması, Çad’ı önemli hale getiriyor.

Sudan’ın Darfur sorunu neden bitmek bilmiyor?
Darfur meselesinin Çad’la doğrudan alakası var. Çünkü Darfurlularla Çad’ın doğusunda yaşayan topluluklar kardeş, akraba. Sömürgecilerin koyduğu bir sınırla yapay bir ayrılmışlık söz konusu. Çad havzasındaki dört ülkenin ortak kültürü nasılsa, Çad’ın doğusundaki Darfur’daki insanlarla Doğu Çadlılar aynı derecede akraba, aynı kültür, aynı inanç, aynı dil, aynı kader birliği yapan insanlar. Sınır geçişleri sınırlandırılmış değil. Libya’nın güneyindeki halkla, Çad’ın kuzeyindeki halk, aynı halktır. Bu sınır da Fransızlar tarafından çizilmiş. Libya karıştıktan sonra, Libya topraklarında yaşayan yaklaşık yüz elli bin Çad kökenli, son dört yılda Çad’a geri döndü. Aynı şekilde Çad’ın içerisinde yaklaşık yüz-yüz elli yıldır yaşayan Libya kökenli insanlar var. Çad, farklı etnik unsurları bünyesinde barındırıp, bu kadar merkezde olunca, 2008 yılına kadar, yani kırk sekiz yıl iç savaş yaşamış.

Muhalifleri kim? Neye muhalefet ediyorlar?
Çad’da en çok iktidara talip olan, iktidarı ele geçiren, iktidara karşı darbe girişiminde bulunanların tamamına yakını da, iktidarı elinde bulunduranların yakın akrabaları. Yani etnik ve farklı bir grubun başkaldırışı, ayrı bir dil, din savaşı değil. Çad’da meşhur bir atasözü vardır “Düşman aileden gelir” diye, aslında dünyanın her yerinde geçerli olan bir kavram.
Çad, yüz ölçümü olarak Afrika’nın beşinci büyük ülkesi. Maalesef nüfusu on iki milyon denmesine rağmen, bu on iki milyon nüfus henüz sayılamadığı için, net bir rakam verilemiyor. Sadece dört milyon civarında insanın kimlik kartı var. Eğer on iki milyonsa, sekiz milyonun isminin dahi yazıldığı herhangi bir evrak yok. Bugün Müslüman bir ülkedeki insanların nüfus kağıdının olamaması, sadece Çadlıların eksiği değil, imkanı olan tüm Müslüman ülkelerin ayıbıdır.

Libya’yı da soracaktım size, ama az önce bahsettiğiniz çerçevede sorunlar bir bütün gibi görünüyor…
Çad’dan başlayıp Afrika’yı konuşalım dediğinizde, öz olarak şunu söylemek istedim. Afrika, sömürgeciliğin başladığı on sekizinci yüz yıldan, bin dokuz yüz altmışlara kadar peyder pey sömürgeleştirildi. Yani Osmanlı devleti, sömürgecilik karşısında genelinin en büyük hamisi iken, Osmanlı devletinin bunu temsil etmede geçmişteki gücü kalmadığında sömürgeleştirme başladı. İnsan kaynağı da bu anlamda sömürgeleştirildi. Ki dünyanın her yerinde olduğu gibi, Afrika’nın da en önemli kaynağı insan kaynağıdır. Biraz da ben nüfusun sayılmamasının, daha doğrusu saydırılmamasının sebebini, Afrika’nın kimliğinin oluşmasını istemediklerine bağlıyorum. Bugün Afrika’nın bir milyar nüfusu var deniliyor ki, ben bunu asla kabul etmiyorum. Benim tahminlerime göre, okuduklarımdan hareketle, Afrika nüfusunun iki milyardan aşağı olması mümkün değil. Belki üç milyar nüfusu var Afrika’nın. Çünkü sadece dört ülkenin nüfusu beş yüz milyon. Geriye kalıyor elli ülke. Bu elli ülkede beş yüz milyon insan yaşamıyor…

İnsan ticareti mi yapıyorlar, nasıl sömürüyorlar Afrikalıları? 
Afrikalıların kimliği tespit edilirse ne değişir?
İnsan kimliği tespit edildiğinde, kayıtlara geçtiğinde, bu sefer ülkenin, kıtanın gücü ortaya çıkacak. En önemli kaynak insan olduğuna göre, bu kaynağı her konuda, Afrika’dan istifade eden tüm devletler, çok rahatlıkla kullanıyor. Sporcusunu, daha iyi imkan vererek elinden alıyor. Bilim adamını daha yüksek maaş vererek elinden alıyor, teknik elemanlarını, iş gücünü dünya Afrika’nın elinden alıyor. Ve Afrika’yı kalkındıracak hangi unsur varsa o unsur kıtaya faydalı olmak yerine, kıtanın dışına aktarılıyor. Dört yüz yıldır Afrika’nın insan kaynağı tüketiliyor. Önce köle olarak, sonra sömürgecilik döneminde işgal ordularının Afrika’yı istilasında yardımcı askeri birlikler olarak, bağımsızlık ve sonrasında ise iş gücü olarak kullanıldı. Beyin gücü olarak kullanıldı. Afrika’nın bugünkü hantal yapısının arkasında, insan kaynağının kendisinin değil de, başkasının kullanması yatıyor. 19. Yüz yıl, hatta 20. Yüz yıl sömürgeciliğinden daha fazla bugün Afrika’nın sömürüldüğünü söyleyebilirim. Afrika şu anda korkunç bir sömürgecilik yaşıyor.

Afrika’nın geneline baktığımızda çoğunluk olarak Müslümanlar diyebilir miyiz? Batı sömürgesinde olanlar, Müslümanlıklarını koruyabildiler mi?
İslam dini gelmeden önce kıtada, kuzeyde ve doğuda Hristiyanlar, çok kısmi olarak da Yahudiler vardı. İslamiyetle birlikte kıta, Asya’ya ve Avrupa’ya göre çok hızlı bir şekilde Müslümanlaştı. Sömürgeciliğe kadar Afrika bir İslam kıtası, Müslümanların kıtası haline gelmişti. Tahmini olarak, 1900’lü yılların başlarına kadar, kıtanın yüzde seksen civarı Müslümandı. Bugün de Afrika’nın yüzde yetmişten fazlası Müslüman aslında. İslam Konferansı Teşkilatının (Şimdi İslam İş Birliği Teşkilatı olarak ifade edilen, artık pek işlerliği kalmayan, adı dahi son yıllarda neredeyse unutulmaya yüz tutmuş) elli yedi üye ülkesinin, yirmi yedi tanesinin Afrika ülkesi olması da, Afrika’da Müslümanlığın ülkeler seviyesinde bile ne kadar çok olduğunu gösteriyor.

Nasıl bir Müslümanlık Afrika Müslümanlığı?
Afrika Müslümanlığı canlı bir Müslümanlık, yaşayan bir Müslümanlık. Afrika Müslümanlığı, çok badireler atlatmış. Birçok topluluk o zorluklar karşısında belki dininden vaz geçebilirdi. Ama Afrikalılar dinlerini yaşamaya devam etmişler. Yeterli mi, kesinlikle yeterli değil. O zor şartlardaki imkanlarla, dünyadaki bu kadar İslam karşıtı, Müslümanlara karşı geliştirilen siyasetler, en çok yine Afrikalı Müslümanlara zarar veriyor. Çünkü çok hassas bir bünyeleri var. Dünyada her türlü oynanan oyunun farkına varmaları, ona karşı siyaset geliştirmeleri mümkün değil. Bugün özellikle Afrika kıtasında, Müslümanları Hristiyan etmek için, çok ciddi kampanyalar yürütülüyor. Çok özel papazlar yetiştiriliyor. Bu papazlar, Kuran-ı Kerim’i bir Müslümandan çok daha iyi öğrenip, İncil’le Kuran-ı Kerim arasında mukayesede, Müslümanın zafiyetini kullanarak ikna edebilmek için, köy köy, kasaba kasaba dolaşıyorlar. Afrika kıtasında Katolik kilisesine bağlı okullarda okuyan, on beş milyon öğrenci var. Bu öğrencilerin içerisinde Müslüman olanı çoğunlukta. Çad’a gittiğinizde, Mali’ye gittiğinizde en tercihli okullar, Katolik okullarıdır. Bizler İslam ülkeleri olarak, Afrika’daki eğitim faaliyetlerine yaptığımız sınırlı yardımları çok fazla abartarak, burada çok şey yapıyormuş gibi gösteriyoruz, ama bizim mevcut yaptıklarımız, misyonerlerin yaptıkları yanında devede kulak bile değil.

Diriliş Postası

Yarın nasipse ‘Afrika Türkiye’yi bekliyor

Yazar:Sevda Dursun

Dilimin döndüğünce

Yorum Yok

Yorumunuz