Biz sustukça hortlayan faşistliğinizle de bir yere kadar

Kadınlara en büyük zulmü yine kadınların yaptığını düşünürüm çoğu kez. Feminist yaygarasıyla ortalığı ayağa kaldıranlar da bunlara dahil. Bir kadın haksızlığa uğruyorsa bir erkek tarafından veya şiddet görüyorsa, onu yetiştiren kadına bakarım öncelikle. Oğlunun elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyen, ne yapsa sineye çeken, hep haklı gören ve doğuştan ayrıcalıklarla doğduğuna inandığı için özenerek büyüten anneye bakarım. İstisnalar olsa da, bu genelde böyledir. Kadınlara en büyük kötülüğü yine kadınlar yapar.

28 Şubat dönemlerinde çok yaşadık bunu, kadınlar eliyle ötekileştirildik, kadınların diliyle hakarete uğradık, bizi en çok anlayıp, en çok yanımızda olması gerekenler, bizi gördüklerinde canavar görmüş gibi saldırmayı tercih etti. Senin bu arabayı kullanmaya veya inanır mısınız, güneş gözlüğü takmaya hakkın yok diyen kadınlar duydu bu kulaklar.

Yıl olmuş 2019, içindeki faşist duyguları ortaya çıkarmak için fırsat kollayan kadınlar görüyorum şimdilerde de. Hala tüylerim diken diken, hala boş bir alan bulup kusma isteğiyle.

Sözüm ona yazar olan, üstelik Cumhuriyet’te yazan, senarist, yönetmen gibi çeşitli titrleri de olan Işıl Özgentürk, başörtüsünün Sümerlerden geldiğini ve fahişelerin kullandığını yazmış köşesinde. Üstelik günümüze ulaşan çoğunluk bilgiye göre, İslamiyetten önce de fahişelerden ve kölelerden ayrılmak için saygın kişilerin örtündüğü bilgisine rağmen, aksi yönde bulduğu minik bir bilgi kırıntısıyla.

Işıl Hanım, bu bilgiyi size takdim etmeyi zul görürüz, hem bilirsiniz bunu, hem de yakıştıramayız dilimize. Ama siz, en ufak bir utanma duygusu hissetmeden başörtüsü ve fahişeliği yan yana getirebilmeyi yakıştırmışsınız kendinize, maşallah. Bu da “sizin seviyeniz” der geçeriz de, içimiz şişti artık zırvalarınızdan. Azıcık kendinize, kadınlığınıza saygınız olsa, iktidara çamur atacağım diye hemcinslerinize saldırmazdınız. Bu söylediğinizin tam tersini başörtülü bir kadın başı açıklar için söylese, yer yerinden oynamıştı şimdiye. Meşhur kadın hakları savunucuları, kılıçlarını kınlarından çekmiş, olmadık hakaretlerle haddini bildirmişti. Ama sizin yanınıza kâr kaldı, öyle değil mi Işıl Hanım?

“Kara çarşafın karanlığında” yazısı da yine bu kadının kaleminden döküldü Cumhuriyet’in karanlık sayfalarına. Orada şöyle diyor Işıl Hanım “Bir mahkemedesiniz ve hâkim türbanlı, onun gerçekten adil karar vereceğini düşünebiliyor musunuz? ‘Bismillah’ diye işe başlayan bir anestezi uzmanına ne kadar güvenebilirsiniz?” Şimdi bu satırları yazana ben nasıl çocuğumu teslim ederim eğitim için, hocaymış ya bir yerlerde, eğitim veriyormuş hani. Hadi bir de doktor olsa, Allah korusun, yanına gitmektense ölmeyi tercih etmez mi insan?

Bir mahkemedesiniz ve hakim erkek, ama birçok başörtülüden daha dindar. Hadi güvenin veya güvenmeyin, nasıl karar vereceksiniz dış görünüşüne bakarak? Besmelesini içinden çeken dindar bir erkek doktora güven kriteriniz ne olacak? Veya biz sizin gibilere nasıl güveneceğiz Işıl Hanım?

Deniz Çakır’ın başörtülü kızlarla yaşadığı polemik, henüz yargıda. Konserden çıkan ve AVM’nin kafesinde oturan başörtülülere “Burası Arabistan mı, Arabistan’a gidin siz” dediğini söylüyor kızlar. “Başörtülüler makbul vatandaş mı, her sözlerine inanılacak kusursuz vatandaşlar mı?” demiş Mirgün Cabas da yazısında, Deniz Çakır’ın suçsuz olduğu ön kabulüyle.

Başörtülüler hiçbir zaman, hatta şu dönemde bile makbul vatandaş olmadılar da, bu gibi olaylara hemencecik inanmamızın bir sebebi var elbet, sorun söyleyelim. Mesela aynı olayları defalarca yaşamış olduğumuz için olabilir mi?

Bir gün TBMM’nin ziyaretçi otoparkında (içinde değil, çünkü o zamanlar başörtüsüyle meclisin içine girmek yasaktı) “Ne işleri var burada kardeşim, gitsinler Arabistan’a” diye söylenerek yanımdan geçen, muhtemelen o zamanlar vekil olduğunu düşündüğüm kişiler geldi hatrıma bu vesileyle. 28 Şubat dönemine hızla girdiğimiz zamanlardı. O günden beri meclise ayak basmışlığım yok, fobi oluştu muhtemelen, şu anda içeri girmem mümkün olsa bile.
Yine de böyle bir olay yaşadığımızda bekleriz, deliller ortaya koyulsun da, kim haklı kim haksız anlaşılsın diye. Temkinli yaklaşır, kelimelerimizi itinayla seçeriz. Makbul vatandaş değilsek de, kim demiş şamar oğlanıyız? Biz sustukça hortlayan faşistliğinizle de bir yere kadar…

Yetti artık, anladınız mı, yetti… Çekin ellerinizi kadınların üzerinden. Dindarlığınızı da, dinsizliğinizi de, modernliğinizi de, ilkelliğinizi de, faşistliğinizi de kadınlar üzerinden yürütmenizden bıktık.

Sabretme sırası sizde küskünler

Balkanlarda 30 yıl Milli Görüş Başkanlığı yapan Prizrenli Hacı İlyas Amcanın “Peres’e ‘one minute’ diyen adama sahip çıkın” sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Her zaman Türkiye için yüreklerinin çarptığını söyleyen İlyas Amca, AK Parti’den önce Balkanlara kimsenin sahip çıkmadığını, hizmet götürmediğini ifade etmişti. Erdoğan’ın o zamana kadar iki sefer Kosova’ya gittiğini ve merkezde 1 buçuk milyon insanın toplandığını söylerken orada şahit olduğu şu hatırayı bırakmıştı yanımıza: “98 yaşında bir dede geldi yanına, ‘Tayyipciğim, evlat, dur!’ diyerek arabayı durdurdu. ‘Bu kalabalık ne vakit Tito geldi, o zaman toplanmıştı. Ama zordan gelmiştik. Sana gönülden geldik’ dedi. Tayyip de dışarı çıkıp dedenin alnını öptü.”

Makedonya’ya gittiğimizde 7 Haziran seçimleri henüz yapılmış, AK Parti 1. parti olduğu halde, hiçbir parti tek başına hükümet kuramayacak seviyedeydi. Yaşı 30-40’larda olanların gözünün önünden ülkeyi kaosa sürükleyen koalisyon dönemleri film şeridi gibi geçerken, genç olanlar “koalisyon”un ne demek olduğunu büyüklerine soruyordu. Öte yandan kendilerine sahip çıkan tek ülke olan “Türkiye”nin belirsiz durumu, sadece Balkanlardaki değil, dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları tedirgin etmeye yetmişti. Hele “Şimdi bizi geri mi gönderecekler” diye soran Suriyelileri hatırlamak bile istemiyorum. Evlerinden, yurtlarından edilen, en sevdiklerini savaşın acımasız kollarına teslim ederken, geriye kalanlarla sığındıkları kardeş ülke Türkiye’ye gelen savaş mağdurlarının yürekleri kuş kanadı kadar tedirgindi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da “Suriyelileri ülkelerine göndereceğim” diyen siyasetçileri yürekleri ağızlarında çok dinlemişlerdi çünkü.

Afrika’nın en ücra köşesinde yüreği Erdoğan için niye çarpar bir insanın? Veya Kudüs’te veya Gazze’nin dört bir tarafı insanlığa çevrilmiş zindanında… “TİKA diye bir adam geldi, köyümüze su getirdi. Allah razı olsun o adamdan” diyen bir insanı anlaması ne mümkün TİKA’yı kapatacağım diyen basiretsizlerin… 5 kıtada, 160’tan fazla ülkeye ulaşmanın ne demek olduğunu Akşener veya CHP çevresinin anlaması güç, peki ya sen…

Sen ki, Müslümanlığın gereği ümmet olmanın bilinciyle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanın derdini dert edinmiş, ayağına taş değdiğinde kendini konsolosluk önüne atmışsın. Şimdi ümmetin tek umudu Erdoğan’ı devirmek, bütün bu kazanımları yok etmek için kolları sıvayanlarla birlik olmuşsun. Yarın o boynu bükük ümmetin karşısına çıkmaya, dertlerini dinlemeye, haksızlıklara karşı durmaya nasıl yüzün olacak diye sormuyorum. Bir şekilde kitabına uydurursun. Ümmetin tek dayanağının bel kemiğini kırmak için menfaatinden uzak yeterince sebeplerin varsa, anlatsaydın keşke. Zira şimdiye kadar anlatılanlarda böyle bir şeye rastlamadım.

Kırgınsın, küskünsün biliyorum. Zaman zaman benim de kırıldığım, küsme aşamasına geldiğim noktalar olmadı değil. Her şey süt liman gitmedi maalesef. Güvendiklerimiz, doğruluk, dürüstlük timsali olamadılar tam anlamıyla. İnsan denen topluluğun içinde çürük elmalar hep çıkar. Sen ne kadar değiştirmek istesen de çıkmaya devam edecektir. Davayı değil de menfaatini düşünen, cebini doldurmayı önceleyen, güç zehirlenmesi yaşayan, senin hassasiyetlerini gözetmeyen şahısların AK Parti içinde cirit atması beni de yaralıyor inan. İyileri de görüyorum sonra, bu dava için baş koymuş, hakkı, hakkaniyeti gözeten samimi insanları.

Bir de yerine talip olanlara bakıyorum, içim ürperiyor iyi mi… teröre destek vererek ülkeyi kan gölüne çevirenleri mi dersin, yoksa geçmişten getirdikleri din düşmanlığından dolayı alınlarında taşıdıkları koca bir lekeyle meydanlara çıkıp din satanları mı… bunlara güvenmediğini biliyorum. O kadar da vazgeçmiş olamazsın değerlerinden. Kendini, “bu da dindar” diyerek, çukur muhalefetle ittifak yapmış, nereden fonlandığı belli olmayan kampanyalarla sana gül bahçesi vaad eden Saadet Partisi’yle avutuyorsan, atladığın bir detay var. Meydanlardaki söylemlerinden, Che Guevara pozundan, dindar oldukları sebebiyle nefret ve zulmüne uğradıkları CHP gibi bir partiyle ittifak yapıp, AK Partiyle barışamamasından anlamalıydın içinde bulunduğu ittifakın iştahına çanak tuttuğunu. Üstelik seçim zamanı, yapılacaklar değil, duyulmak istenenler söylenir hep, gerisini var sen düşün.

AK Parti duble yollar yaptı, şu kadar hizmet yaptı, bu kadar bilmem ne yaptı demeyeceğim. Bunları şimdiye kadar göremediysen, bir “Allah razı olsun” demediysen söyleyecek bir sözüm yok. 16 yıllık iktidar, haklısın, çok daha iyi şeyler yapabilirdi. Ama sen de biliyorsun ilk yıllar iktidarken muktedir olamadığını. FETÖ’cüsünden tut da, muktedirliği elden bırakmak istemeyen Kemalist zihniyete rağmen iyi işler yapmış diyorum yine de ben. Gezi kalkışmasından itibaren içeriden ve dışarıdan aleni düşmanlıklarla hedeflenen şeyi sen de görmüyorsan, kime ne anlatabilirim ki? Erdoğan değildi devirmek istedikleri biliyorsun; sen, ben ve bizim gibi düşünenlerin hezimetiydi. Türkiye’nin eli kolu dışarı uzanmasın, Amerika’ya, Avrupa’ya baş kaldırmasın, terör belasından kurtulamasın, büyümesin, gelişmesin, kendi çöplüğünde eyleşsin diyenlerin ayak sesleriydi.

Şükür ki ferasetli bir halkız da, oynanan oyunları görebildik şimdiye kadar. 15 Temmuz bertaraf edildiyse, bu milletin ferasetiyle edildi. Bunları anlatmama gerek yok, oradaydın, biliyorsun. Aslında benim sana hiçbir şey anlatmama gerek yok. 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da birlikte yaşadık. Asıl bu iktidarın içinde büyümüş gençlere birlikte söyleyeceklerimiz olmalıydı. Mesela onlara Adnan Menderes’in kazanımlarının 27 Mayıs’la, Turgut Özal’ın kazanımlarının 28 Şubat’la nasıl yok edildiğini anlatmalıydık. Çünkü inanmıyorlar, “kazanılmış haklar kimsenin elinden alınmaz” diyorlar. Alınmaz mı, sen söyle…

Gezi kalkışması olduğu sırada, “her şeyiniz var, daha ne istiyorsunuz” diyen laik arkadaşıma hala kamuda yasaklı olduğumu hatırlatmıştım acı acı. Onlara göre (kısmen doğru da) AK Parti’nin mücahitleri partinin her imkanından faydalanırken, mücahideleri hala yasaklıydı ya, sonra yasaklar kalktı, mağduriyetlerin bir kısmı giderildi. Şükür diyorum bak, yine de şükür diyorum. Çünkü şükretmezsem, devamı gelmez, biliyorum. Hani “Başörtülü vekil yoksa oy da yok” diyenlere “az sabredin, sıra ona da gelecek” diyordunuz ya, biz sabrettik bak, şimdi sabretme sırası da şükretme sırası da sende. Bilmem anlatabildim mi?

Vicdanın, sen ve “oy”un, baş başa kaldınız artık. Ümmetin bütün umudu ve senin kırılmışlığın… daha iyisi olana kadar, başka seçeneğin yok. Mazlum eller, yakanız ve bir yapışmışlık kalacak ardında. Sonrası mı, tüm şikayet ettiklerimizle ilgili, biz ne kadar elimizi taşın altına koyduk, ona bakacağız.

Dua da edemiyorsan sus bari

Adeta bir terör yuvasına dönüşen Afrin’in, PKK/PYD’den temizlenmeden sınırımız için güvenlikten bahsetmek mümkün değildi. Üstelik ABD’nin alenen terör örgütlerine yardım etmesi yetmiyormuş gibi, 30 bin kişilik yeni bir güvenlik gücü kuracağını duyurması, bardağı taşıran son damla oldu. Fırat Kalkanı Harekatı’yla sınır hattının bir bölümünü terörden temizleyen Türkiye, Afrin operasyonuyla kaldığı yerden devam etme kararı aldı. Erdoğan, bir gece ansızın dedi ve çok geçmeden Mehmetçik tereddüte mahal vermeden yola çıktı.

Ülkenin her kritik eşiğinde koro şeklinde bağıran unsurlar, Zeytin Dalı Harekatı bahanesiyle şimdi de PKK önderliğinde harekete geçti. En çok HDP’lilerin sesi çıktı anlaşılacağı üzere. Her fırsatta legal bir düzlemde durduğunu savunan ve meclisimize kadar giren HDP’nin, terör örgütü PKK zorda kaldığı zaman var güçleriyle savunmalarını anlayan beri gelsin. Bu çelişkiyi devlet bulmayacak ve gereğini yapmayacaksa kim yapacak diye de sormadan edemiyor insan.

Sözde Kürtlerin hakkını savunuyorlar, sözde savaş olmasın diyorlar, sözde barıştan yanalar… Nasıl bir barışsa bu, terör örgütleri bebekleri, gencecik çocukları öldürürken sesleri çıkmıyor, devlet terör örgütlerine savaş açtığı zaman bir yerlerine bir şeyler batıyor. Hümanist oluyor bunlar sonra, barış yanlısı, özgürlük savaşçısı. Yazık, çok yazık hem de…

Mehmetçiğin ardından dua eden, Fetih Suresi okuyan, teröristlere karşı galip gelmesi için temennilerde bulunanlar savaş yanlısı barbarlar olarak lanse edilirken, teröristleri savunanlar barışçıl oldu birden bire. Daha dün Yasin Börü ve arkadaşlarını şerefsizce katleden terör örgütünden söz ediyoruz, Eren Bülbül’ün gençliğine bakmadan vuran, bize “İyi ki varsın Eren” sözünden başka hiçbir teselli bırakmayan. 22 yaşındaki Aybüke öğretmeni kalaşnikoflarla öldürürken ahbapları, barış sözcüklerini hangi kapta taşıyorlardı?

Kandan beslenen vampirler, silahlar kendilerine doğrulunca barış çığlıkları atıyor şimdi. Hendekleri kazıp içine tüm halkların barış ümitlerini gömerken düşünecektiniz siz bunları. Barış, öyle mi? Siz haklarını savunduğunuzu söylediğiniz Kürt halkını hiçe sayıp, bütün ümitlerini sömürürken barış demek şimdi mi aklınıza geldi. Hasip Kaplan’ın şu tweetine de bakın siz, birlikte barış içinde yaşamak varken… Nedir bu savaş naraları diye soruyor. Belki de terörist yoldaşlarına bir kez bile sormadığı soruyu, silahlar onlara doğrulunca devletine soruyor. Nedir bu savaş çığlıkları anlatalım o halde:

Bunlar bir kere savaş çığlığı değil, teröristlere ölüm çığlığı. Çünkü onlar hiçbir dilden anlamadıklarını çözüm süreci de dahil olmak üzere tüm zamanlarda kanıtladı. Çünkü onlar Kürt halkının haklarını savunmak için değil, ülkemizi yıpratmak isteyen dış güçlerin maşası olduklarını her fırsatta kanıtladı. Cumhuriyet tarihinden itibaren istedikleri tüm haklarını elde ettikleri şu dönemde bile silahları gömmeyi değil, ABD’nin son model silahlarıyla donanıp, savaşa devam etmeyi seçti.

Bunlar savaş çığlıkları değil, bunlar evini barkını bırakmak zorunda kalan Suriyeli kardeşlerimizin geri dönme ümidi. İstiklal harbinde her bir karışını dedelerimizin akıttığı kanlarla kazandığımız vatanımızı savunma çığlıkları bunlar. İşgal değil, meşru müdafaa, kimsenin toprağında gözümüz yok. 3 milyon Mülteciye ev sahipliği yapan bir ülkeye işgalci diyenin ancak kötü niyetinden şüphe edilir çünkü. Tüm dünya Müslümanlarının umudu Türkiye, sadece kendini değil, ona ümit bağlayanları da düşünmek zorunda.

Kendine çizilmiş sınırları vatan bellemeyen evlatlar yetiştirme hevesinde olan bir acayip tür de “barış” sözcüğüne tav olup terör sevici pozisyonunda günlerdir. Ülkenin her kritik sürecinde olduğu gibi yine vatanını değil, muhalefet adına teröristi savunan zavallı, zannediyor ki dünya vatandaşlığı diye bir şey var ve çocuklarını bu havuzun içine atabilecek. Gerçekleri öğrendiğinde Kanada’da bir benzin istasyonunda çalışıp, sokaklarında sığınmacı olarak dolaşırken bulmaz inşallah kendini.

HDPKK’nın dolmuşuna gelip savaşa “hayır” çığlıkları atanların masum olduğunu düşünmüyorum. Zira ilk sırayı ülkeye her ihanette başı çeken FETÖ’cüler almış. Ne olduğunu bilmiyorsan susacaksın, susmuyorsan da kiminle bağırdığına bakacaksın. 15 Temmuz’da ülkeyi işgal edip 250 canımızı şehit edenlerin “barış” demesi kanına dokunmuyorsa, o kana ne karışmış bir kontrol ettireceksin.

Kim savaşa “evet” diyebilir ki zira? Ülkenin en akıllısı siz misiniz hey! Üzerimize üzerimize gelen teröristlere bombalar yağdırdık, savaş olmasın, Erenler ölmesin diye. Aması yok bu işin, Yılmaz Özdil bile vatan savunmasına muhalefet yapılmaz demiş. Şimdi Mehmetçik’e dua zamanı, şimdi “Biz aşkı, vatan için canını verenlerden öğrendik” diyen taze şehidimiz Musa Özalkan’ın ardından Fatiha okuma, onu cennete uğurlama vakti. Dünyanın dört bir yanından eller Mehmetçik için duaya açılmışken, Sudan’da, Üsküp’te, Mekke’de senin erlerin için yakarış başlamışken, şimdi hiç olmazsa susma vakti, dua da nasip olmuyorsa.

Zebanilerin kulağına eğilip “Beyefendinin izni var” diyecek misiniz

Bir dönemin daha sonuna geldik çok şükür. “Beyefendi böyle istiyor”, “Reisin bundan haberi var” “Külliyenin bilgisi dahilinde” sözlerinin kulaklara fısıldandığı dönemden söz ediyorum. Bütün beceriksizliklerine, iş bilmezliklerine, tembelliklerine rağmen, makam ve mevkilerden faydalanmanın, kural dışı işler yapmanın yolunu bulmuş belli bir güruhun mottosu olmuş bu ifadeler. Böyle bir dipnotla karşılaşan kişi, dönüp reisi arayarak, “Efendim haberiniz var mı” diyecek hali yok. Bunu bilen çakallar, gelişine gelişine vurmuşlar. Ortalığı toza dumana boğmuşlar.

17-25 Aralık-15 Temmuz da bu pişkinlerin ekmeğine yağ sürmüş. Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken öğrendim ben de, “Kamuda iyi konumda 17-25 Aralık sonrası referansla işe başlamış, öncesi ev hanımı olan arkadaşlar” diye söz ediyordu. Bunların erkek versiyonlarını düşünemiyorum bile. Öyle bir güruh mu var diye sordum panikle. Varmış meğerse, FETÖ’den korunalım derken “referanslı çapsızlar” furyasına düçar olmuşuz da haberim yok. “Benim torpilim yetersiz kaldı” diye de ilave ediyor arkadaş. Torpilin de yeterli ve dozunda olmalı ki, ehli olmadığın işlere, konumlara bir çırpıda getirilebilesin. Muhtemelen kulağa fısıldanan yukarıdaki üç cümleden birinin efsunuyla.

Referans meselesinin önemsiz ve gayrı ahlaki olmasından söz etmiyorum. Çapsızlıkların referanslarla örtülmesi esas konumuz. İşinin ehli olan bir kişiye referans olmak, birlikte çalışmanın kolaylığı ve güven anlamına gelir. Fakat Türk toplumunun yapısından mıdır nedir, şimdiye kadar bu “işinin ehli” kısmı “birinin yakını” kısmıyla hep el değiştirmiş. Hangi parti gelirse gelsin bu işler böyle yürümüş, hele de 657 gibi akmaz kokmaz bir kanunumuz varken. Kapağı attın mı devlet kapısına, kapasitesiz de olsan, işini yapmasan bile paranı alırsın. İşini hakkıyla yapan memurlarımızı tenzih ederek, bunun için mübarek bir atasözümüz bile var “salla başını al maaşını”.

Bu referans olayını Cumhuriyet tarihinden beri sosyal demokrat kesimin kullanarak, bürokratik oligarşi elde ettiğini ve bu yüzden iktidar olmasalar bile muktedir olduklarını biliriz. Nitekim Alev Alatlı “Orada Kimse Var mı” serisinin birinci kitabında 80’ler Türk Sosyal Demokratlarını Şafak Özden karakteri üzerinden incelerken, bir seçim dönemi yaşananları, verilen vaadleri, tutulan yolları da anlatır. Merak eden dönüp bir baksın. Sosyal Demokratlar bizim akıl hocamız olmadığı için, bu anekdotu sadece bilgi amaçlı aktarıyorum, zaten o dönemler herkesin malumu.

Benim asıl derdim, eleştirdiğimiz onca şey nasıl oldu da bizim tuttuğumuz yol oldu? Yola çıkarken bulduklarımız, yolda kaybettiklerimize değdi mi? Her fırsatta mazlumun hakkını düşünen, konuşan, tuttuğu yol bu minvalde olan bir kişinin adını kullanarak bunca haksızlığı nasıl yaptınız? Çok şükür ki Cumhurbaşkanımız “Adımı kullanan babamın oğlu dahi olsa kapıdan kovun” diyerek bu döneme noktayı koydu. Asıl soru şimdiye kadar kullananların yanında kar mı kalacak? Edindikleri şanla, şöhretle, makamla, servetle, mutlu mesut yaşayıp gidecekler mi?

Bir de şöyle düşünün; Allah düşürmesin, hadi bu yalanı söyledin, altını nasıl dolduracağın hakkında herhangi bir fikrin var mı? O makamı elde ettin diyelim veya o ihaleyi aldın, projeyi onaylattın, bu acizlikle iki gün sonra işleri batırdığında kime hesap vereceksin? Nasıl bakacaksın sana güvenen insanların yüzüne? Milyonlar harcayarak üç kuruşluk işler yapmanın hesabını millete vermeyi geçtim, vicdanına nasıl vereceksin? Öteki dünyanın hesabını katmıyorum bile, Allah’la senin aranda. Sırat köprüsünden geçerken, zebanilerin kulağına eğilip, “Beyefendinin izni var” demeyi düşünüyorsan ateşin bol olsun. Kızı Fatıma’ya “Babanın peygamberliğine güvenme” diyen resulün ümmetinin, reis kartıyla gidebileceği yolun sonuna geldik. Müsait bir yerde inin artık. Düşün bu milletin yakasından.

Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz

Format Görsel

 

Seksenlerde bir tiyatro oyununa gittiğimi hatırlıyorum. Mahallede top koşturan çocuklar ve içlerinden birinin kedilere zarar vermesiyle başlıyordu oyun. Ardından o çocuk büyüdü ve bir gece yarısı elinde fenerle ülkesinin kapılarını İngilizlere açtı. Sonrasındaysa yine aynı İngilizlerle kahramanca dövüşerek ülkesini düşmanlardan kurtararak lider oldu. Hikaye bu ya, meğerse kedilere zarar veren, büyüyünce ülkesinin kapılarını İngilizlere açan ve ardından ülkesini düşman işgalinden kurtaran kişi Atatürk’müş. Oyun bittiğinde salonda fısıltı halinde yayılan genel kanı buydu. Zaten muhafazakar bir kesimin, muhtemelen gizlice gittiği bir tiyatro oyunuydu. Öyle bir atmosferde söylenenlere inanmak hiç de zor değildi. İlk gençlik yıllarımdı, açıkçası gerçek olup olmadığını sorgulama gereği bile duyduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet tarihinden beri Kemalistlik sopasıyla terbiye edilmeye çalışan dindar kesimin iç dinamiklerinde buna benzer enstantanelerin gelişmesi şaşılacak bir durum değil. Sürekli ötelenen, ikinci sınıf vatandaş kabul edilen, dinle imanla ilişiği olanları sahnenin arka tarafından ön tarafına geçirmeyen, en görüneni başörtülüler olduğu için Atatürkçülük adına yasaklarla sindirmeye çalışılan bir kesime, “Atatürk bu ülkeden dini kaldırmak için düşmanla anlaştı” derseniz, inanması o kadar yalın ve zahmetsiz olur.

Yaşarken kabullenip sustuğumuz birçok şeyin, psikolojik taciz boyutunu geçip, fiziksel tacize uzandığını kaç kişi fark edebilmişti ki? Hem fark etse ne olur, kabullenip susmaktan başka bahtımıza düşen, hapislerde çürümek, fazladan zulüm görmek. Şapka takmadı diye asılan Şalcı Bacıların, İskilipli Atıf hocaların torunları, sakal bırakıyor diye, kuran veya dini kitap okuyor diye irticayla suçlanıp yıllarca hapislerde yattı. Başörtü takıyor diye üniversiteye gitmelerine izin verilmedi. Devlet dairelerinde çalışmayı bırakın, koridorlarında yürürken bile dışlanıp aşağılandı. Bunların hepsi Atatürk adına yapıldı ve Atatürk dindar kesimin başında demoklesin kılıcı gibi sallanıp durdu.

Atatürk her kapının anahtarıydı da aynı zamanda. Kim daha çok Atatürkçüyse istediği her mevkiye gelebilecek gücü edinirdi. Birine zulüm yaparken Atatürk’ün adını kullanmak hem havalı, hem çok işlevseldi. “Atatürk” adı laik kesimin her türlü imkana ulaşmasının maymuncuğuydu. Kendilerinin nemalanamadıkları bir parti iktidara geldiğindeyse de, Atatürk kılıcını kullanarak halkın seçimini alaşağı etmek vaka-i adiyedendi. Olur da iktidarlarına çomak sokulur diye, Atatürk’ü koruma kanunu bile çıkartıldı. Atatürk, bildiğin eli sopalı mahalle kabadayısı gibi aramızda dolaştı yıllarca. Hadi gelin de inanmayın o kedileri bacağından asarak işkence eden haylaz çocuğun Atatürk olmadığına.

AK Parti iktidarından sonra ülke yavaş yavaş normale dönerken, Atatürkçülük meselesinin üzerine bugüne kadar gidilemedi. Çünkü muktedirliği elinde tutan kesim, AK Parti iktidarına da rejim sopası göstermekte gecikmedi. Muhafazakar birinin Cumhurbaşkanı adaylığına karşı çıkmak amacıyla Cumhuriyet mitingleri yapıldı, fakat tarihi ayar mekanizması bu sefer işe yaramadı. Güçlenerek iktidarını koruyan AK Parti, 15 yıl sonra şimdi de Atatürkçülük lobisini yıkmaya kararlı. Atatürk’ü belli bir kesimin elinden alarak normalleştirme çabalarını geçtiğimiz 10 Kasım’da gözlemledik.

Erdoğan’ın “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz” sözleri normalleşmenin ayak sesleriydi. AK Parti teşkilatları ve çevresinin Ata’ya övgüler dizerek, pankartlar asarak, Anıtkabir yolunu arşınlayarak bu girişime kendilerini fazlasıyla kaptırmaları biraz yapay gözükse de, bu sürecin olağan bir parçasıydı. Anıtkabir’e gidenlerden bir kısmı yanlarında götürdükleri Kuranı Kerim’i okurken, kimisi ellerini açıp dua etti, kimisi de saygı duruşunda bulundu. Halkın Atatürk’ü tam da olduğu gibi anlama çabalarıydı bu. Ne Tanrı gibi tapınmak, ne de gulyabani gibi fersah fersah uzaklaşmak.

Bütün bunlar laik kesim için ellerindeki son kozu kaptırmak, Kemalistlik sayesinde edindikleri yapay statüleri kaybetmek demekti ki, tutunacak dalları kalmayacak anlamına geliyordu. Kızdılar, köpürdüler, oy için yapıyor, inanmayın dediler. Halbuki herkes bilir ki göbeğinizi çatlatsanız ulusalcı kesimden AK Parti’ye oy gitmez. Zaten AK Parti’nin yüzde 50’yi ikna etme gibi bir derdi olsa bile, ulusalcılarla işe başlamaz. Atatürk’ü olduğu gibi kabul etmeyi bilen ülkücü kesimi bir parça etkileme çabası olmuş olabilir. Ama bu açılımın en büyük kazanımı, ülkenin normalleşme alanında attığı adımların pik noktasına ulaşmış olmasıdır.

Şimdi yapılmak istenen Atatürk’ü normalleştirip günahıyla sevabıyla içimizden çıkan bir değer olarak kabul etmek ve belli kesimin tekelinden çıkartmak. Taraf gazetesinin sayfalarından fırlamış köşe yazarı Kurtuluş Tayiz’in bu sürece övgü dizmeyen İslamcılara “münafık” demesi süreçle uyumlu olsa da, İslamcılar tabii ki hiçbir zaman Atatürkçü olmaz. Atatürk hakkında konuşmayı bile zül addeder. Sebebi nefret filan da değil, “düşün yakamızdan, başka ihsan istemeyiz” modudur. Günahıyla sevabıyla bir tarih yapıldı, bunda da başrolü Atatürk oynadı. Fakat Atatürkçülük bu olaydan tamamen bağımsız ve 80 yıldır bu ülkenin kamburudur. Bunu erken yaşlarda keşfeden ergen kızım gibi ifade edeyim: Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz işte.