28 Şubat’ın bin yıllık garantisi FETÖ mü

28 Şubat’ın öncesinde başlayıp, bu süreci hazırlayan olaylar ve 28 Şubat süreci içerisindeki olaylardan dolayı müebbet hapis cezası almış birçok İslami kimlikli insan hala cezaevlerinde yatıyor. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, FETÖ’nün garantörlüğünde bu kişiler için hala devam ederken, bunları mahkum eden hakimler birer birer meslekten ihraç edilip tutuklanıyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından birçok olayda olduğu gibi, 28 Şubat sürecinde de hukuksuz yargılamaların taşeronluğunu FETÖ örgütünün hakim ve savcıları yürüttü. Sivas davasının kararını veren hakimlerden Hasan Şatır, Dündar Örsdemir, Kadir Kayan ve Selahattin Türkeli gibi isimler Kozmik Oda soruşturmasında açığa alınmıştı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra meslekten ihraç edilip, haklarında yakalama kararı çıkartıldı. İBDA-C davasının savcısı olan Celal Kara ise firari. Yine aynı davanın mahkeme başkanı Metin Özçelik, Mahkeme üyeleri Mehmet Ekinci ve Birol Bilen de 15 Temmuz sonrası önce açığa alındı sonra tutuklandı.

28 Şubat davalarında çoğunun hukuksuz yere müebbet cezası aldığı düşünülen mahkumların ailesi ise perişan durumda. Tek suçlarının Müslüman olmak olduğunu savunan mahkum yakınları, affedilmelerini değil, adil bir şekilde yargılanmalarını istiyor. Mahkumların çoğu cezaevinde boş durmamış, birkaç üniversite bitirmiş, kitap yazmış, resim yapmış veya faydalı işlerle uğraşmış. Çıktıklarında genel olarak topluma faydalı olacak bu insanlar için yeniden yargı yollarının bir an önce açılması gerekiyor.

28 Şubat’ın taşeronu, 15 Temmuz’un patronu FETÖ  

İslami camiadan birçok mahkumun davasında avukatlık yapan Cüneyt Toraman, 28 Şubat darbe sürecinde, çok sayıda İslami grup ve cemaate “terör örgütü” iddiasıyla operasyon yapıldığını söylüyor. “On beş-yirmi yıla varan süreç içinde, cinayet işleyenlerin, dolandırıcılık, tecavüz  ve uyuşturucu suçlarından mahkum olanların tamamı, gerçek terör örgütlerinin tamamına yakını tahliye edildiği halde, dindar kesim hala ceza evlerinde yatmaya devam ediyor. Bu kadar uzun süre cezaevlerinde yatmalarının ‘özel bir nedeni’ var. Bu da, dindar kesimin, suç kartelasının en tepesinde bulunan anayasal düzeni ortadan kaldırma suçundan cezalandırılmış olmaları. Eski ceza kanununda bu suçun karşılığı idam idi, yeni ceza kanunuyla idam cezası kaldırıldı, yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirildi. Bu davalarda mahkum edilen sanıklarından hiçbirinin bu suçu işlemediği bilindiği ve suçun unsurları oluşmadığı halde, bu suçlardan mahkum edildi. Bu suçun unsurlarından biri, anayasal düzeni değiştirmek için ‘elverişli vasıtalara’ sahip olmaktır. Üç beş kişilik grupların ve (ruhsatsız) birkaç tabanca ile böyle bir imkana sahip oldukları öne sürülemez. Bu sözüm ona terör örgütlerine isnad edilen silahlar da, evlerinde işyerlerinde bulunmamış. Umut davasında, Malatyalılar davasında olduğu gibi, temin edilmiş, tarlalardan çıkarılmıştır. Umut davasının operasyonunu yapan emniyet görevlileri ile 2010 yılında başlatılan Selam Tevhid operasyonunda görev yapan emniyet görevlileri aynı kişilerdir. 28 Şubat darbe sürecinde, 28 Şubat darbecilerine taşeronluk yapan FETÖ mensupları, 2010 sonrası dönemde, patronluğa talip olmuşlardır. Birileri hedef şaşırtmaya devam etse de, saldırı hep aynı yerden geliyor. 28 Şubat darbesinin de 15 Temmuz darbe teşebbüsünün de, failleri de patronları da aynıdır!”

İsyan etme suçundan yargılanırken şehit oldu

FETÖ’nün firari savcısı Celal Kara tarafından 2000 yılında yürütülen soruşturma sonrası İBDA-C üyesi olmak suçlamasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan İlhan Doğan’ın avukatı Hamza Uçan, hem hükmün kurulduğu esnada hem de yeniden yargılanma sürecinin itirazında FETÖ’nün dahli olduğunu söyledi. “Mahkeme Başkanı Metin Özçelik, Tahşiye kumpasından tutuklu FETÖ’cüleri usulsüz tahliye edeceği sırada ihraç edildi ve şu anda tutuklu durumda. Mahkeme üyelerinden Mehmet Ekinci şike soruşturmasında aktif rol aldı ve meslekten ihraç edildi. Diğer üye Birol Bilen ise 15 Temmuz sonrası önce açığa alındı sonra tutuklandı. İlhan Doğan davasının savcısı Celal Kara ise 17-25 Aralık’ın savcısıydı ve şu anda firarda. Bu davada işkenceden tutun da avukat yardımından yararlandırılmamaya kadar bir sürü hukuksuzluklar yapılmış. Keşif sırasında gözünü bandajla bağlayıp itiraf ettirmişler. O dönem İslami hareket dosyalarında hep aynı realite söz konusuydu. Salih Mirzabeyoğlu’nun beratından sonra İlhan Doğan için yeniden yargılama sürecini başlattık. 11. Ağır ceza mahkemesi tarafından talep reddedildi. Taleplerin reddedilmesini sağlayan iki üye vardı, biri Mehmet Fatih Gündoğdu, diğeri de Dilek Kösem, ikisi de 15 Temmuz’dan sonra açığa alınıp meslekten ihraç edildi. Salih Mirzabeyoğlu hakkındaki beraat kararını temyize götüren savcı Ali Kaya da açığa alınanlar arasında. 28 Şubat’ın sembol davalarından olan Yakup Köse davasında da(Bandırma Noel Baba davası)  Yusuf Özgan, savcısı Bedrettin İnalhan açığa alındı. Yeniden yargılamayı reddeden Sinan Güven, Hasan Ercan, Mehmet Köroğlu, İbrahim Esen açığa alınanlar listesinde. O dönemin mutlak surette yeniden açılması gerekiyor. Mesela Halil Kantarcı şehit olduğu esnasında Bandırma’daki isyan davasında yargılanmaktaydı. Bu vatan için şehit olan biri devlete isyan etmek suçundan yargılanıyor. Böyle bir komedi olabilir mi? Devletin artık şu terör tanımını değiştirmesi lazım.”

PKK’lılara işleyen yasa İslami kimlikli kişilere işlemedi

28 Şubat mağdurlarının avukatlığını yapan isimlerden biri de Mehmet Alagöz. 600 küsur kişinin mağdur olduğunu ancak kendisinin 370 kişilik listeye ulaşabildiğini söyleyen Alagöz, bunların 28 Şubat öncesinde veya sürecinde başlayıp kesinleşen davalar olduğunu söyledi. “Dosyalarla ilgili bazılarının Avrupa insan hakları mahkemesinden lehlerine gelen kararlar olmasına rağmen, uygulanmadı. Anayasa mahkemesine bireysel başvuru yolu geçmişe yönelik uygulanamadığı için bireysel başvuru yoluna da gidemiyorlar. Genelde anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçlamasıyla karşı karşıyalar ve bunun cezası idamdan ağırlaştırılmış müebbet hapis veya yalnızca müebbet hapis. Bu da otuz veya otuz yılı aşkın bir süre cezaevinde kalmalarını gerektiriyor. Siyasi mahkum oldukları için aynı zamanda normal adli mahkumların koşullarından daha ağır koşullarda kalıyorlar. Genelde F tipi cezaevlerinde kalıyorlar. Aileleriyle görüşmeleri sınırlı. Cezaevleri genelde şehir merkezlerinin dışında ve hem ailelerinin hem avukatların ulaşımı zor. İnfaz koşulları da daha farklı. Adli mahkumlar için en ufak bir değişiklik lehlerine işlerken, siyasi mahkumlarda maalesef bu söz konusu olamıyor. Rahşan affından faydalanamadılar mesela. Pişmanlık yasası çıktı, PKK’lı sol örgütlerin kapsam alanına girme söz konusuydu, ama İslami mahkumlar bu tarz lehe değişikliklerden faydalandırılmadı. Şu anki koşullarda onların böyle bir talebi yok, o ayrı mesele. Yeniden yargılanma istiyorlar. Af istemiyorlar.”

İslami dava sanıklarına ağır cezalar

Üniversite son sınıftan itibaren 28 Şubat mahkumlarıyla ilgilendiğini söyleyen Alagöz, “28 Şubat mağdurlarının bir kısmı cezaevlerinde bir veya birden fazla üniversite bitirdi. Kimi resim yapıyor, kimi kitap yazıyor. Çeşitli anlamlarda kendilerini geliştirdiler. Aslında topluma zararlı değil, faydalı olacaklarına ilişkin çok somut veriler var. O insanların daha çok siyasi argümanlarla içeride tutuldukları bilinen bir gerçek. Yargılamaları olağanüstü koşullarda yapıldı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı o zamanlar, askeri yargıçların olduğu mahkemelerde yargılandılar ve hüküm aldılar. Pek çok hakim veya savcı vardı, daha muhafazakar olduğu düşünülürdü ama en ağır cezaları onlar verirdi. Şu anda emekliye ayrılan, belki bir yerde sessiz sedasız duran hakim ve savcıların FETÖ ile irtibatının geriye dönüp araştırılması gerekir.”

Boş kâğıt imzalattılar

Sivas Davası’ndan müebbet alan Bülent Düğenci’nin eşi Buket Düğenci, eşinin o saatlerde yanan Madımak otelinin önünde bulunmasının imkanı olmadığını anlatıyor. “Eşim Devlet Demir Yollarında çalışıyordu. 2 Temmuz günü saat 17:00’da iş yerinden çıktı. Daha sonra 19:30’da babasına ait otobüsle şoför olarak İstanbul’a gitti. O sırada otelin oradan geçmesi mümkün değil. Hatta bizim hazırladığımız kroki vardı, iş yerinden çıkışı, eve gelişi, ardından yazıhaneye gidişi ve garajdan hareket etmesi şeklinde. Biz bunu mahkemeye sunduk. Bir polis memurunun ‘sesinden ve kolundan tanıdım’ demesi delil kabul edildi. Eşim olayları saat 22:00’da Yozgat’ta mola verdiğinde televizyondan duydu. Pazar günü Sivas’a döndü. Pazartesi de iş yerine gitti. İş yerinden sorguya götüreceğiz diye almışlar. 19 gün karakolda tutuldu. 19 günün sonunda boş kâğıtlara imzalar attırılıp, 20. günü cezaevine götürüldüler.”

33 kişiye karşılık 33 kişiye müebbet verildi  

Sivas’taki olayların kasıtlı olarak çıkarıldığını ifade eden Düğenci, bir ay öncesinde Sivas valiliğine Erdal İnönü’nün özel kalem müdürünün getirildiğini söyledi. “Otelin yakılma sürecinden sekiz saat önce halk galeyana gelmişti zaten. Askeriye müdahale etmiyor, polis müdahale etmiyor, itfaiye müdahale etmiyor. Toplanmaya başladığı anda halkın üzerine su sıksalardı bile dağılırdı insanlar. Çünkü planlanmıştı bu işler. Üç dört tane şube müdürüne isimler verilmiş. Sen şunu gördüm, sen bunu gördüm diyeceksin şeklinde. Biz Bülent’in geleceğini düşünüyorduk. Zaten orada olmadığı belliydi. Yaklaşık beş yıldan fazla sürdü mahkemeler. Ondan sonra otelde ölen 33 kişiye karşılık 33 kişiye müebbet verildi. Yürüyüşe muhalefetten verileceğine, devlete yönelik terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan verdiler cezalarını.”

“Pardon” desinler, 24 yılımız onların olsun

Eşinin namazlı abdestli bir insan olduğunu, başka da bir suçunun olmadığını söyleyen Düğenci, eşinin işkence gördüğünü başkalarından duyduğunu söylüyor. “19 günlük karakol dönemlerinde işkence görmüşler. İşkenceyle boş kağıtları imzalatmışlar. 3 oğlum var benim. Bir tanesi babası cezaevine alınırken karnımdaydı daha. Büyük olanlar 5-6 yaşlarındaydı, bugün 29-30 yaşında. Onlar zaten hiçbir şeyin farkında olmadan büyüdüler. Küçükken oynamak yerine, bayramda el öpmek yerine, cezaevi kapılarında gezdiler. Çocuklar büyüyüp akılları başlarına geldikten sonra bu davayla ilgili çok uğraştılar. Hala uğraşıyoruz. İnanın sinir hastası oldum, birçok hastalık geçirdim. Eşler içeride ama dışarıdaki eşleri hiç düşünen oldu mu, çocukları düşünen oldu mu? Onların olsun 24 yıl, tek bizimkileri çıkartsınlar. Af da istemiyoruz. Benim tek istediğim, dosyaların hakkıyla incelenmesi. ‘Pardon’ desinler. Bir film vardı ya onun gibi ‘pardon’ desinler, biz 24 yılımızı onlara verelim.

Çocuklar babalarına yabancılaştı

Hizbullah davasından müebbet yiyen Yasin Demir’in eşi Semiha Demir,  eşini yataktan alıp götürdüklerini, 15 gün boyunca kendisinden haber alamadıklarını söylüyor. “İnanılmaz işkencelerden geçmiş. Bir akrabamız onu tanıyamadığını söyledi. Yapmadıkları suçu kabullendirmek istediler. Hizbullah’a bağlı olduğunu söylediler. İslami hassasiyeti olan biriydi eşim. Camiye giderdi. Normal bir hayatımız vardı. Zaten üniversiteyi daha yeni bitirmişti. Tek suçu Müslüman olmasıydı. Babaları gittiği zaman küçük kızım daha doğmamıştı. Babasından 3 ay sonra dünyaya geldi. Şu anda lise 3. sınıfa gidiyor. Öbür kızlarım 2-3 yaşlarındaydı. Onlar da şimdi biri 18, diğeri 20 yaşında. Babayla yaşamak, onunla aynı sofraya oturmak nasıl bir şey bilmiyorlar. Görüşe gittiğimizde babalarından utanıyorlar. Yabancı gibi yanlarında oturuyorlar. Çünkü babalarını hiç tanımamışlar ki… 20 yaşındaki kızıma evlenmeyecek misin diye takılıyorum bazen. ‘Babam gelmeden asla evlenmem’ diyor. Yarın gelecekmiş gözüyle bakıyorlar.”

Cezaevinde 5 üniversite bitirdi

Ağır Hepatit B hastası olduğu için tecrit edilen Yasin Demir, adli tıptan geçici raporlar alabilmiş ancak. Eşinin 16 yıldır tek başına bir odada tutulduğunu söyleyen Semiha Demir, şunları söylüyor: “Eşim, ‘siz gelmeseniz ben insan yüzü görmüyorum, konuşmayı unuturum’ diyor. Biz de yalnız kalmasın diye canımızı dişimize takarak nerede olursa olsun ziyaretine gittik. 16 yıl, dile kolay, ufacık çocuklar büyüdüler, hayat değişti, dünya değişti, devlet değişti, insanlık değişti, ama bizim mağduriyetimiz devam ediyor hala. Yalnız yaşadığı halde orada da boş durmuyor. 5 üniversite bitirdi. Gittiğinden beri kendini okumaya vermiş. Üç sene önce ‘İslami Kimliğin Ana Unsurları’ diye gençlere hitaben bir kitap yazdı. Bazı gazetelere yazı filan gönderiyor. Çapulcuları, hırsızı, arsızı çıkaracaklarına, tertemiz Müslüman insanlar, hak etmedikleri cezalar almışlar, onlara baksınlar. Suç işleseydiler, hak ettiler, cezalarını çeksinler diyecektik. Ben Müslümanım demek suç mu oldu? Eğer öyleyse hepimiz suçluyuz. Biz de nefes alalım istiyoruz artık. Eşimizle yaşamayı öğrenelim.  Ben o zamanlar 7 yıllık evliydim. Tam birbirimizi tanımaya başlamışken, ayrıldık. Şu anda eşim neyi seviyor, neyden hoşlanıyor, ne dinliyor bilmiyorum. Bir yabancı gibi gidiyoruz görüşlere, oturup çıkıyoruz. Ne kadar tanıyabilirim?”

Öcalan’la aynı davada yargılanması kahrediyor

Jack Kamhi davasından haksız yere müebbet yatan Kamil Aşkın’ın eşi Songül Aşkın, 11 yıl kaçak hayatı yaşadıktan sonra 2004 yılında yakalandığını söylüyor. “Eşimin Üsküdar’da kendi butiği vardı. Olay günü nasıl oldu bilmiyorum, oradan geçerken olayın içine girmiş. Gözcülük suçundan eşimi aldılar. Ama gözcülük yaptığına dair herhangi bir kanıt yok ellerinde, tanık da yok. Sadece yüksek şüpheye dayanarak eşime devleti yıkma suçundan müebbet hapis verdiler. Abdullah Öcalan’la aynı maddeden yargılanıyor. Biz de hiçbir şey yapamıyoruz. İşin içinde bulunan kişiler ‘Kamil’in bu işle alakası yoktur’ diye dilekçe vermişler üç kere. Ama kabul edilmedi. Bu olayda yedi kişi vardı. Asıl planlayıcı olarak adı gecen Ahmet Burak, kısa sürede tahliye oldu. Onun nasıl tahliye olduğunu bilmiyorum. Bebek katili Öcalan’la aynı kefeye koyulması beni ayrıca kahrediyor. Keşke aynı davada yargılanmasaydı. Ayrıca bir suç verseydiler. Yıl söylenmesini istiyorum artık. Üç yıl, beş yıl deseler ona da razıyım. Ama müebbet, sonu gelmeyen bir şey. Müslüman olmaktan başka bir suçu yoktu eşimin. Bir Müslümanın başı ağrıdığı zaman yanında olan birisiydi. Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar için dertlenirdi.”

Bir saat dışarıda olsam da çocuklarımı iyileştirsem

Kandıra cezaevinde kalan eşinin, FETÖ’cü tutuklulardan dolayı yerinin değişeceğinin konuşulduğunu söyleyen Aşkın, “İnşallah uzağa götürmezler, oraya bile zor gidiyoruz” diyor. “Hem maddi hem de manevi olarak çok zorlanıyoruz. İki çocuğum da kas hastası benim. Hasta çocuklarımdan biri 23, diğeri 16 yaşında. Küçük oğlum babası cezaevine girdiğinde 4 yaşındaydı. Hiçbir şeyleri yokken, ortanca oğlum babası cezaevine girdikten sonra kaldıramadı, depresyona girdi. Özel okulda okuyorlardı, okullarını değiştirdik. Çevremizi değiştirdik. Hepsi üst üste gelince kaldıramadı. Hastane hastane dolaşmaktan, eşimi unutup çocuklarımla ilgilenmek zorunda kaldım. Ortanca oğlum Elektrik Elektronik Bölümü’nü kazanmıştı. Üç ay gidebildi okula. Bir iki kere düştü, hastalığından dolayı takılıp düşüyor çünkü. Gururuna yediremeyip okulu bıraktı. Eşimi kahreden çocukların hastalığı. Ona verilen ceza o kadar kahretmiyor. ‘Keşke çocuklarımın yanında olsam da ellerinden tutabilsem’ diyor. 1 saat dışarı çıksa, çocuklarını iyileştirecekmiş gibi geliyor ona. Kendi hastalıkları da var. Cezaevlerindeki şartlardan dolayı dizlerinde romatizma var, midesinde sorun var. Ama bana yansıtmamaya çalışıyor. Liseyi bitirdi orada, iki yıllık üniversite de bitirdi. Arapça İngilizce dersleri aldı. Çini üzerine ayetler filan yazıyor. Çok kitap okuyor, inanın ki bir doktor kadar kitap okuyor.”

 Başbağlar sanıkları serbest, Sivas mahkumları müebbet

Kevser Çakır Demir

İkna odaları belgeselinin de yapımcısı ve yönetmeni olan Kevser Çakır Demir, 28 Şubat’ta hukuksuz yollarla mahkum edilmiş mağdurların belgeselini hazırladı. 24 Eylül tarihinde Ali Emiri Kültür Merkezi’nde yayınlanacak olan “Derdest” isimli belgesel, yıllardır suçsuz yere hapislerde yatan 28 Şubat mahkumlarını konu alıyor. Demir, belgeseli hazırlama sebeplerini şu şekilde anlattı: “28 Şubat süreci etrafımızdaki bir sürü insanın mağduriyetine sebep oldu. Öncesinde ikna odaları belgeseli yapmıştım. O süreçte de karşımıza çıktı bu mesele. İşlenmemiş bir konu olduğunu ve hala çok can yakıcı bir özelliği olduğunu fark ettik. 17 kişiyle görüştük. Bunlardan dördü avukat, diğerleri de bir dönem mahkumiyet yaşamış ya da mahkumiyet yaşayan kişinin ailesi. Avukatlar hala 600 küsur kişinin mahkum olduğunu söylüyor. 300’ün üzerinde de müebbet var. Bu kişiler genelde devleti yıkmak için örgüt kurma suçuyla yargılanmışlar. Dolayısıyla çok ölçüsüz cezalar almışlar. İçeride tutulanların haklı veya haksız olup olmadığını bilemeyiz biz. Ancak o dönemin yargılamalarının politik yargılamalar olduğunu çok iyi biliyoruz. Hukuk işletilmemiş, politika işlemiş, en bariz örneklerinden bir tanesi de Sivas Davası. Müslüman kimliği ile tanınan insanları toplayıp, Madımak’ta 33 kişinin canına mukabil, 33 kişiyi idamla yargılıyorlar. Ama aynı günlerde Başbağlar meselesi var. Madımaktan birkaç gün sonra ortaya çıkıyor. O davadan hiçbir sanık bugün tutuklu değil. Dönemin milletvekillerinin araya girmesiyle o insanlar salınıyor. Jack Kamhi suikast girişimi oluyor, adamın kılına zarar gelmiyor, bu suikast girişiminden dolayı devleti yıkmak suçundan insanlar müebbet alıyor. Aralarında olaya hiçbir şekilde karışmamışlar da var. Bu ülkede Özal’a suikast girişiminde bulunuldu, Özal elinden vuruldu. Suikastı yapan kişi üç yıl yattıktan sonra Özal’ın affıyla çıktı. Cumhurbaşkanına suikast yapan biri bu ülkede hapisten çıkabiliyor, ama bunlar hala içeride.

Cezaevlerinde yatan bu mağdurlar boş durmuyorlar. Hepsi içeride bir şeylerle meşgul oluyor, kendilerini yetiştiriyorlar. Ya üniversite okuyor, ya ilimle uğraşıyorlar. Mesela Abdülselam Durmaz’ın İlma diye bir kitabı var. Tayyar Soykök’le bir dönem cezaevinde aynı koğuşta kalan biriyle görüşme yapmıştık. Kendisi Alevi bir gelenekten gelmesine rağmen, Tayyar Soykök hakkında saygıyla bahseder, hocam der ona. İçeridekilerin çoğu aslında birebir ilim örneği diyebiliriz. Bu konunun bize unutturulmak istendiğini düşünüyorum. İçerideki mahkumlar ve aileleri af istemiyorlar, affedilmek aynı zamanda bir cezanın varlığına işaret eder. Yeniden ama adil bir şekilde yargılanmanın yollarının açılmasını istiyorlar.”

15 Temmuz’dan sonra ihraç edilen 28 Şubat davalarının hakim ve savcıları

Sivas Davası

Hasan Şatır

Dündar Örsdemir

Kadir Kayan

Selahattin Türkeli

İBDA-C Davası

Metin Özçelik

Mehmet Ekinci

Birol Bilen

Savcı Celal Kara (firari)

Yeniden yargılamayı reddeden üyeler

Mehmet Fatih Gündoğdu

Dilek Kösem

Bandırma Noel Baba Davası

Yusuf Özgan

Bedrettin İnalhan (savcı)

Yeniden yargılamayı reddeden üyeler

Sinan Güven

Hasan Ercan

Mehmet Köroğlu

İbrahim Esen

 

 

 

Sırbistan sokaklarında yüz yıllık hasret

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti büyük bir coşkuyla geçti. Erdoğan ve beraberindeki heyet Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic ve kabine üyeleriyle birlikte Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nda, törenle karşılandı. İki gün içinde birçok anlaşmanın imzalandığı ziyaretin şüphesiz en can alıcı noktası Novi Pazar ziyaretiydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görebilmek için Sırbistan’ın farklı şehirlerinden gelen halk, Erdoğan’a büyük bir ilgi gösterip coşkuyla tezahüratta bulundu.

 

 

Sevda Dursun

“Dik dur eğilme, bu ümmet seninle”, “Hoş geldin sultan, hoş geldin padişah” yazan pankartlar, Erdoğan portreleri, Türk bayrakları, Türk simgelerini taşıyan eşarp ve başlıklar giyerek Türkçe sloganlarla karşılandı Erdoğan Sırbistan’da. Birçok eve, sokağa ve arabalara Türk bayrakları asıldı. Sancaklılar “Sultan Erdoğan” tezahüratında bulunurken, bir asırlık hasret okunuyordu gözlerinden. Geleceği sımsıkı kuşatan geçmişin bağları canlanmış, yüz yıllık hasret bitmiş, Osmanlı geri dönmüştü sanki. Bu ilginin nerden geldiği değil, bu manzaranın neden geciktiği konuşulmalı konuşulacaksa. Madalyonun bir tarafında bu resim varken diğer tarafında Balkanlar gerçeği var. “Papa’nın şapkasını görmektense Osmanlı sarığı görmeyi” tercih ettiren hoşgörü ve adalete en çok bugünlerde ihtiyacı var Balkanların. Kutuplaşmaların dünyayı sarıp sarmaladığı, etnik ve dinsel gerilimlerin alabildiğine ivme kazandığı, aşırı sağın komşu Avrupa ülkelerini tamamıyla ele geçirdiği bir zaman diliminde bu ziyaretin bıraktığı fotoğrafın önemi daha da belirginleşiyor.

Avrupa kışkırttı, Sırplar ayaklandı

Sırbistan’la günümüz ilişkilerine bakmadan önce, geçmişe şöyle bir göz atmakta fayda var. Yüzyıllarca Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan, Osmanlı içinde din ve mezheplerini özgürce yaşayan gayrimüslim milletler, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle de Rusya’nın kışkırtması ile Osmanlı otoritesine karşı gelmeye başlar. XIX. yüzyıldan itibaren Çarlık Rusya’sı, “Panslavizm’’ politikası (bütün Slavları birleştirme) ile akraba Balkan uluslarını kendisine bağlamak için ayaklanmalara öncülük yapar. Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan ilk millet Sırplar olur. 1812 Bükreş Anlaşmasıyla Osmanlı’dan ilk imtiyazı koparan Sırplar, 1829 Edirne Anlaşması gereği Osmanlı’dan özerklik elde ederler. 1878 Berlin Anlaşması ise bağımsız Sırbistan’ın habercisi olur.

Önyargılar değişmek zorunda

Dünya siyaset literatürüne “Balkanizasyon” gibi ayrışmayı ifade eden bir kavramı armağan eden coğrafya, etnik ve dinsel kavgaların gölgesinde varılacak bir menzil olmadığını idrak etmek zorunda.  Bosna ve Kosova savaşları var olan acıları daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramış değil. Kesintisiz teyakkuz hali kimsenin hanesine kazanç olarak yansımıyor. Üretim ve refah toplumu olma yönünde en büyük engel de bu üstelik. Osmanlı bakiyesi toplumlar ile Sırbistan arasında büyüyen gerginlik Türkiye’nin bölge politikalarına da negatif etki yapıyor. Boşnaklar ve Arnavutlar Türklerin Balkanlardaki doğal uzantıları, akrabaları, en yakın müttefikleri çünkü. Şükür ki kimsenin hayrına olmayan gerilimli atmosfer 2009 yılından bu yana olumlu anlamda bir değişime doğru seyir alıyor. Bunda 2009 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşmasının, vize serbestisinin ve elbette TİKA’nın girişimlerinin büyük payı var.

Sık sık gelin, biz sizi bekleriz

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Sırbistan’a gittiğinde, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nda, Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic ve kabine üyeleri tarafından törenle karşılandı. Gece yarısına kadar havaalanında Erdoğan’ın gelmesini bekleyen Vucic, “Sık sık gelin. Biz sizi burada dost olarak bekleriz” açıklamasını yaparak gönüllerin fethinin yolunu açtı. Ardından Sırbistan Sarayı’nda resmi bir tören düzenlendi ve birçok anlaşmaya imza atıldı. İki günde 16 anlaşmanın imzalandığı Sırbistan ziyaretinin can alıcı noktası şüphesiz Sancak’taki Novi Pazar ziyaretiydi.

Novi Pazar, Sancak bölgesinin, Sırbistan bölümünde kalmış kısmın merkezi. Müslüman Boşnakların yoğunlukta yaşadığı kent, Erdoğan’ın ziyaretiyle birlikte Sırbistan’ın farklı şehirlerinden akın eden binlerce insanın deyim yerindeyse istilasına uğradı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görebilmek için pencerelere doluşan, yüksek binaların çatılarına çıkan kalabalık, Belediyenin önünde halka hitap eden Erdoğan’a büyük bir ilgi gösterdi, coşkuyla tezahüratlarda bulundu. Günün en anlamı fotoğrafı ise sevinç gözyaşları ve anlamlı bakışlarıyla Erdoğan’ın kucağındaki küçük Boşnak kız çocuğuna aitti. Erdoğan’a eşlik eden Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, “Burada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen ilginin yarısının dahi bana gösterilmeyeceğini biliyorum. Ancak karşınıza çıkarak, hangi milletten ve dinden olursa olsun tüm Sırbistan vatandaşlarının çıkarları için elimden gelenin en iyisini yaptığımı ve yapmaya devam edeceğimi söyleyecek cesaret ve iyi niyete sahibim” ifadelerini kullanmak durumunda kaldı.

Sırbistan bizi birleştirmeli

Erdoğan bu övgüyü karşılıksız bırakmadı. Vucic’in misafirperverliğine “bizi adeta evimizde hissettirdi” diyerek teşekkür etti. Ayrıca konuşmasında  “Çok güçlü ve derin ilişkilerimiz olan Sancak bölgesindeki kardeşlerimizin sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri üzüntümüzdür. Bugün burada, Sancak’ta, Novi Pazar’da yaşadığımız şu birliktelik ülkeler ve halklar olarak barış, huzur ve refah içinde bir geleceğe ne kadar hasret olduğumuzu gösteriyor. İnanıyorum ki bizi etnik milliyetçilik ayırmamalı, tam aksine bizi Sırbistan birleştirmeli. Ülkemizdeki Sancak kökenli vatandaşlarımız ile Sırbistan’daki Boşnak azınlık, iki ülke arasında en önemli köprülerden biridir” diyerek Sırbistan’la ilişkileri geliştirmenin önemine vurgu yaptı.

Bosna savaşı soru işareti

Sırbistan’la ilişkileri geliştirmenin yolu yalnızca, coşkuyla Erdoğan’ı karşılayıp 100 yıllık hasretle kucaklayan Boşnak halkından geçmiyor elbette. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic’in iyi niyeti ve diyalog çabaları çok önemli. Bu iyi niyetini ziyaretin başından sonuna kadar her aşamada göstermekten de çekinmedi. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, halkın büyük çoğunluğunun desteğini kazanmış, eski defterleri kapayarak yeni ilişkiler vaad eden bir isim. Ancak sütten çıkmış ak kaşık da değil. 1990’larda Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç döneminde görev yapan Vucic, bir zamanlar radikal bir Sırp milliyetçisiydi. Miloseviç’in Enformasyon Bakanı olarak görev yapan Vucic, Bosna katliamı sırasında meclis kürsüsünden, “Öldürdüğünüz her bir Sırp için 100 Müslüman öldüreceğiz” sözünü söylemişti ve bu Boşnaklar tarafından hiç unutulmadı. Bu açıdan her zaman Bosna Hersek’in yanında duran ve önceleyen Türkiye için Sırbistan hakkındaki tek soru işareti, belki de Bosna Savaşı dönemi oldu. Ancak Vucic bu izleri silmeye çok istekli.

Geçmiş yakasını bırakmaz

2008’de daha ılımlı bir politika benimseyerek Sırp İlerleme Partisi’ni kuran Vucic, milliyetçi geçmişiyle arasına mesafe koymayı da unutmadı. “Yalnız eşekler değişmez” atasözüyle geçmişinden kopmak istediğini belirtmesi ne kadar samimi olduğunun bir kanıtı. 2012’de AFP haber ajansına verdiği röportajda da, “Değiştiğimi saklamıyorum… Bundan gurur duyuyorum” açıklamasını yapan ender liderlerden. Geçmiş, hesaplaşmayınca geçmişte kalmıyor yine de, Vucic için de böyle oldu. 2015’te Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yılı anma törenlerinde kalabalık tarafından taşlandı ve törenden kaçmak zorunda kaldı. Vazgeçmedi, aylar sonra katliamda hayatını kaybedenlere saygılarını sunmak için tören alanına döndü. Yine başbakanlığı sırasında Srebrenitsa Soykırımı hakkında, “Sırbistan açık ve net biçimde bu korkunç suçu kınamaktadır. Bu suça karışanlardan tiksinmektedir ve onları adaletin huzuruna çıkarmaya devam edecektir” şeklinde açık bir mektup yayınladı.

Bu görevi Türkiye üstlendi

Vucic’in uzlaşma çağrıları ve barışma politikaları Bosnalı Müslümanlar tarafından da zaman zaman karşılık buldu. Bosna’nın ana Müslüman partisi SDP, törende saldıranların Bosnalıları utandırdığını belirten bir açıklama yayınladı. Srebrenica Belediye Başkanı da, Vucic’e yönelik bu eylemi “Ağırbaşlı anmayı sömüren hasta ruhlular”ın eylemi olarak niteledi. Srebrenica Anneleri’nin lideri konumundaki Subasic, bu olaydan ötürü büyük hayal kırıklığı yaşadığını belirterek toplumsal uzlaşıya dikkat çekti. Balkan ülkeleri arasında tarihte büyük acılar yaşansa da, birbirine geçmiş toplumlar olarak geçmişe sünger çekip, uzlaşma yollarını zorlamaları şart. Türkiye’nin buradaki rolü, bir abi konumunda bu uzlaşının tohumlarını atarak tarihteki önemli görevini yeniden üstlenmek.

Bu ilginin sebebi

Öte yandan Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Rusya ile Avrupa arasında denge kuran bir siyaset güdüyür, çünkü 2012 yılında Avrupa Birliği’ne aday statüsü kazandı. Öte yandın Rusya taraftarları ve Rusya’nın büyük yatırımlarının etkisi Sırbistan’da hala çok baskın. Putin’in Sırbistan için hayalleri bitmiş değil, ancak Vucic, Rusya konusunda bağlarını korumaya çalışsa da temkini elden bırakmıyor. Rusya’ya yakınlaşması demek, bir anlamda AB’den uzaklaşması demek. Fakat AB’de de işler iyi gitmiyor ve maddi ve manevi dağılmanın eşiğinde. Kafası karışık ve desteğe ihtiyacı olan Vucic için Erdoğan’ın Sırbistan’a gitmesi, üstelik kalabalık bir heyetle gidip birçok anlaşmaya imza atması büyük bir moral motivasyon. Rusya’nın Sırbistan’daki etkisi görmezden gelinemese bile, Sırbistan son zamanlardaki politikalarıyla Rusya’nın arka bahçesi olmadığını kanıtladı. Osmanlı’nın Sırbistan’la olan ortak geçmişi, Rusya’nın ortak geçmişinden çok daha fazla. Üstelik Avrupa Birliği’ne girmek için çaba sarf eden Sırbistan, Rusya ile arasına mesafe koymak zorunda ve bu da onu Türkiye ile yakınlaştırmak için önemli bir sebep.

Balkanları birbirine bağlayan yollara talip

Erdoğan Vucic dostluğunun önemli bir detayı daha var, o da 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ’ye karşı mücadelede Türkiye’nin yanında durmaları. Erdoğan Sırbistan ziyaretinde bu konuyu “Buradaki kardeşlerimizin gönlündeki yerimizin sözde olmadığını 15 Temmuz darbe girişiminde Vucic’in desteğini unutmam mümkün değil. Değerli dostum Vucic’in FETÖ’ye karşı nasıl bir mücadele verdiğini biliyorum. FETÖ denilen ihanet çetesini ülkemizden olduğu gibi Balkanlar’dan da söküp atacağız. Bu hususta Sayın Vucic’e güvenimiz ve itimadımız tam. 15 Temmuz gecesi bize ilk destek veren liderlerden biri de Vucic olmuştur” şeklinde açıkladı. Türkiye yaptığı anlaşmalarla Sırbistan’ın yollarına da talip, o yollar ki Balkan halklarını birbirine bağlayacağı gibi, Türkiye ile ilişkileri de perçinleyecek. Balkanlarla yeniden sağlam bir komşuluk ilişkisi geliştirmek için bütün imkanlar seferber, geriye iyi niyetli liderlerin çabası kalıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslamcılar niçin hedefte?

 

Geçen hafta yayınlanan 849. sayımızda, Abdülmecit Yücel isminde koca yürekli bir dava adamının hikâyesini anlatmıştık. Çocuğunu doğururken şehit olmuş eşini morga, yeni doğan bebeğini de yengesine emanet ederek Refah Partisi teşkilatında nöbet tutmaya giden bir yiğit adamdı Yücel. Tıpkı Abdülmecit Yücel gibi, davasını kendi hayatının üstünde tutan bu insanların çoğu milletine, memleketine hizmet etmeyi görev bilirken, ümmetin derdiyle dertlenmeyi de ihmal etmezdi. Şimdilerde yoğun saldırılarla itibarsızlaştırılmaya çalışılan İslamcılar, işte böyle bir geçmişe sahip.

Bazen kişiler, bazen de kurumlar üzerinden İslamcıları itibarsızlaştırma saldırıları gün geçtikçe artıyor. FETÖ, PKK, DEAŞ gibi açık düşmanlarla savaşırken, İslamcılar da bu yapıların yanında bir “düşman” gibi dillendiriliyor. İslamcıları hedefe koyanların derdinin ne olduğu merak konusu. Ancak Türkiye’nin geldiği noktada, İslamcıların ne derece fedakârlıklar yaptığını göremeyecek kadar sığlar.

Müteahhitlikten teröristliğe uzanan ithamlar

İslamcılık tartışmaları, MİT krizi sonrasında Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman gazetesinde yazdığı yazılarıyla gündemimize girmişti en son. Belli bir kasıtla yürütülen tartışmalar, İslamcıları “şimdinin müteahhitleri” konumuna getirip bırakmış, 17-25 Aralık operasyonlarıyla da “hırsızlık” yaftası yapıştırmıştı. FETÖ’nün ardından bayrağı devralanlar, İslamcıları terörist mesabesine eşitlemekle övüne dursun, böyle bir tartışmanın kime ne yararı dokunacağını, kendini genel anlamda “İslamcı” olarak tanıtan yazarlara sorduk.

Vicdanları rahatsız edeceği için İslamcılardan hoşlanılmadığını söyleyen Aydın Ünal, “Her an ceketini alıp gitmeye hazır olan birini neyle korkutacaksınız” diyerek İslamcıları tasfiye meraklarının beyhude bir çaba olduğunu ifade ediyor. İslam’a, geçmişe, değerlerimize saldıramayan, İslamcılara saldırıyor diyen Kazım Sağlam ise mert olmalarını, neyle dertleri varsa onu söylemelerini istiyor.

İslamcıları hedefe koymak Erdoğan’a kötülüktür

Cevat Özkaya, “Kendi tabanı durumunda olan insanların, siyasi iktidardan düşüldüğü zaman asla ve asla arkasında durmayacak birileri tarafından devre dışına çıkarılmasını kabul eder pozisyonda olmak, iktidar için sıkıntılı bir durumdur” diyerek uyarılarda bulunuyor. Ahmet Taşgetiren ise “İslamcıları hedefe koymak, Tayyip Erdoğan’a yapılacak en büyük kötülüktür” diyor. Abdülaziz Tantik, İslamcıları itibarsızlaştırma kampanyalarının, İslamcılığı meşru zemininden uzaklaştırıp üzerinde şaibe oluşturarak, hiç kimsenin İslamcılığı savunacak gücünün kalmamasını sağlamak için yapıldığını söylüyor.  Bir nevi İslamcılığı marjinal, radikal, hatta DEAŞ’le benzer gösterip, Amerika’nın ve liberalizmin istediği ılımlı İslam’a mecbur etmeye çalışıyorlar diyor Hamza Türkmen de.

Terörle mücadele için gazileri dövmek nasıl hoş karşılanmazsa, bu insanların da hoş karşılanmayacağını söyleyen Eyüp Gökhan Özekin, 90’lı yıllara benzetme yoluyla günümüzdeki saldırılara ışık tutuyor. Kemal Öztürk ise İslamcılara yönelik tartışmaların hiçbir derinlik taşımadığını vurguluyor.

Oyunları bozulduğu için rahatsızlar

Aydın Ünal

 

“İslamcı” kavramı uzun yıllardır tartışılıyor, konuşuluyor ancak bu kavramın manası ve çerçevesi üzerinde henüz bir ittifak sağlanmış değil. Yapılan teorik tartışmaların ve kavramın tarih içindeki seyrinin ötesinde, 1980 sonrasında “İslamcı” kavramı bir kimlik tanımlama ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanıldı. Kendisini “sağcı”, “solcu”, “liberal” vs. gibi kavramlarla tanımlayamayan, siyasi parti mensubiyetlerini ve siyasi tercihlerini kendilerini tanımlamakta yetersiz gören, “Müslüman” tanımlamasını da diğerlerini, sanki onlar Müslüman değilmiş gibi inciteceği için kullanmaktan sakınan; muhafazakâr, mütedeyyin, ümmet bilincine sahip, toplum ortalamasının üzerinde dini hassasiyeti olan kişiler, kimliklerini ifade etmek için “İslamcı” kavramını kullandılar ve kullanıyorlar.

Kavramın bu pratik kullanımı bağlamında bakıldığında, “İslamcı”, her koşul altında Hakk’ı savunan, yanlışa yanlış diyen, haksızlık karşısında eğilmeyen, ilkelerini esnetmeyen, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere temel referanslarının çizdiği sınırların dışına çıkmayan, haramı helal, helali de haram yapmayan kişidir. İslamcı, alışkanlık ve geleneklerle yetinmeyip İslam’ı daha bilinçli şekilde yaşamaya gayret eden, hikmetin peşinde koşan, ama bunu yaparken toplumundan kopmayan, toplumunu da aşağılamayan, hiç kimseyi dışlamayan, ötelemeyen kişidir.

 

Bu duruşuyla İslamcı “rahatsız edici” kişidir; en başta vicdanları rahatsız eder. Aynı zamanda İslamcı oyunları, hesapları bozan kişidir. Pek tabii olarak da kendisinden hoşlanılmaz. Örneğin, Fetullahçılar İslamcılardan hiç hazzetmediler. Çünkü İslamcı ilkeler ve sınırlar çerçevesinde hareket ederken, Fetullahçı, ilke, sınır tanımadan, kaderi inkâr ederek, Allah’ın takdirini dışlayarak, hedefe ulaşmak için her yol ve yöntemi meşru gören din dışı, hatta İslam dışı bir anlayışla hareket eden kişidir. Ya da, bütün derdi para kazanmak, güç kazanmak, makam, mevki, rütbe kazanmak olan, bunları elde etmek için de her yöntemi kullanmaya hazır kişi, ilkesi ve sınırları olan İslamcıyı sevmez, ondan hazzetmez, onu kendine bir engel olarak görür.

İslamcılara yönelik son zamanlarda artan husumetin altında da böyle bir vicdan rahatsızlığı ve İslamcıları, kendi şahsi hedeflerine ulaşma önünde engel görme kaygısının yattığını düşünüyorum. İslamcılara yönelik husumetin de, onları tasfiye çabasının da son derece beyhude bir meşgale olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Para, makam, hatta maişet gibi dünyevi şeylerle irtibatı çok zayıf olan ya da hiç olmayan birini nereden, nasıl tasfiye edeceksiniz? Her an ceketini alıp gitmeye hazır birini, Allah’ın rızasını, hesabı, ahireti her şeyin üzerinde önemli gören birisini neyle korkutacak, nasıl yeneceksiniz? İslamcıları tasfiye konusunda başarı sağladığına inanan birileri varsa, bilsinler ki, galibiyet sandıkları durum, en büyük mağlubiyettir.

Hiç umutsuz olmayacağız, yeise kapılmayacağız. Göreceksiniz, kaybedecekler.  Zira kiminle, neyle uğraştıklarını dahi bilmeyecek kadar cahil, zavallılar, yani kifayetsiz muhterisler. O çok değer verdikleri şeylere hiç değer vermiyor oluşumuz daha da çıldırtıyor onları. Tıpkı Fetullahçılar gibi tökezleyip sersefil olacaklar.

Son olarak: Derdi Allah rızası olanın kaybedecek şeyi yoktur.

 

İslam’a saldıramayan İslamcılara saldırıyor

Kazım Sağlam

Türkiye’nin tarihiyle, coğrafyasıyla, geçmişiyle barışmasından rahatsızlık duyanlar, İslam dinine, tarihe doğrudan saldıramıyor, bunu İslamcılar üzerinden yapıyorlar. Biraz mert olsunlar, neyin karşısındaysalar, açık bir şekilde söylesinler, kamuflajlı saldırmasınlar. Eski dünya ayaklarının altından kaydı, yeni bir dünya oluşuyor. Ve bu dünyada kendilerine daha az yer bulanların rahatsızlıkları bunlar. İslamcıların iç sıkıntıları, yanlışları vardır elbette. Şu adam şu yanlışı yaptı desinler, eyvallah. Ama bunu genelleştirmek, başka rahatsızlıkların bir belirtisidir.

İslamcıların tehdit unsuru olup olmadığı, neyi tehdit gördüğünüze bağlıdır. Siz dine, diyanete bağlanmayı tehdit görüyorsanız, İslamcılar tehdittir. Yok, eğer tarihinizle, coğrafyanızla, dininizle barışırsanız, İslamcıların tehdit olması söz konusu değildir. Batılılaşma sürecinde bir takım insanlar dinle imanla memleketin idare edilmeyeceğini ileri sürdü. Doksan sene bunu yürüttüler. Doksan sene sonra gördük ki, ne kadar üstünü örterlerse örtsünler, kimse dinden kaçamaz. Din bu toplumun gerçeğidir, biz de kendi gerçeğimizi savunuyoruz. Modern dünyadaki şekliyle İslamcılar artık devlete de etki ediyor. Yeni dünyaya ayak uyduramayanlar İslamcılardan korkuyor.

İslamcılık slogana sıkışmış, hayali bir şey değildir. İslamcılığı getirip AK Parti’nin siyasetiyle özdeşleştirirseniz, o İslamcılık yara alır. İslamcılığı herkes keyfine göre tarif ediyor. İslamcılığı İslamcıların tarif etmeye hakkı var. Ben kendimi herkesten iyi bilirim çünkü. Bana göre İslamcılık bu ülkenin geleceğini düşünen, ileriye bir şey bırakmaya çalışan, ahlak, edep, adalet üzerine yürümeye çalışan insanların yapıp ettikleridir. Biz kendimizden olanın da yanlışını söyleriz. AK Parti’nin içindeki bazı yanlış adamları da rahatsız edebiliriz. O da onların problemi. Adam haksızlık yapmışsa, AK Partili diye haksızlığını gizlemeyiz, örtmeyiz, sahiplenemeyiz. Biz Müslümanız, adiliz ve hakkaniyetten yanayız. Futbol taraftarı gibi davranamayız. Siyasetin içindekilerin de bizden rahatsızlıkları bundan. Yanlışlarını yüzlerine vurduğumuz için rahatsız olanlar varsa, yanlış yapmasınlar. Kendilerini düzeltsinler biz de destekleriz. İslamcılar olarak biz rahatız, doğrunun yanındayız, yanlışın karşısındayız. Bunun adı ne olursa olsun.

 

Elini taşın altına koymayanlar suçlu arıyor

Cevat Özkaya

FETÖ’cülerin hem namaz kılıyor olması hem de terör yapmaları, Müslümanların itibarını düşürmeye dönük bir argüman olarak kullanılıyor. Bürokrasinin içinde de önceden güvenilir olan insanlar, sıkıntılı bir pozisyona girdi. Aynı zamanda medyada da, belli troller, belli insanlar sayesinde, önüne gelen herkesi kötüleyen, her şeyi son derece sığ bir şekilde mütalaa eden ve bunun içine İslamcıları da koyan bir dil giderek artıyor.

Bugüne kadar İslamcılar hiçbir zaman tehdit unsuru olmadı. Gasp edilmiş haklarını aradılar sadece. Bütün grupların içinde suç işleyen, hata yapan olabilir. Bu suçun şahsiliği prensibine göre değerlendirilecek bir şeydir. Kim hata yapıyorsa, kim suç işliyorsa sorumlusu odur. Bir camiayı tümden sorumlu tutamazsınız. Ama bugün İslamcılar Türkiye’de daha önceden siyasetin öznesi olan grupların doldurduğu alanı doldurmaya, en azından o alanda yer tutmaya başladı. Herhalde bir intikam hissiyle, İslamcıları tekrar bu alandan tasfiye etmeye dönük bir eğilimin olduğunu görüyoruz. Siyasi mekanizmanın bu meseleyi görmezden gelmesi veya bu meselenin önemini idrak etmemesi de ayrıca bir sorundur. Bugün İslamcıları suçlayanlar, suçu olmayanlara iftira atar gibi bir pozisyonda medyayı, bilhassa sosyal medyayı kullanarak bu tür şeyleri yapanlar, yarın siyasi iktidar bir sıkıntıya düştüğü zaman aynı usulü siyasi iktidara da yapacaklardır. Çünkü bu troller hiçbir davanın adamı değillerdir. Bunlar tamamıyla nevi şahsına münhasır ve bu memlekette asalak yaşayan insan topluluklarıdır. Bu memleketi sahiplenen insanları dışlayanlar, bu memlekette elini taşın altına koymayan adamlardır.

Kendi tabanı durumunda olan insanların, siyasi iktidardan düşüldüğü zaman asla ve asla arkasında durmayacak birileri tarafından devre dışına çıkarılmasını kabul eder pozisyonda olmak, iktidar için sıkıntılı bir durumdur. İktidar olduğunuz zaman arkanızda duran insan sayısı çoktur, çünkü nimet dağıtacak bir pozisyondasınız. Ama iktidarlar ebedi değil, mahkeme kadıya mülk değildir. Dolayısıyla iktidardan beklenen birinin tarafında olmak değil, adaleti icra etmektir. Büyük bir camiayı hukuksuzluğun muhatabı haline getiren bir takım gruplara iktidar prim veriyorsa, bu ciddi bir sorundur. Ben böyle olduğunu zannetmiyorum, bu işleri hükümetin kotardığını da zannetmiyorum, ama hükümet ve iktidar bu işte dikkatli olmak durumundadır diye düşünüyorum.

İslamcılara vurunca “Evet”ler çoğalır mı?

Ahmet Taşgetiren

 

“İslamcılar” üzerine spekülasyonlara başlayanlar bana sadece “Dinime dahleyleyen bari müselman olsa” deyişini hatırlatıyor. Bunların, bir referandum öncesinde güya Tayyip Bey’i savunma sadedinde devreye sokulmasını da, Tayip Bey’in tabii dünyasında ayrışmalar oluşturmak kimin işine yarar ve bunlar hangi mahfillerde üretiliyor, anlamak mümkün değil. Ben vaktiyle Erbakan Hoca’yı ve Refah Partisi’ni eleştirdim. Benim adıma da siyaset yapan bir hareket hakkında söz söyleme, kendimce doğruları ifade etme hakkım, sorumluluğum bulunduğunu düşündüm. Günü geldiğinde de “Seni seviyoruz savunan adam”ı yazdım. Tıpkı “Refah”la ilgili sorumluluk gibi, orada, hepimiz adına yargılanan Erbakan’la bütünleşmek de sorumluluktu.

“İslamcılar” diye hedefe konulanlar arasında “Ben” sayılıyorsam, açık söyleyeyim, ben siyasi hiyerarşi içinde değilim ve bendenden mutlak itaatli siyasetçi olmaz. Tayyip Erdoğan ve AK Parti konusunda da eleştirilerim oldu, olur, hatta olsun. Biz kendi dünyamızda da “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz” gibi bir celadeti gösteremesek bile yanlış gördüğümüz noktada uyarmayı başaralım. Tayyip Bey için “Ayağına taş değmesin” diye de yazdım, ama bunun da asla yağ çekme gibi algılanmasını istemem. Çünkü bu ne Tayyip Bey’e artı getirir ne bana. Bunlar, şayet “Tayyip Bey’e sadakat ispatı” gibi algılanırsa, kendi adıma hayıflanırım. Tayyip Bey beni o halde görürse, onun da benim haysiyetim adına üzüleceğini düşünürüm.

Önümüzdeki sürecin, üstelik nevzuhur, nerede durdukları bilinmeyen adamlar tarafından herkesi biate zorlama süreci haline gelmemesi lazım. Benim “Bizim” diyeceğim düzen o değil. İslamcıları hedefe koymak, Tayyip Erdoğan’a yapılacak en büyük kötülüktür. Hatta açık söyleyeyim, yarınlarda Tayyip Erdoğan’ı avuçlarına düşürme hesabıdır. Ayrıca şu referandum öncesinde İslamcıları hedefe koymak, doğrudan “Hayır”a hizmet etmektir.

“Pek çok hacının haçı çıktı zir-i bagalde” diye bir söz var. “Zir-i bagal” koltuk altı demek. Onlara baksın herkes, ne zaman nerede durduklarına baksın, hele zihin dünyalarının alt katmanlarına baksın. Hangi kirli hesap saklanıyor orada?

İslamcılığı savunma gücümüz kalmasın istiyorlar  

Abdülaziz Tantik

15 Temmuz ile birlikte ülkemizde DEAŞ ve FETÖ örgütleri üzerinden dini cemaatlere ve yapılara yönelik medyada bir saldırı başlatıldı. Bu saldırı öncelikli olarak sol yapılar tarafından dillendirildi. Modernist düşünceye sahip İslamcılar da bu ateşe körükle gittiler. Aslında tam da 15 Temmuz’da ortaya koydukları büyük bir yürek ile birlikte tarihinde ilk kez meşru bir zemini ve psikolojik üstünlüğü ele geçiren İslamcılara geri adım attırmak ve onları devlet aygıtına hâkim bir pozisyona getirmeme cehdi taşıdığını söylemek mümkün…  Yani içerde bir iç iktidar mücadelesi ve buna yansıyan pozisyonları gözlemledik. Ayrıca, kendi meşruiyetini kaybeden illegal yapıların pirim yapmak için dillendirdikleri söylemlere balıklama atlayan ve yeni pozisyonda köşe kapma mücadelesi veren kişi ve grupların varlığı da göz ardı edilemez…

Ama büyük resmi görebilmek için biraz daha geri çekilerek ana pozisyonu gözlemlemek şart diye düşünüyorum. Bu resimde ise illegal şiddet unsurları üzerinden elde edilen İslam düşmanlığını FETÖ üzerinden de sürdürerek, İslamcılığı ve dolayısı ile İslam’ın yeniden yorumlanmasının meşru zeminini oluşturma girişimlerinin zorunlu salvoları olduğunu düşünüyorum. Mesele, son yüz yıldır Protestanlaştıramadıkları İslam’ı şiddet ile özdeşleştirerek, sürekli iktidar adayı durumuna yükselmiş İslamcılığı meşru zemininden uzaklaştırmak ve üzerinde bir şaibe oluşturarak hiç kimsenin İslamcılığı savunacak gücünün ve takatinin kalmamasını sağlamak ve mümkün mertebe devlet kurumlarından uzak tutmaya çalışmaktır. Çünkü İslamcılar, modern kültürü içselleştiremedikleri gibi modern kültürün en büyük potansiyel muhalefeti ve alternatifidir.

İslamcıların ve özellikle Müslümanların bu tuzağa düşmemeleri elzemdir. Umarım, bu ülke İslamcılığın bu potansiyel gücünü ortaya koyacak imkanları oluşturur ve dünyaya yeni bir anlamı ve yaşam biçimini oluşturacak kültürü hediye eder…

15 Temmuz’a tekbirlerle salalarla direndik   

Hamza Türkmen

AK Parti iradesi değişen konjonktüre göre inişler çıkışlar yaşıyor. Mesela çözüm sürecine yaklaşım iyi gitseydi, daha farklı bir tablo olacaktı. Ama küresel güçlerin ve onun paralelindeki PKK’nın bu olaya çomak sokmasıyla, ister istemez bu sefer sağlanan imkanlara tepki verilmeye başlandı. 2007 ve 2010 referandumları aslında 2017 referandumunu hazırlayan bir unsurdu ama meclis matematiği itibariyle aynı pozisyon olmadı. MHP’nin gücünden yararlanarak referanduma gitme pozisyonu oldu. Arka planda neler konuşulduğunu bilmiyoruz, ama neticede bu pozisyondan vaziyet çıkartan ve pozisyona göre Tayyip Erdoğan’ın yanında durmak isteyen “her dönemin adamı” etkin yazar çizer takımı bu konjonktürü okuyarak, herkesi kucaklayıcı liberal bir görüntü vermek moduna girdiler.

Bu insanları biz 15 Temmuz sonrasında da gördük. Bu tip insanlar televizyonlarda veya köşelerinde sanki 15 Temmuz direnişini o gece meydanlara çıkan ülkücüler veya İslamcılar tekbirlerle karşılamamışlar gibi, sanki salalar ve ezanlar bu direnişin ortak paydası değilmiş gibi, “birlik ve beraberlik içerisinde buna karşı çıkıldı” formatında belki de oradaki Müslümanların kimliğini azaltan, örten bir yaklaşım içerisinde oldular. Bir nevi İslamcılığı marjinal, radikal, hatta Allah’ın hudutlarını çiğneyen DEAŞ’le benzer gösterip, Amerika’nın ve liberalizmin istediği ılımlı İslam’a mecbur etmeye çalıştılar.

Bizim İslamcılıktan anladığımız, bu toplumun tarihten bu yana getirdiği ortak paydadır. O paydada İslami, itikadi, siyasi, ibadi ve sosyal bir bütün olarak kavrama anlayışıdır. Fakat İslamcılığı farklı formata oturtarak, kendini her şeyin üstünde gören, dünya kapitalizmine entegre bir mantığa sahip, liberal eğitimden geçmiş insanların diliyle konuşuluyor. Türkiye normalleşme sürecini yaşarken oluyor bunlar. O normalleşme süreci de, çevrenin önünün açılması, çevrede de Müslümanlar var. Bunu engellemek istiyorlar. Trump da İslamofobi üretiyor, Sarosçu küresel kapitalizm de, Avrupa Birliği de. Bilinç altlarında bunlarla kankalıklarını devam ettirme var. Sürekli İslami kimliğe karşı tavır alma görüntüsündeler. AK Parti’nin temelinde başörtü mücadelesi, İmam Hatip kat sayısını savunmak, insanların inanç ve düşünce özgürlüklerini sağlamak vardır. Bunlar bizatihi İslamcıların tezleri değil miydi? Çok ilginç bir şekilde bu tezleri savunan aktörleri karşıya itmeye, İslamcılığı tehdit olarak göstermeye çalışan insanlar türedi.

Terörle mücadele için gazileri dövmek

Eyüp Gökhan Özekin

Tartıştığımız konu bana gayrı nizami harp unsurlarını bünyesinde barındıran asimetrik savaş konseptini hatırlattı.  90’lı yılların güvenlik anlayışıyla PKK ile mücadelede PKK itirafçılarının kullanılmasını… Silah kullanmayı bilen, cinayet işlemeye müsait, meşru-gayrimeşru sınırı bulunmayan, vicdanı olmayan, terör örgütünü iyi tanıyan, menfaati için her türlü operasyonda kullanılmayı uygun görebilen itirafçılar, bazı ekiplerde istihdam edildiler. Bu şekilde bir terörle mücadele, gelir-gider hesabı yapıldığında, kârlı gözüküyordu. Tamam, uyuşturucu ticaretinden komisyon aldıkları, terör örgütüne destek olanlar listesindeki kimi isimleri belli bir ceza karşılığı affettikleri falan artık çokça konuşuluyordu ama “illegal bir örgütle legalite içinde kalarak mücadele etmek güç”tü ve böyle “illegal enstrümanları kullanmanın bir maliyeti var”dı. Bu maliyet sanırım terörle mücadeleyi menfaatine yontan bu grupların nemalanmasına göz yummaktı. Bu göz yumuş belli bir süre devam etti. Zamanla artık kullanılan yöntemler, menfaat çarkı, halkın rahatsızlığı tahammül sınırlarını zorladı. Maliyeti ağır gelmeye başlayınca bu konsept terk edildi. İyi mi yapıldı kötü mü yapıldı, bunu terörle mücadele uzmanları daha iyi bilir. Ama “saygın bir devlet” ile “illegalite vasıtasıyla huzur arayışı” pek bağdaşmıyordu.

O dönem bu “mecburi” enstrümanlara belli bir süre “hadi neyse” dendi. “Büyüklerin bir bildiği” vardı. “Devletin bekası” için bu çirkinlikler sineye çekilirdi falan. Peki bu legal-illegal oranını illegaliteden yana epey bir değiştirsek, legal enstrümanlar marjinal, illegal enstrümanlar asli unsur olsa nasıl olurdu? Mesela bu PKK itirafçılarına tüm inisiyatifi versek, devlet görevlileri onların emrine girmeye zorlansa?.. Eski PKK’lıların “biz devletinizi koruyoruz, biz terörle mücadele ediyoruz” diyerek gazileri, şehit yakınlarını ezmesini, tokatlamasını, özel harekâtçıları meslekten ihraç ettirmesini hoş görmezdik herhalde. Kahramanlar, gaziler, şehit yakınları sürekli hor ve hakir görülse, dışlansa, azarlansa; üstelik tüm bunlar “terörle mücadele” adına yapılsa bunun doğruluğuna inanmak ve hayra yormak epey zorlaşırdı. “Devlet adına” hareket ettiğini söyleyen eski PKK’cıların devlette racon kesmesine itiraz eden, ömrünü devlete, vatana adamış özel harekatçılar, gaziler PKK’lı, kripto PKK’lı, vatan haini, ajan, romantik, İngilizci, Almancı falan ilan edilse herhalde 90’lı yıllarda bile kabul görmezdi.

2017 yılında da kabul görmez… Gündemdeki rahatsızlığın içeriği (iyi niyetli bir okuma yaptığımızda) biraz böyledir.

 

Dindar insanların tamamını töhmet altında bırakıyorlar

Kemal Öztürk

İslamcılık fikri Tanzimat döneminden beri süregelen bir fikir akımıdır, bu fikir akımını geliştirmek, eleştirmek, farklılaştırmak başka bir şeydir. Bu insanların ne yaptıkları konusunda doğrusu benim kafam çok net değil. Bizim de eleştirdiğimiz şeyler var, ama düşmanlaştırarak yapmıyoruz bunu. Ama bildiğim bir şey şu ki, iyi niyetli değiller. Eleştirileri derinlik, seviye, kalite taşımıyor. Bir çıkar grubunun bir araya gelip bizden başka kuş yoktur, başka bir şey tanımayız demelerinde sorun var. Bu ciddiyette, bu seviyesizlikte, bu kalitesizlikte başka bir şey çıkmaz buradan. Yoksa entelektüel bir İslamcılık eleştirisini, okurum, değerlendiririm, dikkate alırım. Bu öyle bir şey değil, hakaret eden, küfür eden, suçlayan bir garip insan topluluğu bunlar. İslami camiaları, İslamcıları, bu fikri savunanları, bu fikrin içinden geçen insanları tanımıyorlar, AK Parti’nin siyasi felsefesinin temelini oluşturan, entelektüel alt yapısını oluşturan insanlar, İslamcı dediğimiz kişilerdir. AK Parti’nin omurgasını oluşturan muhafazakar dindar insanların tamamı bu iddia ile töhmet altında bırakılıyor. Bu çok tehlikeli bir şey. Partinin içini boşaltan bir şey. Derinlikli bir düşünceye sahip insanların yerini twitter trolleri alacaksa, AK Parti’nin geleceği büyük tehlikede demektir.  Ama ben bunun geçici olduğuna inanıyorum. Siyasi çevrelerde de çok ciddi rahatsızlıklar olduğunu biliyorum. Bir süre sonra bu seviyesizliğe dur denileceğine inanıyorum.

 

 

İslami STK’lar gençliğin ruhunu yakalayamıyor

Liselerde yayılan bildiri furyasında, aynı kalemden çıkan bildirilerden de anladığımız gibi, ülkenin en gözde okullarının gencecik öğrencileri sol örgütlerin etkisi altında. Abileri ablaları otur deseler oturacak, kalk deseler kalkacak, dön deseler dönecekler. Öte yandan terör örgütleri de gençleri dağa çıkarmaya, militan yapmaya ve hatta kendini patlatmaya ikna etmeye devam ediyor. Kullanışlı hormonları olan gençlerin, hemen her gruba yatkınlıkları ve kolaylıkla ikna edilebilmeleri yine bulundukları dönemin özelliklerinden. Milletlerin gücü, enerjisi ve geleceği olan gençlere hangi amacı, hangi davayı yüklersen yükle, lokomotifliğini yapacağı, eylemselliğini yürüteceği de bir gerçek.

Gençlik çağı, aileden kopma ve birey olarak kendisini sosyal çevrelere kabul ettirme çağı olduğu için, artık anne babaların da istekleri veya görüşleri gençler arasında kabul görmez. Gençler için etkili olan çevre, sosyal çevresi ve arkadaşlarıdır. Anne babaların bu dönemdeki tek dertleri, çocuklarının iyi bir çevreye takılıyor olmasıdır. Fakat yine de çocukların çevresini seçmek gibi bir şansları olamaz. Bilakis çocuk, anne babanın istediği çevreye değil, kendi edindiği çevreye ilgi duyar.

 

Neyse ki yüzme okulu vardır

İslami değerlere sahip olan aileler, bu değerleri çocuklarına aşılayabilmek, milli ve manevi değerlerine sahip genç yetiştirebilmek için, çocukluk çağından itibaren mücadele ederler. Okul seçimi, arkadaş seçimi bunların bir ayağıdır. Yetmediği yerde yaz okulları devreye girer. Yüzme, spor, aktivite derken, zaten kısa bir döneme sıkışmış olan etkinlikler, din eğitimini empoze etme şekline dönüşür. Neyse ki haftada bir yüzüyordur, okulda pinpon masası vardır. Belli yaşa kadar kah isteyerek, kah “gidince eğleniyor” diyerek idare eder.

Biraz daha büyüyüp orta sonlar veya lise dönemine gelince, bu yüzme okulları, pinpon topları bir şey ifade etmez genç için. Din öğrenmek de o kadar cazip değildir. Evde kalıp, “en kötüsü” her sene model değiştirdikleri iphonelarıyla sosyal mecralarda sörf yapmanın dayanılmaz cazibesiyle, “bütün bir kış okuldayız zaten, yazın da dinlenelim” der. Şu aşamadan sonra yapılacak çok da bir şey kalmamıştır.

Gençlerle hep okumalar yapılır 

Öte yandan gençler için etkinlikler İslami değerlere sahip Sivil Toplum Kuruluşlarında düzenlenmeye devam eder. Tefsir okumaları, hadis okumaları, kitap okumaları, film okumaları başlıkları altında hep okuma yapılır. Söyleşiler düzenlenir, konferanslar hazırlanır. Bu etkinliklere katılım belli bir sayıya ulaşılsa bile, devamlılığı sağlanmaz, etkileşim olmaz.  İmam hatip lisesi, ilahiyat fakültesi gibi nispeten korunaklı okullardaki gençlere ulaşmak, bir nebze daha kolaydır. Fakat gençler bu okullardan ibaret olmadığı gibi, diğer okullardaki gençler de elin çocuğu değildir.

Gençlerimize milli ve manevi değerlerimizi veremezsek, onların başka mecralara akmalarını, istenmeyen çevreler ve kötü alışkanlıklar edinmelerine engel olamayacağımız ortada. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her seferinde sözünü ettiği “dindar nesil” kendi kendine veya devlet eliyle yetişmiyor. Peki, bizim İslami STK’lar gençlerimizle yeterince ilgilenebiliyor mu? Plan program yapıyor da, nüfus edebiliyor mu? Gençlere hitap etmenin yollarını araştırıp buluyor mu? Bu soruları gençlerle programlar yapan, iletişim halinde olan uzmanlara sorduk. Eski MGV başkanı Mustafa Şen, “STK yöneticileri eski çağın araçlarını kullanarak bilgiye ulaşmaya çalışırken, gençler her türlü bilgiyi parmak ucunda tutuyor” diyor. Hakim Türkmen ise sorunun STK’larda değil, Müslümanlarda olduğunu savunuyor. Din adına haramlar icad ederek gençleri dinden soğuttuklarını vurgulayan Türkmen, her şeyin bir alışveriş olduğunu da sözlerine ekliyor. Genç ÖNDER’in başkanı Abdullah Ceylan, asıl sıkıntının gençlere ulaşmakta değil, ulaştıktan sonra gereken alanı açamamamızda olduğunu savunuyor.  Yavuz Yiğit, gençlerin hayatlarının en isyankar döneminde, rahatça konuşmak ve eleştirmek istediğini, fakat İslami STK’ların çoğunda bu imkanı bulamadıklarını söylüyor. Selim Çavuş, “Gençler değişmek istiyor, ama bir başkası tarafından değiştirilmek istemiyor” diyor. Halil İbrahim Uzun ise gençlerle kalp teması kuracak, onların dertleriyle dertlenecek, şiir okuyacak, türkü söyleyecek, eğlenecek büyüklere ihtiyaç olduğunu söylüyor. 

STK yöneticileri eski çağda, gençler yeni çağda yaşıyor

90’lı yıllarda gençleri bünyesine toplayan ve onlara hem bir ideoloji hem de dini değerler veren en önemli Sivil Toplum Kuruluşumuz Milli Gençlik Vakfı’ydı. Refah Partisi’nin gençlik kolu olarak başlayıp, günümüze kadar etkinliklerini sürdüren MGV, o dönemlerde gençlere nüfus edebilen önemli bir yapıydı. Eski MGV İstanbul İl Başkanı olan, şimdilerde ise Başbakan Başdanışmanı olarak görev yapan Mustafa Şen, İslami STK’ların gençlerimize neden ulaşamadığıyla ilgili sorduğumuz soruya, temel sorun olarak STK yöneticilerinin eski çağda, gençlerin ise yeniçağda yaşıyor olmasını gösterdi. “Bu durum gençlerle ortak bir dilde buluşmayı engellemektedir. Fakat, bu genel bir sorundur ve sadece İslami STK’ların sorunu değildir. Meseleyi biraz açacak olursak şöyle diyebiliriz:

Dünya tarihinde ilk kez gerçek anlamda bir çağ değişimi yaşanmaktadır. Bundan önce çağ dediğimiz olguların tamamı aslında tek bir çağdan ibaretti. Geçmiş çağın (ya da çağların) temel özelliği büyüklerin küçüklerden daha çok şey bilmesi ve bilgi akışının büyükten küçüğe doğru oluşuydu (burada bilgiyi hiyerarşik olarak malumat seviyesinde görüyorum; yoksa ilim, irfan ve hikmet mertebelerinden bahsetmiyorum). Şimdi ise tam tersi durum söz konusu. Büyükler eski çağın araçlarını kullanarak bilgiye ulaşmaya devam etme eğilimindeyken ve yeni çağın araçlarını etkin bir şekilde kullanamazken hatta çoğu buna karşı çıkarken; gençler her türlü bilgiyi hemen şuracıkta, parmak ucu mesafesinde tutmaktadırlar. Gençler bu çağın içine doğmuşken, büyükler yani STK’lar çağ değişiminin farkında bile değiller.”

İslami STK’ların çoğunun bu sorundan haberlerinin bile olmadığını söyleyen Şen, sahip oldukları dili değiştirmedikleri halde, gençleri suçlamakla meşguller diyor ve şunları ekliyor: “Bu mesele açıldığında, büyükler, ‘çağa ve dijital hegemonyaya teslim mi olacağız’ diyorlar. Senin yapman gereken şey dönüştürmek; kendinden başlayarak dönüştürmek. Bu, çağın ağına takılmak anlamına gelmiyor. Belki, bu yolla gençlerle aynı çağda ve aynı evrende yaşama imkanı bulunur ve konuşulabilir. Yoksa -tersinden söyleyecek olursak- STK’ların bu durumu gençlerin umurunda değil zaten.”

Yeni haramlar icat ediyoruz 

Beyinsiz Adam mahlasıyla yazılar yazan ve esprili dili sayesinde gençlerle iyi iletişim kuran Hakim Türkmen, Müslüman STK’ları oluşturanlar Müslümanlar olduğuna göre, sorunun STK kısmında değil, Müslümanlar kısmında olacağını söylüyor. “Tarihsel sürece baktığımızda, benzer şeylerle karşılaşırız. 1980’lerde televizyonu da sert bir dille eleştirmişlerdi. Yıllar geçti o televizyon izlemeyen adamlar, televizyon kanalı sahibi oldular. Sosyal medyaya da benzer tepkiler gösterildi. Eğer bunlar dinle alakalı bir kural olsaydı, sonradan vazgeçilmezdi. Bu çok ciddi bir zaman kaybına, hayatı ıskalamaya ve dinin bir baskı aracı olarak insanların hayatlarını kısıtlamasına dönüşüyor. Oysa Allah cc ‘Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik’ buyuruyor. Böyle bir din tanımı varken, bizdeki din algısı kısıtlamaya yönelik, yeni haramlar icat etmeye yönelik devam ediyor. Müslüman STK’ların gençlere ulaşıp ulaşmaması meselesi değil bu, aynı zamanda gençlerin oluk oluk ateizme, sekülerizme yönelmesinin de en büyük sebebi.”

Hayatın kuralı önce vermek sonra almak

İnsanlar arasındaki ilişkilerin bir alışveriş üzerine kurulu olduğunu söyleyen Türkmen, İslamcıların hep isteme üzerine kurulu mantığını şu ifadelerle eleştiriyor: “İslamcıların vereceği hiçbir şey yokken, ‘kuran oku, İslami hayat yaşa, kızlarla konuşma’ gibi bir sürü şey istiyor. Mesela Hollywood yönetmeni bana güzel bir film veriyor. Ben de karşılığında onun görüşlerine maruz kalarak beynimin bir kısmını ona ayırıyorum. Hayatın kuralı bu. Peygamber bile tebliğ ederken hiçbir şey vermeden tebliğ etmedi. Önce güler yüzünü, sevecenliğini, güvenilirliğini verdi. Karşılığında insanlar bunu gördükleri için inandı. Mesela Gülen cemaati çocuklara eğitim vererek çok doğru bir şey yaptı zamanında. Her kesimden çocuğun ihtiyacı olan bir şey. Bence bugünün STK’ları bunu örnek alabilir.”

İslami STK’ların seküler projeler yapması gerektiğini savunan Türkmen, sözlerimizle değil, davranışlarımızla örnek olmamız gerektiğini söylüyor. “Gavura yaranmak için seküler taklidi yapmaktan söz etmiyorum. Sadece aktivitelerin içerisine din sokuşturma. Bu insanlara sıfır noktası ol. Bizim dindarlarımızda hemen herkesi Müslüman yapalım düşüncesi var. Gerek yok, Allah istese herkesi iman sahibi yapabilirdi.”

Gençlere ulaşıyoruz, devamını getiremiyoruz 

Gençlere yönelik önemli faaliyetler gösteren, imam hatip liselerinde çeşitli projelere imza atan, yaz ve kış kamplarıyla gençlerle yakın temas kuran Genç ÖNDER’in başkanı Abdullah Ceylan, gençlerle STK’ların sorunlarını şu ifadelerle anlattı: “Sosyal medyada vakit geçirmek, kendi ifadeleriyle ‘takılmak’ gençlerimizin günlük olarak gerçekleştirdikleri bir faaliyet. Burada bizlere düşen en büyük görev –artık gençlerin hayatlarından çıkarmanın mümkün olmadığını düşündüğüm- sanal dünyaya muteber, katkı sağlayıcı içerikler ve gönderiler sunmak olmalıdır. Asıl sıkıntı gençlere ulaşmakta değil, ulaştıktan sonra onlara gereken alanı açamamamız, beklentilerine gereken ve esaslı cevabı sunamamamız, dolayısıyla da gençlerle STK’lar arasında uzun soluklu bir beraberliğin olmaması, olsa bile gençlerin vakitlerini nitelikli çalışmalarla geçirememesidir. Gündelik hayatı sürekli takip eden, farklı fikir ve reaksiyonları izleyen bir gence bizim de STK’lar olarak sunabileceğimiz ‘güncel ve taze’ içeriklerimiz olmalıdır.  Tarihin zaman tünelinin epeyce geçmişlerinden çıkardığımız tozlu örnekler ve müfredatlar yerine evvela gençler ne istiyor, ne bekliyor, gençler neye ihtiyaçları olduğunu söylüyor sorularından alacağımız cevaplarla gençlere ulaşmalı ve gençlerle beraber olmalıyız.”

Bu dönem Genç ÖNDER olarak imam hatip liselerinde ‘Aynı Sırayı Paylaşanlar  Buluşmaları’ isimli bir proje başlattıklarını söyleyen Ceylan, projenin yansımalarını şu şekilde anlattı: “Yaşları kendilerine yakın, erken yaşta bir şeyleri başarmış imam hatip mezunu genç ağabeyler-ablalar liseli gençlerle buluşarak onlara hikayelerini anlatsın istedik. Değerli hocalarımızı tenzih ederek söylüyorum, belki de yaşı daha ileride bir hocamızı gençlerle buluştursaydık gördüğümüz ilgi ve alakayı bulamayacaktık. Dolayısıyla bugün STK’lar olarak yaşadığımız bir diğer eksikliğimiz, yetişmiş ve alttan gelen gençlere sunabileceğimiz örnek gençleri muhafaza edememek, belki de yetiştirememek.”

Gençler dilediği gibi konuşmak istiyor

Kulüplerde, STK’larda gençlerle münazara çalışmaları yapan ‘Organize Deliler Hareketi’ Kurucusu Yavuz Yiğit, kendisinin de Milli Gençlik Vakfı çıkışlı olduğunu söylüyor. “Bizi oraya çekmek için pinpon masası koyup, basketbola götürmeleri yetiyordu. Evde bulamadığımız şeyleri orada buluyorduk çünkü. İslami STK’lar hala bu kafadalar. Oysa şimdinin gençleri her şeye ulaşıyor zaten. Gençler, hayatlarının en isyankar döneminde, istediği gibi konuşmak ve eleştirmek istiyor. Bu özgürlük verilmiyor onlara. Yapılan projeler de çok didaktik bir şekilde yapılıyor. Siyer dersini ‘peygamberimizi çok sevin, çünkü o bizim peygamberimiz’ şeklinde anlatan vakıflar biliyorum. Konferans üstüne konferans, söyleşi üstüne söyleşi. Çocuklar bu didaktik dilden çok sıkıldı.”

40 hadisi ezberleteceğinize yaptırın 

Bu yaştaki gençlerin eylemsellik istediğini, fakat İslami STK’ların bunu pek yapamadığını söyleyen Yiğit, bu jenerasyonun öğretmene ihtiyacı olmadığını söylüyor. “Şimdiki gençlerin öğretmene değil, yönlendirmeye ihtiyaçları var. Muhafazakar camia Mahsun Kırmızıgül filmleri gibi mesajı direkt verme derdinde. Sübliminal kullanmıyor. Eylem yaptırdığın sırada, birçok şey öğretebilirsin oysa. Derin bir gençlik stratejisine ihtiyaç var, ama o derin stratejiyi yapacak kimse yok. Kusura bakmasınlar ama abiler bu işi bilmiyor. Einstein’ın söylediği gibi aynı şeyleri yaparak farklı şeyleri bekleyemeyiz. Gençlerle ilgili mevzular pek çok dernekte ‘salonu doldurmak’ şeklinde görülüyor. Nicelik olarak bakıyoruz, nitelik olarak değil. Sünnet dediğimiz şey, 40 hadisi ezberlemek değil, uygulamaktır. Bunu yaptır. Münazara derslerinde çocuklarla sosyalizm, kapitalizm, kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları gibi kavramları tartıştırıyoruz, ama bunu yaparken eğitimci olan kişinin arada ‘ben bi namaz kılayım, geleyim’ demesi, erdemli bir insan olması yetiyor. Şu anda gençlerin cool gördüğü, örnek alabileceği kişiler de çok az.” 

Gençler değişmek istiyor değiştirilmek değil

Ali Samiyen stadında 18 bin 500 kişinin katıldığı Dünya’nın en yüksek katılımlı kitap okuma etkinliğini düzenleyen ve sürekli gençlerle etkinlik yapan Düşün Taşın Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selim Çavuş da günümüz gençlerinin çok farklı boyutlarda olduğunu söylüyor.

“Başkalarının düşünde  gördüklerini, düşlerinde gören bir nesil var şu an. Büyüklerimiz, anne ve babalarımız ideallerine ulaşabilmek için iğne ile kuyu kazar gibi çalıştılar ve günümüz gençlerinden de benzer bir çalışma bekliyorlar.
Fiberoptik internet bağlantısıyla kankileriyle iletişim kuran, 4.5 G internet hızı ile tramvayda Yusufpaşa’dan Laleli’ye giderken sevdiği sanatçının Periscope’tan yaptığı canlı yayına emojilerle ifade bırakan bir nesil ile karşı karşıyayız. Ayakkabıları eskimesin diye futbol oynatılmayan, seneye de giyebilsin diye bir beden büyük elbise alınan nesilden, Facebooktan kurduğu grup ile halı saha maçı organize eden, ABD’de beğendiği bir ayakkabıyı e-ticaret ile bir hafta içerisinde evine kargolatan nesiller arasında elbette ki farklılıklar olacak. Yeni nesile bu kadar nimet içerisinde yüzmesine rağmen kendi donanımının aslında ne kadar az olduğunu, çok yetenekli olduğunu düşünse bile aslında keşfedilmemiş daha fazla yeteneğinin olduğunu, tüketim çağında hiç üretmeden neden sürekli tükettiğini anlatmak zorundayız. Gençler değişmek istiyor, ama değiştirilmek istemiyor. Anne ve babası tarafından yönlendirilen bir kurs, kamp vb. yerlere ‘değiştirilmek’ için gönderildiğine inandığından çok sıcak bakmıyor.”

Gençlerle eğlenecek büyüklere ihtiyaç var    

Türkiye’nin birçok lisesine söyleşiye giderek gençlerle iletişimde bulunan akademisyen ve tv programcısı Halil İbrahim Uzun, “gençler üretmek ve muhatap alınmak istiyor” diyor.

“Sonuçta o yakalanması gereken dil kaçırılıyor. Onun dünyasından uzak, sadece genci dönüştürmeye yönelik yüklemeler karşılık bulamıyor. ‘Genci anlama’ sadece retorik olarak kalıyor. Diğer taraftan biraz daha problemin temel’ine inildiğinde, özellikle İslami Sivil Toplum Kuruluşlarının gençlere bir ideal veremediklerine şahit oluyoruz. Bu eksiklik gençlerin sivil toplum kuruluşunu bireysel idealini gerçekleştirme platformu olarak görmelerine neden oluyor. Necip Fazıl’ın gençlik tanımlaması çok önemlidir. Dava ve çok zaman çile olarak tanımladığı idealde gençlerin yeri köprünün gövdesi değil, köprünün başıdır. Bireysel olarak da gençlerin kalbine dokunmak meselesinin gündem dışı tutulduğunu görüyoruz. Cahit Zarifoğlu henüz yirmili yaşlarında “bir kalbiniz vardır, onu hatırlayınız” diyor. Hem kalbimiz hem gençlerin kalbinin olduğunu sürekli göz önünde bulundurmaya mecburuz. Kalp dönecektir, hata edecektir, aşık olacaktır, hatadan dönecektir. İlk önce gençlerle o kalp temasını kuracak büyüklere ihtiyaç var. Onların dertleri ile dertlenecek, onlarla şiir okuyacak, türkü söyleyecek, eğlenecek yani dost olacak. Genci madden ve manen donatacak, ona hamaset ile değil irfan ile özgüven aşılayacak, heyecanlarını bilince dönüştürecek, ona gerçek bir örnek olacak büyükler. Sivil toplum kuruluşlarında gençleri cezbedecek son model teknolojik aygıtlar yerine onlarla sokak oyunu oynayacak abiler ve ablalar. Dolayısı ile önce eğiticilerin eğitimi gerekli sonucuna ulaşıyoruz.”