Muhafazakar sanat olur mu

Tolstoy, “Sanat Nedir?” adlı eserinde, dilin düşünceleri, sanatın da duyguları naklettiklerini, sanatın başlıca görevi ise, duyguları sindirilebilir (assimilable) ve hissolunabilir bir şekilde ifade etmekten ibaret olduğunu savunur.

Duygulara hitap eder yani sanat. Duyguları harekete geçirir. Güzel veya çirkin olarak tanımlarız sanat eserlerini. Görecelidir bu yüzden. Benim beğendiğimi bir başkası beğenmeyebilir. Herkeste çağrıştırdığı anlam başkadır. Herkesin duygusunu harekete geçiren sanat anlayışı da farklıdır. Ama esasta güzelliği arayıştır sanat.

Cemil Sena, Estetik, Sanat ve Güzelliğin Felsefesi adlı kitabında “Hiçbir şey kişiyi güzellik kadar kendisine çekmez; mistikler mutlak güzeldir diye Tanrıya âşıktırlar.” İfadesini kullanmış. Ve kâinat yüce yaratanın sanat eseridir. Her baktığımız noktada ayrı bir sanat eseri görürüz. Yeter ki görmek isteyelim.

Bugünlerde yapılan “Muhafazakâr sanat olur mu’ olmaz mı?” tartışmasına gelecek olursak, göndermelerin dışına çıktığımızda “Sanat muhafazakâr olmaz” sonucuna rahatlıkla ulaşabiliriz. Değişmeyen, farklıyı aramayan, kalıplarının dışına çıkamayan sanat mı olurmuş. Sanatçı herkes gibi düşünmez, farklıyı arar ve bulur.

Ahmet Hakan “Muhafazakâr sanat neden olmaz?” yazısıyla göndermelerin dışına çıkamamış. Muhafazakârlık deyince dindarların akla geldiği bir göndermeye inceden inceye sarılmış. Muhafazakâr ağırbaşlı, sanat ele avuca sığmaz demiş. Sanat ne ayıp dinler, ne itaat, olmadık yaramazlıklar yapar sözleriyle de klasik bizim kendini sanatçı sanan meşhurlarımızı anlatmaya çalışmış. Bu çerçeveden baktığınız zaman, sanatı ayıp ve günah bir şey olarak görmek de çok normal oluyor. Sanat adına cinselliği ön plana çıkartıp, pervasızlığı “ben sanatçıyım, her şeyi yaparım” moduna sokarsanız eğer, evet dindarlar böyle bir sanatın içinde olmazlar.

Ahmet Hakan’ın böyle bir yazı yazmasını neden beklemezdim? Çünkü kendisi de bu mahalleden geldiği için bu mahalledeki insanların da tıpkı imam hatipliler gibi normal birer insan olduğunu bildiğini zannetmemden sanırım. Dindar insanların da sağ ve sol beyinleri diğerleri gibi çalışıyor. Sağ beyinde yer alan duygular, estetik, farklı olanı bulma güdüsü dindar insanların bazılarında da fazla çalışabilir. Ama tabi küçük bir göndermeyle “muhafazakârlık “ terimi her alana çekilebilir olduğu için, ertesi günkü yazısında kolaylıkla “muhafazakâr” terimi içinde yer alabilecek bazı sanatçıların aslında muhafazakâr olmadıklarını açıklamış. Sezai Karakoç, İsmet Özel, Mustafa Kutlu, Mimar Sinan, Necip Fazıl, Fuzuli muhafazakâr değildir demiş.

Doğrudur, bu saydıkları ve daha niceleri muhafazakâr değildir. Muhafazakâr olmak bir dini inanış değildir zaten. Bir insan Müslüman olduğu için aynı zamanda muhafazakâr olmaz. Muhafazakârlık bizim toplumumuzda gelenek ve göreneklerde yaşar. Dindar olmayan birçok insanda muhafazakârlık kırıntılarına rastlamak bu yüzden hiç de yadsınacak bir şey değildir. İslam anlayışında stabilite yoktur. Bir günü bir gününe eşit olmak, yani aynı şeyleri yaparak devinmek yoktur. Bir insan dini inançları gereği yaşıyor diye, duygularını filtreleyemez. Ayıba kaçmaz, pervasız olmaz, cinselliği kullanmaz belki ama sanatçı pek ala olabilir.

 

 Küçük Not Defterim

1-      Muhafazakâr sanat olur mu olmaz mı, tartışmasının en kayda değer yazılardan birisi “Sanata muhafazakâr normlar koymak” yazısıyla Yalçın Çetinkaya’ya ait. İlgilenenler okuyabilir.

2-      2010 yılında Bağımsız Sanat Derneği’nin hazırladığı İstanbul Trienali’nin içinde birçok dindar sanatçı da vardı. Birçok farklı ve uç eserler ortaya koydukları halde cinselliği kullanmadan sanat yapabilmişlerdi. Hem de hiç muhafazakâr olmadan.

3-      Medya Okulu derslerinde Posta Gazetesi’nden Betül Kabahasanoğlu’nun dediği gibi  “Çıplak kadın fotoğrafı her zaman satıyor.” Cinsellik ve müstehcenlik de öyle, ama sanat mıdır, asıl onu tartışın siz.

4-      Çıksaydı şimdiye kadar muhafazakârlardan sanatçı çıkardı diyenler için son sözüm; Sümeyye’ye imkân verildiğinde başörtüsüyle birinci olabildiği gibi, sanatın tabuları yıkıldıkça muhafazakâr değil ama dindar sanatçılar daha fazla görme şansınız olacak.

Dostunuz sıkıntıda haberiniz var mı

Çok sevdiğiniz bir dostunuzun sıkıntıda olduğunu öğrendiğinizde ne hissederdiniz?

A)     Çok üzülürüm

B)      Neden haberim olmadı diye kendime kızarım

C)      Hemen yardım etmeye çalışırım

D)     Ne kadar duyarsızlaştık diye toplumsal bir çıkarımda bulunurum

Hangi şıkkı işaretlersek işaretleyelim, sorumluluğumuzu üzerimizden atamayız. Ne üzülmemiz, ne kendimize kızmamız sonucu değiştirmez çünkü. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Diyen bir peygamberin ümmetiyiz biz. Buradaki komşu tanımı metropollerde ille kapı komşusu anlamına gelmiyor. Büyük şehirlerde birçok insan kapı komşuyla görüşmez, tanımaz bile, ama herkesin bir veya birkaç arkadaşı, dostu vardır. Arada mesafe olsa da onlar bizim komşularımızdır.

Global bir dünyada iletişimsizliğin nasıl bir sebebi olabilir? Elimizin altında iphonlar, ipadler varken, dostlarımızdan haber alamamamıza ne veya neler sebep olabilir ki? Dostlarımız neden kendilerini gizler, sıkıntılarını dillendirmek istemez? Veya biz sıkıntılarımızı kiminle paylaşırız?

İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyalleşmek için birilerine ihtiyacı vardır. Sosyalleşmek, iletişime geçtiğimiz insanlarla sadece konuşmak değildir. Paylaşmaktır sosyalleşmek. Birlikte hareket edebilmek, sıkıntılarına ortak olmak, birlikte çözümler üretebilmektir.

Şehir insanı bunlardan o kadar mahrum ki, çoğu ailenin, kapısını çalıp tuz isteyebilecek bir komşusu bile yok. Arkadaş, dost derseniz; uzaklıklar, trafik, günlük uğraşılar insanları birbirinden koparmaya yetiyor. Bir de çoluk çocuk varsa, gidip gelme, sosyalleşme sıfır noktasına inebiliyor.

Ait olmak güdüsü insanoğlunun genlerinde vardır. Bir aileye, bir kuruma, bir cemaate ait olmak kişinin kendisini güvende hissetmesine sebep olur. Sivil Toplum Kurumları bunun için varlığını sürdürür. Yeterli midir? Maalesef ki yeterli değildir.

Büyük şehrin hengâmesinde kaybolan insanların psikolojik problemler yaşaması bundandır. Derdini söyleyecek, sıkıntısına ortak olacak bir dostu yoksa insanın, depresyona girmesi ve çözümsüzlükler üretmesi kaçınılmazdır.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır. Yakın dost, hayırsız akrabadan yeğdir. İyilik eden, iyilik bulur. Az veren candan, çok veren maldan. Yalnız taş duvar olmaz. Dost dostun eyerlenmiş atıdır.” Bu atasözleri bizim tarihimizden geliyor. Sosyalleşme ve yardımlaşmayla ilgili daha birçok atasözüne rastlamak mümkün. Bizim kültürümüzde sosyalleşmek ve yardımlaşmak gani gani var. Şimdi biz bunları öldürmekle meşgulüz. Çocuklarımıza hiçbir şey kalmayacak diye korkuyorum.

                                            Ev ödevi

“Nasıl olacak?” dediğinizi duyar gibiyim. Nasıl olacak da insanın böylesine bireyselleşmesinin önüne geçebileceğiz? Kapitalizmin çarkında yoğrulurken, nasıl değerlerimize sahip çıkabileceğiz?

Bunun için hep birilerinden bir şeyler yapmasını beklemeyi bırakmalıyız artık. Elimizi taşın altına koyup harekete geçmeliyiz bence. Görüşemediğimiz dostlarımızı tek tek arayıp, bir an önce iletişime geçmeliyiz. Arkadaşlarımızın çocukları, bizim çocuklarımızın arkadaşları olmalı. Sürekli görüşülünce bu oluyor zaten. Bir gün belirlemeliyiz mesela, birkaç arkadaşımızla ailecek her ayın o gününde birlikte olmalı, içeriği dolu sohbetler yapmalıyız. İmkanı olan on beş günde bir yapsın bunu. Ne kadar sık görüşülürse, paylaşımlar o kadar çok olur. Çocuklarımıza da çok iyi geleceğini söylemeliyim.

Çocuklarımızın da kalıcı arkadaşlıklara ihtiyacı var. Okul değiştirdiklerinde veya başka semte taşınmak durumunda kaldığımızda bitmeyecek arkadaşlıklara onlar da muhtaç. İşte bizim dostlarımızın çocukları (eğer yaşları birbirine yakınsa), onların da kalıcı arkadaşları olabiliyor. Üstelik güvendiğimiz insanların çocuklarıyla birlikte olmaları bizim de içimizi rahatlatıyor.

Sorumluluklarımız var, arada mesafeler olsa da bu böyle. İnsanlar birbirine muhtaç olduğu sürece böyle devam edecek. Dostluklarımızı beslersek bu sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz. Buna herkesin ihtiyacı var.

Adem, Hamid ve anneler

Tık, tık, tık… Sizin de buğulu camınıza bir serçe tıkladı mı bugün? “Güzel haberler var, ama sen yine de ağla” dedi mi? Dünyada kaç kişi hüzün gözyaşları döker mutluluk haberlerinin ardından. Belki de sadece anneler…. Evet, evet, anneler bir güzel harmanlar sevinçle hüznü. İnce bir çizgi varsa da arada, bir kalemde silmek ve öteye geçmek yine annelerin işidir.

Adem ve Hamit’in görüntüleriyle uyandık bu sabah. Uzunca bir bilinmezin ardından, huzurlu gülümsemelerini gördük. Sevindik, duygulandık, ağladık. En çok da anneler ağladı. Onların anne ve babaları, onların çocukları gibi ağladı.

Anne için fark etmez ki bir diğerinin çocuğu. Herkesin çocuğu için gözde akıtacak yaş vardır. Hele de zulme uğramış birini gördük mü, kim olduğuna bakar mıyız? Mazlumun dini, ırkı, mezhebi var mıdır sahi?

Benim inancıma göre mazlumun dini, ırkı, mezhebi yoktur. Mazlum olduğu için ona yardım etmek, onu korumak ve sahip çıkmak benim görevimdir. Annelerin döktüğü fazladan bir gözyaşı…

Zalimin dini, ırkı, mezhebi var mıdır? Elbette ki, yoktur. Her kim olursa olsun zalimse eğer, ona buğzetmek, mücadele etmek benim inancım gereğidir.

Bu saf duyguların içinde ideoloji yoktur. İnsanın yüreğinden gelen “taraf olma” hali vardır. Mazlumun yanında durma, onun için üzülme ve belki de gözyaşı dökme hali vardır.

Ben Deniz Gezmiş ve arkadaşları için de gözyaşı dökerim. Onların idama götürülüş sahnelerini her gördüğümde, gencecik yaşlarında ölüme uğurlanırken annelerini düşünür ve ağlarım. Deniz Gezmiş’i sevmem veya görüşlerine katılmam gerekmiyor. Mazluma set olan ideolojiyi ayaklarımın altına alırım.

Biz böyle bir kültürden geldik. Benim peygamberim kimseye zulmetmemiş ve ettirmemiş. Mazlumun yanında olmuş ve korumuş.

Bütün ideoloji gömleklerini çıkartırsak üzerimizden, tamamen insani olanın bu olduğunu görürüz. Annelerin gözyaşlarının aktığı noktayı bu sebepten önemsiyorum. Tamamen saf ve yürekten geliyor. Birkaç saniye düşünecek olsalar, belki gözyaşlarına set bulacaklar. Yüreklerini dağlayabilecekler. İnsanlığın yaşaması için bazen düşünceyi bile ötelemek gerekebilir.

Kürt sorununu çözerse anneler çözer demişti ya Başbakanımız, hani aklın yetmediği yer miydi neydi? Annelerin yüreklerine dokunmak istediler. Ama dağlanmadan önceki, yeni doğmuş bir bebeğe bakan en saf haliyle… Bence de, anneler isterse çözer, kimseden akıl almadan, acılarıyla, hüzünleriyle, suskunluklarıyla yola çıkarlarsa çözerler.

Anneler hep uzak tutuldu bu meselelerden. Anlamaz mıydı, yoksa çok mu duygusaldı. Hani mantık gerektiren durumlar vardı da anneler duygusal mı olurlardı? Oysa mantığın da gelip tıkandığı noktalar vardı. Veya duygu olmadan mantık ne işe yarardı?

Sezar’ın düğümü nasıl çözülecek

Yaşanan bir olayın peşine düşmediğimiz bir günümüz bile yok. İç yüzünü öğrenmek için çaba sarf etmediğimiz bir olay yok. Altında yatan manaları araştırmadığımız bir yazı veya konuşma yok. Satır aralarını okumaya çalışmadığımız bir haber yok.

Paranoyak bir millet mi olduk, yoksa normal olan bu mu? Çok seslilik bu demek mi? Her kafadan bir ses çıkacak ve biz hangi sese inanacağımızı bilemeyeceğiz. Böyle bir psikolojiyle yaşıyoruz biz bu ülkede. Güven yok, söylenilen sözlere inanılmıyor ve medyanın içi başka, dışı başka.

Bu psikoloji bizim üretkenliğimizi öldürüyor. Yeni şeyler üretmek yerine, hep gizemli olayları çözmekle uğraşıyoruz. Altında yatan manaları aramaya ayırdığımız vakti, yeni şeyler üretmeye ayırsak hem daha huzurlu hem de daha başarılı bir hayatımız olurdu. Ama olmuyor.

Eskiden inanırdık. Yazılan çizilen her şey gerçekmiş gibi gelirdi bize. Hele de matbu harflerle yazıldı mı, çok önemli ve gerçekliği olan bilgiler sanırdık. Bu safdilliği çok kullandıkları için, işin iç yüzünü bilmese de hiç kimse ilk duyduğu şeye inanmak istemiyor artık.

Nasıl inansın ki, şimdiye kadar hep inandırmak istedikleri şeyleri haber yaptırmışlar. İrticayla mücadele demişler, altını diledikleri gibi doldurmuşlar. 28 Şubat’ta yapılanlara bir bakın. Çoğu uydurma olan birçok haber “oynatılmış” ve tehdit olarak irtica gösterilmiş. Şimdi baktığımızda komedi gibi gelebilir, ama zamanında çoğu insan bu trajikomediye inanmış ve tedbirini ona göre almıştı. Olayların iç yüzünü ise daha yeni yeni görebiliyoruz.

Mit kriziyle ilgili bir sürü senaryo yazıldı, bilen bilmeyen herkes konuştu. Neler olup bittiğini öğrenebildik mi? Perdenin arkasında kalan kısımların aydınlanması için daha zamana ihtiyacımız var. Eskisi gibi 10-20 sene beklemeye gerek yok. Korku imparatorluğu yıkıldığı için olayların kodları daha hızlı çözülebiliyor. Ama zamana ihtiyacımız var.

Bir de, güya gizli olup birilerine sızdırılan bilgiler var.  Duyurmak istedikleri bilgileri gözlerine kestirdikleri gazeteciler yoluyla sızdırma metodunu kullanmışlardır. Toplum psikolojisi de şöyle çalışır: “Bir bilgi sızıyorsa eğer, gerçekliği vardır elbette. Çünkü sesli konuşulmuyor, fısıltıyla iletiliyor.”

Bu da bir taktik tabii ki. Bunu artık daha net görebiliyoruz. Sızan bilgiler, isteyenin istediği kadar sızdırdığı bilgilerdir. Üstelik gerçek olmayıp, uyduruk bilgiler de sızabiliyor. Sızma metoduyla uyduruk bilgilerin inandırıcılığı daha da artıyor.

Biz de “şok şok şok” haber yapan gazetecileri süper iyi gazeteciler sanıyoruz. Bilmediğimiz bilgileri bize iletiyorlar. Ellerinde dosya, dolanıp duruyorlar.

Medya Derneği tarafından 6. Düzenlenen Medya Okulu’nda eğitmenlerden biri bir fotoğraf gösterdi. Fotoğrafta Amerikan askeri bir adamın ağzına matarasıyla su veriyordu. Sonra bir fotoğraf daha gösterdi. O fotoğrafta da Amerikan askeri adamın kafasına silah dayamıştı. Daha sonra da fotoğrafın tamamını gösterdi. Aslında hepsinin aynı fotoğraf olduğunu gördük.

Bir kesim medya, fotoğrafın silah dayalı kısmını göstererek “Bak Amerikan askerleri Iraklılara neler yapıyor?” diyebiliyor. Bir diğer medya da su verildiği kısmı göstererek “Bakın, Amerikan askeri nasıl da iyi davranıyor Iraklılara.” diye haber yapabiliyor. Fotoğrafın tamamını görmeyen halk hangisine inanacak?

Cihan Kırmızıgül olayına baktığımızda bunu daha net görebiliriz. Kimi, “Poşu taktığı için cezaevinde yatması haksızlık.” Derken, kimi de, “Galatasaray Üniversitesi’nde okuyan geleceği parlak çocuğun, her tarafın kırılıp döküldüğü, molotof kokteyllerinin havada uçuştuğu eylemde işi ne?” diyerek altında yatan başka manaları dile getiriyor. Poşu davası mı, yoksa 2 bilinmeyenli denklem mi?

Bize yansıyan ne olacak burada? Tabii ki kişilerin yorumları. Her zaman takip ettiğimiz, görüşlerine katıldığımız gazeteciler lütfedip nasıl yorum yapmışlarsa, bizim payımıza da onlara inanmak düşer. Nasıl çözülür bu Sezar’ın düğümü, onu da Allah bilir.

Düşünüyorsun sen

“Düşünüyorsun sen, ne güzel!” dedim.

Gençliğin verdiği heyecana ve mağrurluğa yaslanmadan, “maalesef ki düşünüyorum” diye cevap verdi.

Ben yine, düşünen genç bir dimağ bulmanın heyecanıyla “Okuyorsundur da o zaman?” deyiverdim.

O, bilgeliğin işe yaramazlığını dillendiren bir edayla, “maalesef, okuyorum” dedi.

Bir gün gelir okuman ve düşünmen seni mutlaka bir yerlere getirir. Akranlarınla arandaki farkın meyvelerini o zaman yersin, diyebilmenin hafifliğine sığınmaya gerek kalmadı. Zaten biliyordu bunları. Biliyordu ama düşünen bir insanın, özellikle de bir gencin sosyal hayatın ne kadar dışında kaldığının da idrakindeydi. Yaşıtlarıyla iletişim kurmanın zorluğu da bundandı.

Saysanız, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az bile olsa böyle gençlerle karşılaşmak mümkün oluyor. Karşılaştığınızda elbette bir heyecana kapılıyorsunuz. Neyi, kimi okuduğuyla hiç ilgilenmeden, okumanın ve düşünmenin ayrıcalığında olduğunu yaşatmak istiyorsunuz.

Fakat, yine maalesef o ayrıcalığın ne olduğu ve ne işe yaradığıyla ilgili sizin de en ufak bir fikriniz olmuyor. Varoluşun anlamını okuyarak ve düşünerek bulmak güzel… Güzel ama karın doyurmuyor. Karın doyurmak bir kenara, sosyal hayatta da işinize yaramıyor. Toplumun dışında kalıyorsunuz, insanların hayat meşgalelerine uzaktan bakıyorsunuz. Onlar da sizi içlerine almıyorlar doğal olarak.

Üretmeye gelince, okuyup düşündükleriniz sizi bir şeyler üretmeye itiyorsa (ki genelde okuyup düşünen insan, sonunda bir şeyler üretir), karın doyurma terimini burada kullanabiliriz. O zaman da şöyle bir handikapla karşılaşabilirsiniz: Ürettiğiniz şeyler karın doyuruyorsa, ruhunuz aç kalıyor demektir. Ruhunuzu doyuruyorsa, karnınız aç kalıyor demektir. Her ikisinin bir arada yürüdüğü görülmüyor. Özellikle de benim ülkemde işler böyle yürümüyor.

Biz alıştık bunlara, açıkçası yadırgamıyoruz bile. Aksiyle karşılaştığımız zaman şaşırdığımız oluyor. Tesellilerimiz var, zaman zaman onlara sığınıyoruz. Ruhumuzu besleyip büyütüyoruz bu şekilde.

Biz alıştık da, şimdiki nesile nasıl anlatacağız bunları. Dedim ya, zaten sayıca çok azlar. Eğitim sistemi daha fazlasına izin vermez. 12 Eylül, 28 Şubat gibi travmalarla da beslenme şansları çok düşük. Zaten beslenmesinler. Fakat alternatif ne? Ne olsun bu düşünen beyinler? Ne yapsınlar da hayatın anlamını ararken tökezleyip durmasınlar?

Kendilerinden yaşça büyük olanlarla iletişim kurmaları artık çok zor. Bizim zamanımızda daha kolaydı. Bir nesil farkı yaşardık ancak biz büyüklerimizle. Şimdi öyle mi ya, birkaç nesil fark atıyorlar bize. Biz onların hızına yetişemezken, onlar bizim yavaşlığımızla yetinemiyor. Bu çocukları eğiten biziz, onları yetiştiren büyüten biziz. Ama onlara artık pek bir faydamız dokunamıyor.

Oysa düşünmek, insanı insan yapan temel özellikti. İnsanı diğer varlıklardan ayıran, yaratılış gayesini bulduran yegâne araçtı. Yaşamı anlamlandırmanın vazgeçilmeziydi düşünmek. Varoluşun anlamını bulmak kolay değil ya, bulsa bulsa yine okuyup düşünen bulurdu.

Şimdiki gençlik varoluşun anlamını facebookda, twitterda ve dahi bilumum eğlence ve alışveriş merkezlerinde arayadursun, öte yandan sayısı az da olsa okuyup düşünenler için bir yol haritası çizmek yine biz büyüklere düşmez mi?

Öyle korkulacak sayıda değil bunlar. Cemil Meriç’in, “Her devirde birkaç düşünür, gerisi düşünenleri düşünür.” sözündeki birkaç kişiyi bile bulmakta zorlandığımız devirdeyiz. Bulduğumuz birkaç kişiyi kaybetmeyelim he mi!…