Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz

Format Görsel

 

Seksenlerde bir tiyatro oyununa gittiğimi hatırlıyorum. Mahallede top koşturan çocuklar ve içlerinden birinin kedilere zarar vermesiyle başlıyordu oyun. Ardından o çocuk büyüdü ve bir gece yarısı elinde fenerle ülkesinin kapılarını İngilizlere açtı. Sonrasındaysa yine aynı İngilizlerle kahramanca dövüşerek ülkesini düşmanlardan kurtararak lider oldu. Hikaye bu ya, meğerse kedilere zarar veren, büyüyünce ülkesinin kapılarını İngilizlere açan ve ardından ülkesini düşman işgalinden kurtaran kişi Atatürk’müş. Oyun bittiğinde salonda fısıltı halinde yayılan genel kanı buydu. Zaten muhafazakar bir kesimin, muhtemelen gizlice gittiği bir tiyatro oyunuydu. Öyle bir atmosferde söylenenlere inanmak hiç de zor değildi. İlk gençlik yıllarımdı, açıkçası gerçek olup olmadığını sorgulama gereği bile duyduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet tarihinden beri Kemalistlik sopasıyla terbiye edilmeye çalışan dindar kesimin iç dinamiklerinde buna benzer enstantanelerin gelişmesi şaşılacak bir durum değil. Sürekli ötelenen, ikinci sınıf vatandaş kabul edilen, dinle imanla ilişiği olanları sahnenin arka tarafından ön tarafına geçirmeyen, en görüneni başörtülüler olduğu için Atatürkçülük adına yasaklarla sindirmeye çalışılan bir kesime, “Atatürk bu ülkeden dini kaldırmak için düşmanla anlaştı” derseniz, inanması o kadar yalın ve zahmetsiz olur.

Yaşarken kabullenip sustuğumuz birçok şeyin, psikolojik taciz boyutunu geçip, fiziksel tacize uzandığını kaç kişi fark edebilmişti ki? Hem fark etse ne olur, kabullenip susmaktan başka bahtımıza düşen, hapislerde çürümek, fazladan zulüm görmek. Şapka takmadı diye asılan Şalcı Bacıların, İskilipli Atıf hocaların torunları, sakal bırakıyor diye, kuran veya dini kitap okuyor diye irticayla suçlanıp yıllarca hapislerde yattı. Başörtü takıyor diye üniversiteye gitmelerine izin verilmedi. Devlet dairelerinde çalışmayı bırakın, koridorlarında yürürken bile dışlanıp aşağılandı. Bunların hepsi Atatürk adına yapıldı ve Atatürk dindar kesimin başında demoklesin kılıcı gibi sallanıp durdu.

Atatürk her kapının anahtarıydı da aynı zamanda. Kim daha çok Atatürkçüyse istediği her mevkiye gelebilecek gücü edinirdi. Birine zulüm yaparken Atatürk’ün adını kullanmak hem havalı, hem çok işlevseldi. “Atatürk” adı laik kesimin her türlü imkana ulaşmasının maymuncuğuydu. Kendilerinin nemalanamadıkları bir parti iktidara geldiğindeyse de, Atatürk kılıcını kullanarak halkın seçimini alaşağı etmek vaka-i adiyedendi. Olur da iktidarlarına çomak sokulur diye, Atatürk’ü koruma kanunu bile çıkartıldı. Atatürk, bildiğin eli sopalı mahalle kabadayısı gibi aramızda dolaştı yıllarca. Hadi gelin de inanmayın o kedileri bacağından asarak işkence eden haylaz çocuğun Atatürk olmadığına.

AK Parti iktidarından sonra ülke yavaş yavaş normale dönerken, Atatürkçülük meselesinin üzerine bugüne kadar gidilemedi. Çünkü muktedirliği elinde tutan kesim, AK Parti iktidarına da rejim sopası göstermekte gecikmedi. Muhafazakar birinin Cumhurbaşkanı adaylığına karşı çıkmak amacıyla Cumhuriyet mitingleri yapıldı, fakat tarihi ayar mekanizması bu sefer işe yaramadı. Güçlenerek iktidarını koruyan AK Parti, 15 yıl sonra şimdi de Atatürkçülük lobisini yıkmaya kararlı. Atatürk’ü belli bir kesimin elinden alarak normalleştirme çabalarını geçtiğimiz 10 Kasım’da gözlemledik.

Erdoğan’ın “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz” sözleri normalleşmenin ayak sesleriydi. AK Parti teşkilatları ve çevresinin Ata’ya övgüler dizerek, pankartlar asarak, Anıtkabir yolunu arşınlayarak bu girişime kendilerini fazlasıyla kaptırmaları biraz yapay gözükse de, bu sürecin olağan bir parçasıydı. Anıtkabir’e gidenlerden bir kısmı yanlarında götürdükleri Kuranı Kerim’i okurken, kimisi ellerini açıp dua etti, kimisi de saygı duruşunda bulundu. Halkın Atatürk’ü tam da olduğu gibi anlama çabalarıydı bu. Ne Tanrı gibi tapınmak, ne de gulyabani gibi fersah fersah uzaklaşmak.

Bütün bunlar laik kesim için ellerindeki son kozu kaptırmak, Kemalistlik sayesinde edindikleri yapay statüleri kaybetmek demekti ki, tutunacak dalları kalmayacak anlamına geliyordu. Kızdılar, köpürdüler, oy için yapıyor, inanmayın dediler. Halbuki herkes bilir ki göbeğinizi çatlatsanız ulusalcı kesimden AK Parti’ye oy gitmez. Zaten AK Parti’nin yüzde 50’yi ikna etme gibi bir derdi olsa bile, ulusalcılarla işe başlamaz. Atatürk’ü olduğu gibi kabul etmeyi bilen ülkücü kesimi bir parça etkileme çabası olmuş olabilir. Ama bu açılımın en büyük kazanımı, ülkenin normalleşme alanında attığı adımların pik noktasına ulaşmış olmasıdır.

Şimdi yapılmak istenen Atatürk’ü normalleştirip günahıyla sevabıyla içimizden çıkan bir değer olarak kabul etmek ve belli kesimin tekelinden çıkartmak. Taraf gazetesinin sayfalarından fırlamış köşe yazarı Kurtuluş Tayiz’in bu sürece övgü dizmeyen İslamcılara “münafık” demesi süreçle uyumlu olsa da, İslamcılar tabii ki hiçbir zaman Atatürkçü olmaz. Atatürk hakkında konuşmayı bile zül addeder. Sebebi nefret filan da değil, “düşün yakamızdan, başka ihsan istemeyiz” modudur. Günahıyla sevabıyla bir tarih yapıldı, bunda da başrolü Atatürk oynadı. Fakat Atatürkçülük bu olaydan tamamen bağımsız ve 80 yıldır bu ülkenin kamburudur. Bunu erken yaşlarda keşfeden ergen kızım gibi ifade edeyim: Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz işte.

 

Dost acı söyler darılma emi

Dost acı söyler derler. Son zamanlarda kafamda dönenip duran bu atasözüyle ilgili herkesin heybesinde çağrıştırdığı birçok anlam, birçok hikaye vardır. Dostun seni üzmek istemesi değildir buradaki mesele, dost dediğin sen acımayasın diye lafı eğip bükmez, varsa bir kusurun, düzeltmen gereken yanın, çekinmeden söyleyendir. Gerçekler de acıtır bazen, çünkü herkes kendince mükemmel, düzeltilecek yanı yoktur. Akılları satışa çıkarsalar, herkes kendi aklını beğenir, alır yeniden. Dost der ki; akıllısın, iyisin, hoşsun, ama şunu şöyle yaparsan, aklına akıl katarsın, güçlenirsin, yenilmezsin.

Bu söz bana 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eski Dostlarla Buluşma” programını hatırlattı. Toplantıya, bir dönem Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partisi’nde bulunmuş önemli isimler, Akıncılar grubu, 1969 Bağımsızlar Hareketi ve Milli Görüş‘ten çok sayıda ismin dışında Erdoğan’ın birçok dostu katılmıştı. Bir dönem Refah Partisi’nde çalıştığım için ben de oradaydım. Özveriyle ve sadece inandığımız şeyler uğruna çalıştığımız günlerdi. Maddi hiçbir karşılığı olmayan bu çalışmaların tek bir amacı vardı, inandığımız doğruları insanlara anlatmak, onları daha iyi bir geleceğe inandırmak. Ve inandırmıştık da, çünkü öylesine samimiydik. Bunları hatırlayıp gözlerimiz doldu program boyunca, Erdoğan’ın gençlik kolları başkanı olduğu ve ardından belediye başkanı adayı olduğu dönemler geçti bir bir gözümüzün önünden. Bayrampaşa neticelenmişti de, kutlama yapmak için İstanbul’u gece yarısına kadar heyecanla beklediğimiz ilçe teşkilatındaki herkesin bayrağını eline alıp sokağa çıkma anı geldiğinde, dudaklarından dökülen tek kelime: Şükürler olsun Allah’ım.

Yazacak çok şey var aslında o günlere dair, ancak niyetim nostalji yapmak değil. Eski dostlar toplantısında Erdoğan’ın, eski dostların hitabıyla Tayyip Bey’in okuduğu, Hakan Albayrak’ın “Bu seçimde AK Parti’ye bir ders verelim diyen bazı İslamcı seçmenlerin dikkatine” yazısı geldi aklıma. Eski dostlar ve samimi dava adamları için alayına değişemeyeceğimiz o kadar değini vardı ki orada, hala alayına değişmeme konusunda hem fikir olduğumuzdan eminim. Nitekim 15 Temmuz’da o eski dostların hepsinin sokağa çıktığını ve ölümüne savaştığını hatta şehit olduğunu biliyoruz. Erdoğan için değildi tamam, ama dava aynı, yol aynı, vatan aynı olunca, alayına değişmeyeceğimiz şeylerdi bunlar.

Ardından bu eski dostların itibarsızlaştırılma dönemine girdik, dostluk nedir, dava nedir, vefa nedir bilmeyenler tarafından. Görünmeyen sebepleri farklı olsa da, görünen sebebi yanlışa yanlış demeleriydi. Dostla düşmanın eleştirisini ayırt edemeyenler hala dostun söylediği acı gerçekleri muhalefet olarak kabul ediyor ve düşmanlık belliyor. Ama biz bir zamanlar dirsek dirseğe çalışıp, kapı kapı dolaşarak bu davayı bir yerlere getiren eski dostlar, ne kadar eleştirsek de, bir arkadaşın dediği gibi, Nişantaşı’nda Tayyipçi, Üsküdar’da muhalifiz. Düşmana karşı savunur, içimizde eleştiririz, bu da böyle biline.

Dost acı söyler demişken, bazı gerçeklere değinmeden olmaz, en azından son zamanlardaki gündeme dair. 15 yıllık iktidarda kolaylıkla halledilebilecekken halledilmeyen meseleler var hala. Eğitim gibi, trafik gibi, şehirlerin betonlaşması, kamu diplomasisinin olmaması gibi. Yedi düvele meydan okuyan büyük Türkiye’nin kolaylıkla üstesinden gelebileceği sorunların bir türlü çözüme ulaşamamasını nasıl okumalıyız? Üstelik eğitim dediğin bu ülkenin geleceğine yatırımı, onu düzeltmedikten sonra, günü kurtaran çözümlerle büyük Türkiye olma iddiası çok yapay.

AK Parti büyüyüp kitle partisi oldukça, arkasından konuşanı çok olduğu gibi akıl vereni de çoğaldı. Herkes her şeyden anlıyor gibi gözüküp, kimse uzmanlığına yoğunlaşamıyor. Erdoğan’ın yanına gidip, onunla konuşma şansını elde eden, uçağına binen veya mesaisi bulunan herkes gidip bir şeylerden şikayet ediyor. Şikayet ediyor ama yerine bir şey önermiyor. Mesela “TEOG çok kötü” diyor, yerine bir sistem önermiyor. Erdoğan da bu kötü olanı dile getirerek kaldırılmasını istiyor. Apar topar kaldırılıyor fakat yerine gelecek sistem bir türlü bulunamıyor. İyi de bunun kötü olduğunu, hatta öncekinin de kötü olduğunu, liselere giriş sınavına hazırlanan her çocuğun anne ve babası bu sistemin ergenlik çağındaki çocuklara ne kadar zarar verdiğini bilir ve söyler. 2003 yılında ilk çocuğunu liselere giriş için SBS diye bir sınava hazırlayan ben, bu sene ikinci çocuğumun liselere giriş sınavı için yaşayacaklarını adım gibi biliyordum. Üniversite sınavı böyle değildir, her ne kadar gelecekteki mesleklerini belirliyor olsa da. Çünkü orada bilinçlenme vardır, genç kız veya erkek kendi sorumluluğunu almıştır. Ergenlik çağındaki 13-14 yaşındaki çocuklar öyle mi ya? Yani bilip söylemek maharet değil, öneri sunmaktır maharet. Belli ki önerisi olmadan şikayette bulunulmuş yine, öneriye gelince ara ki bulasın…

“İstanbul iyice betonlaştı” deniyor farzu mahal. Tabii Erdoğan da herkes gibi bunu görüyor elbette. “İhanet ettik İstanbul’a” diyor. Ama şu gökdelenleri yıkalım projesiyle kimse gelemiyor. Veya kentsel dönüşümü yatay mimaride geliştirmek üzerine bir projesi olan çıkmadı şimdiye kadar, şimdiden sonra çıksa da yer mi kaldı? Çılgın projeler aslında soruna sorun katan projeler oluyor, çözüm için çareler arayan beyinler kayıp. Kriz yönetimlerinde de aynen böyle oluyor, olan ortaya dökülüp, sadece hamaset tavsiyesi veriliyor. Kriz nasıl yönetilir, ülkemizi dışarıda doğru tanıtabilmek için kamu diplomasisini nasıl kullanırızla ilgili projeler geliştirilmiyor. Herkes kolayından “çalışıyor gibi gözükme”nin derdinde.

Ben olsam Erdoğan’ın yerinde, yanıma şikayet için gelenleri değil, proje için gelenleri dikkate alırdım. Olumsuzluklardan ağlayanı değil, olumsuzluklara çözüm üretenleri baş tacı ederdim. Yanıma sızlanmak için değil, alternatifler üretmek için gelin derdim. Allah’tan feraset sahibi bir liderimiz var, yoksa bu kadar şikayete, bu kadar dırdıra, bu kadar çözümsüzlüğe, bu kadar hiçbir risk almadan makamının derdine düşen siyasetçiye, bürokrata rağmen AK Parti’nin ayakta kalmasını bırakın, ülke elden giderdi. Çalışıyorsan risk alacaksın, üretiyorsan o başın ağrıyacak, dostsan eğer gerçeği söyleyeceksin, sürekli “her şey çok güzel” demeyeceksin. Şimdi bunları söyledim diye muhalif mi oldum ben, bugün seçim sandığı önüme gelse, muhtemelen yine “alayına değişmem”. Fakat Erkin Koray’ın dediği gibi “Dost acı söylermiş darılma emi”

 

O gençlere bir ideal veremeyiz de

Format Görsel

Zaten hızla değişen bir kuşak çemberinin içinde birbirimizden gittikçe uzaklaşıp, ortak paydalarda buluşmak uğruna saklambaç oynuyorduk. Zaten biz atı ararken, onların Üsküdar’ı geçmesini tuhaf bir tedirginlikle izliyorduk. Zaten random attıklarında olayı anlamak için uğraşmayı bıraktık, sormadık, etmedik, gördüğümüzü yaptık. Sosyal medyayı ucundan yakalasak da, emojiler, hikayeler, boomerang çekimleri hadi anladık diyelim, sanmıyorum ama hadi snapchat’e de ayak uydurduk, her şey bir yana kullandığın dil başka, sen başka, o başka… o dediğim, kendi çocuğun senin, doğurduğun, büyüttüğün, elinden tutup gezdirdiğin. Hani büyüklerimiz derdi ya, “bizi beğenmiyor şimdi”. Mesele beğenip beğenmemek değil, sen başka, o başka işte.

Bütün bunlarla aramıza mesafe girmiyormuş gibi, ayrı kulvarlarda dolaşmıyormuşuz gibi, bir de dini yaşamak ve onlara öğretmek gibi bir derdimiz var bizim. Eskisi gibi değil hiçbir şey, olmayacak da. Ne kadar boca edersen et bildiğin öğretileri, aktaramayacaksın, çünkü o sen değilsin, başkası. Kolayca öğrenmeyecek senin yöntemlerini, öğrense de kabullenmeyecek, kabullense de harekete geçme konusunda senin hareket noktan ona hiçbir şey ifade etmeyecek. O namaz hocalarını usulca bir kenara kaldır, elif cüzlerini filan, varsa başka yöntemlerin onları dene, güncelle kendini, dini değil. Çünkü böyle söyleyince “dinde güncellenmezmiş kardeşim” diyorlar.

 

Yaşandı ve bitti o dönemler, ağıt yakmanın da anlamı yok. Süper, hiper, fiber hız çağındayız, sen kalkmış başına topladığın üç beş gence atalarımızdan kalma menkıbeler anlatıyorsun. Hani senin yanında saygıyla oturan o genç var ya, ne kadar dindar bir aileden gelirse gelsin, belki de inanç noktasında sarsıntı yaşıyor sen ona dua ezberletirken.  Hadi kandırmayalım kendimizi, kaybettik, kaybediyoruz gençliği, önlem almazsak hiçbir umudumuz yok.

Ayşe Böhürler, “Din yorgunu gençler” başlığını atınca yazısına, tam da bu noktada ampuller yandı benim kafamda. Şimdi bizim çocuklarımız olan Y ve Z kuşağı, biri hızla internet dünyasına adapte olurken, diğeri ve daha tehlikelisi direkt o dünyanın içine doğdu. Onlar arasında bile inanılmaz fark var. Anne ve babaları arasındaki farkı varın siz düşünün. Kuşak farkı artık 4 yıla düşmüş diyorlar. Kendinden 4 yaş küçükle, farklı bir dünyada yaşayan çocuklardan söz ediyoruz. Biz bildiğiniz, dinozor fosili olarak, el yordamıyla onlara öncülük etmeye çalışıyoruz. Hadi Y kuşağı bizi takmasa bile kırmamak için ses etmedi. Z kuşağı yüzüne karşı oklarını çıkartıp, bam bam diye hedef alıyor, bildiğin acıtıyor. Dini üzerine boca etmeyi bırak artık, misliyle ters teper, şaşırırsın, üzülürsün, “oha falan” olursun. Dedelerinin yöntemleriyle din anlatırsan, dinsiz insan yetiştirmenin kitabını yazarsın.

FETÖ’cülerin, gençleri kendilerine çekip beyinlerini yıkamak adına yaptıkları çok önemli bir şey vardı. Maddi anlamda o çocuğun ihtiyacını karşılayarak istediklerini yaptıracak kıvama getirene kadar veriyor da veriyordu. Sınav çocuğuna takviye dersler verir, fakir çocuğuna burslu eğitim verir, dertliyi dinler, maça götürür, stres attırır, eğlendirirdi. Bu kadar verici olduktan sonra, çocuk da, “şu hocanın sohbetine katlanayım 1 saat” derdi. Biz çocuklardan, hem de bu ulaşamadığımız kuşağın çocuklarından, gençlerinden, hiçbir şey vermeden, her şeyi istiyoruz aslında. Allah’a inansın istiyoruz, namaz kılsın istiyoruz, oruç tutsun, kuran okusun, hatta ezberlesin istiyoruz. En iyi ihtimalle sessiz sakin yaradılışta olanlar bir süre sessizce yapıyor, fırsatını bulunca kaçıyor. Diğerleri yanaşmıyor bile, “bu devirde…” diye başlayan cümleler kuruyor. Maddi ve çağa dönük ihtiyaçlarını karşılayanların gemisine usulca binerek, bizim bilinmezimize doğru uzaklaşıp gidiyor.

Senin önem verdiğin, değer verdiğin, inandığın, şüphe bile duymadığın birçok şey onlar için uzak ihtimal. Çünkü her kafadan bir ses çıkarken ve bunlara kolayca adapte olurken beyinleri, sürekli sorguluyor.  Hem okuyup öğrenecek vakit de yok, daha cazip meşgalelerden. Kendimizde görmediğimiz her bir şey için fersah fersah uzaklaşmasak iyiydi çocuklarımızdan. Keşfetmeye çalışsak en azından onların renkli dünyasını. Belki bir giriş kapısı buluruz diye. Yoldaki İşaretler bu neslin çocuklarına, işaret dili olmadan sağır bir kişiyle konuşmak gibi bir anlam ifade eder ancak. “Artık, sıra İslâm’a gelmiştir. İnsanlığın en zor, en şaşkın, en çalkantılı olduğu bir zamanda gelmiştir; “Ümmet” dönemi…” derken Seyyid Kutup, bizde bir karşılığı vardı ve fakat şimdi… İslam’ın çoktan sırasını savdığını düşünen bir dünyanın tam ortasında çırpınışlarımız.

Aslında bu, dindar iktidarın getirdiği şımarıklık haliyle anlatılmaktan fersah fersah uzak. Belki internet çağı, bir tıkla her şeyin elinde olduğu çağ, hatta cebinde akıp giden bir dünya var. O telefonu çocuğunun eline vermeyecektin önce. Şimdi boşuna kalkıp bu davayı gütme. Yanlış yaptık, evet, gel bunun neresinden dönersek dönelim. Bir ideal veremeyiz bu saatten sonra oyun ve yabancı dizilerle Amerikan kültürünü benimsemiş gençliğe. İnancı gitmeden yakalamak için, kafayı kuma gömmeyi, bildiğiniz bütün duaları okumayı bırakıp, hadi onları da okuyup, ellerimizi bütün taşların altına sokmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bunca yıllık iktidar ve imkan da bir alternatif oluşturmalıydı, oysa. En azından bunu beklemek, hayal etmek, sorgulamak hakkımız. Çünkü bu dert, senin benim değil, hepimizin derdi ve dermanı çok ölçekli olmalı.

 

2019 seçimlerine hazırlık karneniz cebinizde

Format Görsel

Yüksek sesle dillendirilmese bile, 16 Nisan referandumu “köprüden önceki son çıkış” olarak algılandı ve bu algılamaya sebep olacak söylemler kullanıldı. 15 Temmuz işgal girişiminin ardından, vesayet sisteminin acilen kalkması ve halkın vesayetinin hakim olabilmesi için önemli ve bir o kadar da gerekli bir adımdı. 17 Nisan 2016 sabahına uyandığımızda o çıkıştan çıkmış, millet olarak başkanlık sistemini onaylamıştık. Fakat onaylanmış olsa bile sistemin yürürlüğe girebilmesi için seçimler gerekliydi ve aslında son çıkıştaki yoldaki rota 2019 seçimlerini işaret ediyordu. 2017’nin son çeyreğindeyiz, çok da vaktimiz kalmadı aslında.

Ülkemizde seçimler 4 veya 5 yılda bir yapılsa bile, siyasal partiler her seçimin ardından bir sonraki seçimi kazanmanın hayalini yaşar. “Bu sefer olmadı, ama bir dahaki sefer mutlaka” derler seçmenlerine.  Bir dahaki seçimde yapmayacakları hataların listesini çıkartmaktır esas olan, fakat o aşamaya gelinmeden motivasyon düşer. İktidarı eleştirmek kolaydır ve tüm muhalefet partileri seçimleri kazanmaya değil de, iktidarı eleştirmeye odaklanır. Derken 4 veya 5 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

İktidar partisi seçimlere hazırlık yönünde hem şanslı, hem de şanssız konumdadır. Yaptığı, yapabileceği ve aslında yapması gerekenlerle bir sonraki seçimlere de yatırım yapmış olur. Aynı şekilde yaptığı ve yapacağı hatalarla da sonunu hazırlar. AK Parti, 2002 yılından beri yaptığı hizmetlerle bir sonraki seçimin yatırımını yapmasıyla ünlendi. Her hizmet, oy olarak döndü ve bunu çok iyi biliyordu. Fakat son 3-5 yıldır ülkenin atlattığı badireler, sadece partide değil, tüm halkta Cumhurbaşkanımızın “metal yorgunluğu” dediği etkiyi oluşturdu. Ülke olarak kırılmaların eşiklerine gidip gidip geldik. Kutuplaştık, huysuzlaştık en kötüsü de umutsuzlaştık.

Gel gelelim, bütün bunlar yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeği olsa da, bundan bizim etkilenme lüksümüz varken, siyasilerin etkilenme lüksleri yok. Zira her parti 2019’a hazır olması gerekiyor ve çok vakit varmış gözükse de eğer atılan adımlar yanlışsa, silmek ve unutturmak için yeterli vakit de yok. O yüzden her adım planlı ve ölçülü bir şekilde atılmak zorunda. Çünkü insanlar artık “şu badireyi de atlatalım” moduyla yaşamaktan yoruldu. Köprüden önceki son çıkış, bütün badireleri arkada bırakamasak da, badirelerle yaşamayı öğrenmemiz gerektiği bir çıkıştı ve insanlar hayatlarını acil eylem programlarıyla sürdürmek istemiyor artık.

O halde 2019 seçimleri sağlam bir hazırlık bekliyor diyebiliriz. Üstelik yüzde 51’i ikna etmek gibi bir gerçekliğimiz varken, hem de çok sağlam bir hazırlık bekliyor. Mevcut partilerimizin hazırlık karnesine baktığımızda, hazırlanma değil de hazırlanmama üzerine çalışıldığı, hatta 2 yıl sonra yüzde 51’i ikna etmiş olmaları gerektiği gibi bir derdin olmadığı okunuyor. 15 yıldır muhalefet partilerinin iktidar olmak gibi bir derdi veya umudu olmadığı için, hazırlık aşamasını atlayarak yaşadıkları hepimizin malumu. Önümüzdeki seçimler için de bu geçerli olacak ki, ana muhalefet partisi CHP’yi ele aldığımızda, “adalet yürüyüşü’ adı altında yaptığı en büyük etkinliğin terör örgütlerinin ekmeklerine yağ sürmek, onlarla birlikte yürümek olduğunu gördük. Bunun dışında iktidarın açığını bulmak için harcadıkları efor hariç, toplumsal uzlaşma için harcanmış bir efor, atılmış bir adım henüz göze çarpmadı.

Bir zamanlar sazlı sözlü lanse edilerek cicileştirilen PKK’nın koruyucusu HDP’nin mumu da yatsıya kadar yandı ve söndü. Şimdi meclis açılışlarına bile gelemeyerek, Silivri yollarını arşınlamakla meşgul. Buradan bir mağduriyet çıkarıp bu yönde bir seçim hazırlığı yaparlar mı, belki yapmak isterler ancak hendek ve barikatlardan sonra bunu yutacak bir kitlesinin kaldığını da düşünmüyorum şahsen. Marjinal doğdu, marjinal yaşadı, Doğan Medya’nın sazlı sözlü programları HDP’yi bu marjinalliklerden kurtaramadı.

MHP’nin 2019 için kuvvetli bir iddiasının bulunmadığı göze çarpıyor. 15 Temmuz’dan beri ülkenin en zor zamanlarında devletinin yanında durmasıyla belki de seçime en hazır parti durumunda. Sorunlara hep çözüm olmak anlayışıyla yaklaşması, muhalefet olduğu halde ülkesinin çıkarları söz konusu olduğunda milletinin, devletinin yanında olması, Devlet Bahçeli’ye çok puan kazandırsa da, büyük bir iddia ile seçime katılacağını sanmıyorum. Yeni kurulan partisiyle Meral Akşener de henüz yolun çok başında ve FETÖ’yle iş tuttuğu herkes tarafından bilindiğinden hiç şansı yok gibi gözüküyor.

Her zamanki gibi yine seçimlere hazırlık aşamasında iktidar partisine gözler çevriliyor. Ancak orada da tersi yönde bir hareketlilik ve eleştiri oklarında hedef olma durumu var. Bir gece ansızın Liselere giriş ve Üniversiteye giriş sınavını kaldırmalarıyla insanların sinir uçlarına dokunmakla seçim yatırımı yapmak arasında dağlar kadar fark var zannımca. Bu konu sadece 8. sınıf ve 12. sınıf velilerini ilgilendiriyormuş gibi gözükse de 15 yıllık AK Parti iktidarının eğitim yönetiminin iyileşememesi, orada bir sorun olduğunun en büyük işareti. Sürece yayılarak yapılacak olan olumlu değişikliklerin hem sindirilmesi hem de bir dönem neslin bedel ödememesi açısından önemi büyükken, bu hızlı değişiklikler hiç de 2019 seçimlerine hazırlıkmış gibi durmuyor.

Henüz bu sorunu halletmemiş ve şokunu atlamamışken yüzde 40’lara varan vergi zamlarıyla tanışmamız da hiç komik değildi. MTV’den elde edilen ilave gelirin bir silah sistemine verilecek olan miktar olduğunu söylemeleri, ülke için bunun elzem olduğunun altını çizmeleri insanlara etki etmedi. Zira atalarımız boşuna dememiş, “zengin kağnısını dağdan aşırır fakir düz ovada şaşırır” diye, herkes biliyor olan fakire olacak çünkü. Nitekim bundan geri adım atıldı. Düzenleme yeniden gözden geçirilecek, fakat hiçbir iktidar partisi seçimlere 10 adım kala vergi zammıyla halkının karşısına çıkmaz. Seçimlere hazırlanmama karnesine bu da not edilir.

Köprüler ve yollarla ünlenen, her seçim öncesi çılgın projelerle halkın başını döndüren AK Parti, ulaşım için yaptığı yollarla beğeni toplasa da ulaşımı yönetememesi, son çıkıştaki seçim karnesine olumsuz bir veri olarak yansıyabilir. Osman Gazi Köprüsüyle yeni Türkiye’ye yakışan hizmetin geri dönüşü, 1 yıllık geçişlerde, vaad edilen geçiş oranın yarısı bile olmadığı açıklandı. Neden? Çünkü çok pahalı. Çünkü sık sık o yolu gidenler, daha çok para vermektense, yollarını uzatmayı tercih ediyor. Oysa makul fiyatlar olsa çok pratik, çok da kullanışlıydı. Sürümden kazanmak diye de bir şey vardı.

15 milyon nüfusuyla Türkiye’nin göstergesi olan İstanbul özelinden baktığımızda; her sokağının tadilata girmesi ve o köprü açılırken diğerinin kapanması, yapılan işlerin tekrar tekrar ve uzun süreye yayılarak ne kış ne de yaz küçücük bir rahatlamanın yaşanmaması, doğrusu bıkkınlık noktasına geldi. Olay İstanbul için son aylarda şöyle gelişti: 3. Köprü açıldı, biraz rahatlarız dedik, olmadı, hem çok pahalı, hem uzak.  Avrasya açıldı, kesin biraz daha rahatlarız dedik, fiyatlar çok yüksek, yine de hiç yoktan iyi. Hoop Şehitler Köprüsü tadilata girdi, yaz boyunca mahvolduk, ardından gişeler kalktı, oh biraz rahatladık. Hooop, FSM yeniden tadilatta, “pardon, serbest geçiş sistemini takmayı unutmuşuz”. Bugünlerde halkın düşündüğü tek şey, umarız seçimlerde biz de oy kullanmayı unutmayız. Bu olumsuzluklar kaç milyon kişiye dokunmuştur sizce? Seçimlere hazırlık karneniz cebinizde, otur, sıfır.

İslam’ın kızı sizden şunu bekliyor

Format Görsel

 

Bu sabah güne açlıktan ağlayan çocuklarla uyandım. Halbuki yeni bir haftanın başlangıcı umut getirecekti pazartesi sendromuna takılıp kalmayanlar için. Ve hatta her daim hayatın güzelliklerini söküp almak için güne başlayan iflah olmaz iyimserler için. Uyku mahmurluğunu zamana yaymak için aheste aheste sabah çayımı yudumlarken, bir anda ekrana düştü “açlıktan ağlayan” çocuklar. Açlıktan ağlamak da ne demek? Duyunca inanamıyor, acıkmadan yiyen, yemek bitince değil, tıkınırcasına doyduktan sonra artanları çöpe atabilen biz insan müsveddeleri. Açlıktan ağlamanın ne anlama geldiğini anlamak için, orucun son saatlerinde bizi bekleyen enfes yemeklere güvenmek değil, açlığın son saatinin bile olmayışının idrakinde olmak gerek.

 

Herkes anne babasının biriciği olamıyor maalesef. En büyüğü 10, en küçüğü 2 yaşında olan beş çocuk ve savaştan ülkemize sığınmış bir aile, hayata tutunuyor bir şekilde. Elşaban ailesi Suriye’deki iç savaştan kaçarak Adana’ya gelmiş. Anne terk edip gitmiş, nasıl bir noktaya geldiyse artık. Tahayyülümüze bile sığmaz bizim, değil bir, beş çocuğunu bir bilinmeze bırakıp kaçan bir anne. Olmuş bir şekilde. Baba da savaşın olumsuzluklarından kaçırmış ya çocuklarını, Adana’da da bir hayat kurmaya, karınlarına bir lokma ekmek göndermeye çalışıyor can parelerinin. Ama olmuyor işte, yetmiyor, yetişemiyor.

Bir sabah balkonda ağlaşan çocuklarla uyanıyor mahalleli. Daha önce hiç mi fark etmemişler, yanı başlarında aç karnına dolaşan çocukları hiç görmemişler mi, insanın havsalası almıyor. Polisler geldiğinde, çocuklarda bir de korku dolu bakışlar… çünkü savaş, çünkü açlık, çünkü şimdi ne olacak…

Yanı başımızda açlıktan ağlayan çocukları görmeyip, duymayıp, Afrika’daki açları dert edinen beyinler bu sabah iflas etsin. Elini uzattığında ulaşabileceğin onlarca yardıma muhtaç varken, ulaşamayacağın, gücünün yetmediği her bir mesele için sosyal medyadan duyar kasma artık. Çünkü bu sabah senin, bizim sayemizde ağlayan çocuklar gökyüzünü yasa boğdu. Hem de tam da çocuklarımızın karnını doyurmuş, güne en tatlı sözlerle uğurlamışken.

Şimdi biz insanlığımızdan utandık değil mi, muhtemelen en iyi ihtimalle bunu yapmış olabiliriz. Sonra kaldığımız yerden hayata devam… etmeyelim işte, onu diyorum. Kaldığımız yerden hayata devam edersek, açlıktan ağlayan çocukları duyup göremiyoruz. O çocukların gözlerinin içine bile bakıp ağlayamıyoruz. “Ayy değiştir şu kanalı, içim parçalandı” deyip, içimizin parçalanmayacak bir köşesine sığınıyoruz. Geleceğe dair umutlarımız var, bize gelmez, bize olmaz dediğimiz kötü şeyler zihnimizin en ücra sığınağında. Belki de gelecek, ne biliyorsun? Belki de savaş bugün değil ama yarın yanı başımızda. Aslında kapımızı öylesine tırmalıyor ki, hiçbir şey olmayacakmış gibi devam et yaşamaya edebiliyorsan.

Zaten o çocukların gözyaşlarının ahı tutmazsa, bir asır bize bir şey olmaz daha. Bir asır koltuk kavgalarına, çıkar ilişkilerine, sahte gözyaşlarına devam edebilir, yorulunca görevi bir başkasına devredebiliriz. Çünkü çok çok uzakta değil, elimizi uzatsak dokunacağımız noktada bir çocuk açlıktan ağlıyorsa, o panik, o çaresizlik hali ruhumuzun bir yerlerine değmiyorsa, varsın bu hayat bize de bildiğini okusun.

Değil mi ki din adamlarımız bile ümmetin aç çocuklarıyla değil de, genç kızların giydiği pantolonla, incelttiği kaşıyla ilgileniyorsa, başlatmayın duyarınızdan, ümmetin başına ne gelirse gelsin yıkılmayan düzeninizden. Değil mi ki ümmetin çocukları savaştan dolayı tek bacak, tek kolla dolaşıp okul bile okuyamazken, bizim hocaların işleri güçleri kadınlara, kızlara ayar çekmekse, o başınızdaki fesi usulca bir kenara koyup, şakaklarınızı ovma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. “Müslüman O’dur ki, dünyanın öbür ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa, onun acısını ta yüreğinde hissetmesi” gereken Müslüman’dan, ümmetin açlıktan ağlayan çocuklarına kol kanat geremeyen imana hangi ara geldiğimizi düşünmezsek bulamayız çünkü. Bugün İslam’ın kızı sizden çok fazla şey değil, sadece bunu bekliyor, hatta İslam, hatta tüm Müslümanlar.