Devlet mi öldürsün anneler mi

Bu ülkede ille çocuklar ölecek ya, anneler mi öldürsün yoksa devlet mi, onu tartışıyoruz şimdi de. Bir kişi de kalkıp da “Hiç kimse öldürmesin çocukları” demiyor. Bunun için uğraş vermeyi düşünmüyor.

Başbakan “Kürtaj cinayettir, Uludere’den ne farkı vardır?” dedi. Feministler sokaklara çıkıp  “Bedenimize dokundurtmayız” çığlıkları atmaya başladı. Yine bir ironidir ki, aynı kişiler “Pornomuza dokundurtmayız” pankartlarıyla da yürümüşlerdi. Ama nedense 1980’lerde ev ev dolaşıp aile planlaması adı altında, kadınlara spiral takmaya ikna için uğraşanlara  “Bedenimize dokundurtmayız” çığlıklarını kendilerinden duymamıştık.

Bu çelişkiler samimi olmadıkları konusunda insanı düşünmeye sevk ediyor. Ben de kadının bedeniyle ilgili kararları kendisinin alması taraftarıyım. Hatta bu konuyu da mümkünse kadınlar yazsın ve konuşsun. Erkeklerin yazıları ve konuşmaları bu gibi konularda seviyesizleşebiliyor. Kendi eşleri, kızları ve hatta annelerinin de işin içinde olduğunu unutabiliyorlar.

Öte yandan kürtaja da karşıyım. Çünkü kürtajın serbest olması gayri meşru ilişkiyi de beraberinde getirdi. “Nasılsa aldırırım” güvencesiyle gayri meşru ilişkileri daha rahat yaşar oldu insanlar. Erkeğin de işine geldi. Sorumluluk olmadıktan sonra, sorun da yok. Hiç kimse dönüp de kürtaj olmuş kadına “Neler hissediyorsun?” diye sormadı. Oysa bunlar kadınlar için çok hassas konular.

Kürtaja karşı olmak, hemen yasağı akla getirmemeli. Bu kadar yaygınlaşmaması için yapılacakları da düşündürmeli. Bir şey ya var, ya yoklardan ibaret değildir. “Biz mi öldüreceğiz, siz mi?” tartışmasının ötesine geçilmeli.

O kadar kolay yapılmamalı kürtaj. Özel hastaneler için de bu geçerli olmalı. Sadece parası olana yönelik yasalar çıkmasın. Kürtaj olmak isteyen kadının sebepleri iyice araştırılsın. Gerçekten önemli sebepleri varsa buna din de müsaade etmiştir zaten. “Ne olursa olsun çocuk dünyaya gelsin” şeklinde olmasın bu araştırma, annenin de hayatı ve şartları göz önünde bulundurularak yapılsın. Çok dikkatli incelenmesi gereken bir konu.

Öte yandan istenmeyen çocuk dünyaya getirmemek için doğum kontrol yöntemleri anlatılsın. En çağdaş olanı bu değil mi zaten. O zaman kimse kürtaj yaptırmak zorunda kalmaz. Tecavüz vs. gibi istenmeyen durumlar haricinde…

Bir de sezaryenle doğum mevzuumuz var ki, evlere şenlik. Sezaryenle doğum, zorunlu kalındığında tıbbi bir yöntem olarak uygulanırken, özel hastanelerin çoğalmasıyla birlikte artışa geçti. Devletin maddi kısmında yardım etmesiyle birlikte, hastaya ve doktora kolay geldiği için “seçim” durumuna getirildi. % 48’lere varan bir orana yükseldi. Avrupa’da çok zorunlu haller dışında isteyen elini kolunu sallayarak sezaryene gidemiyor. O çok örnek aldığımız Avrupa’yı bu gibi durumlarda örnek almak nedense işimize gelmiyor.

Doktorlar en ufak bir problemde kolaylıkla “o zaman sezaryen yapalım” diyebiliyorlar. Zaten gebelik psikolojisiyle boğuşmakta olan anne adayı da, bu yönteme sarılmayı bir kurtuluş olarak görüyor.

Ülkemizde sezaryene bu kadar destek olunmasaydı, doktorlar normal doğum için hastalarını cesaretlendiriyor olacaklardı. Normal doğumun faydalarını konuşuyor olacaklardı. Adı üstünde “Normal doğum”. Diğerinin anormal olduğu, tıbbi zorunluluk olmadığı sürece uygulanmaması gerektiği anlatılmalı ve ikna edilmelidir.

Alışmak için dokuz ay yeter

Yedinci çocuğuna hamile kaldığını anladığında bu yükü taşıyamayacağını düşündü. İstanbul’un köhne semtine taşınalı çok olmamıştı. Daha kendilerine altı çocukla birlikte doğru düzgün bir hayat kuramamışlardı. İnşaat işçisi kocası kendi imkânlarıyla bir gecekondu oluşturmaya çalışıyordu, hepsi bu. Geçim derdi yakalarından bir türlü düşmüyordu.

Kocasına söyleyememişti hamile olduğunu. Belki “tutunamaz, düşer” diye düşünüyordu. “Ağır kaldırırsam, belki kendiliğinden düşer” ümidiyle inşaatta moloz yığınlarını taşımaya başladı. Beş kilo ağırlığın çok üstüne çıktığı halde bebek bir türlü düşmüyordu.

Kürtajın yasak olmasından falan değildi bu yöntemi. Çocuk aldırmanın günah olduğunu bilenlerdendi. Bu yöntem belki daha az günah mıydı neydi? Belki de kimseye duyurmadan, sessiz sedasız halletmek istiyordu. Günahına kimseyi ortak etmeme derdindeydi.

Hayata sıkıca tutunan bebek, annesinin rahminden ayrılmadı. Hamileliği belirginleşmeye başlayınca kocasına da söyledi. Sessizce kabullenişinin ardından, karnında büyüyen canlıya sevgi beslemeye başladı. Dile kolay “dokuz ay”, kabullenmek, alışmak ve sevebilmek için yeterince uzun bir zaman.

Yedinci çocuğunu dünyaya getirdiğinde, “yaşlanınca hayat garantim olur” düşüncesi hiç aklından geçmemişti. Zaten doğan çocuğu kızdı. Ne de olsa erkek çocuklar hayat garantisiydi anne ve babaları için.

Aradan yıllar geçti. Yedi çocuğundan altısı (üçü kız, üçü erkek), anne ve babalarının çok yakınlarında oturmalarına rağmen ayda yılda bir kapılarını çalıyorlardı. İki yaşlı insana “bir şeye ihtiyacınız var mı?” sorusunu çok görüyorlardı. Düşürmek için büyük çabalar harcadığı yedinci çocuğu uzak diyarlara gelin gittiği halde, hayatının merkezine anne ve babasını koydu. Maddi ve manevi her türlü ihtiyaçlarında yanında oldu. İki yaşlı karı-kocanın yolunu gözledikleri ve özledikleri yegane çocukları, düşmesi için kadının çaba sarf ettiği kızları olmuştu.

Neyin hayır, neyin şer olduğunu biz mi daha iyi bileceğiz?

Bizim aklımız ne kadarına yeter, hiç düşündünüz mü? Sürekli planlar yapıp dururuz. Oysa bizim planlarımızın üzerinde bir plan yapıcı vardır. Bir de bakarız ki yaptığımız planlar tutmamış.

Tevekkül denen şeyin sırrını unutalı çok oldu. Kimi, çok istediği halde bir türlü hamile kalamazken, kimisi de hiç istemediği halde hamile kalır. Allah, bir çocuğun dünyaya gelmesini istiyorsa, siz ne yaparsanız yapın, o çocuk dünyaya gelir. İstediğiniz kadar korunma yöntemi deneyin, dünyada alacak nefesi olan insana engel değildir bu. Hiçbir çocuğun ruhunu anne ve babası üflemez. On dakikalık sevişmenin ardından bir canlıyı yaratmak veya yaratmamak lüksü hiçbir canlıya verilmemiştir.

Son zamanlardaki kürtaj tartışmaları takdir ve tevekkülün ne kadar uzağına düştüğümüzü anımsattı bana. Oysa Allah cc. Bakara suresinde, hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini söylüyor. Biz mi karar vereceğiz hangi yük bize ağır gelir. Ağır bir imtihanla acı çeken insanları görürüz. “Nasıl dayanıyorlar?” deriz içimizden. Engelli doğmuş çocuğuna onca şefkat ve sabırla yaklaşan annelere bakmamız yeterlidir.

Biz daha iyi biliriz ya, bakamayacağımızı düşünürüz, besleyip büyütemeyeceğimizden korkarız ve psikolojimizin kaldıramayacağı inancındayızdır. Dünya nimetlerinin uzağına düşmek bizi telaşa sokar.  Onların da rızkını Allah’ın verdiğini unuturuz bir an. Belki hazır olmadığımız bir hamilelikle karşı karşıyayızdır. Ama ilahi hikmet, hazır olmamız için dokuz ay gibi bir süre tanır bize. Bu süre zarfında bütün hormonlarımız devreye girerek bu bebeğe hazırlar bizi.

Bütün bunlar yasak ve dayatmaların meşruluğunu savunmamızı gerektirmez. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi.” Ayetinden yola çıkarak biz zorla insanların doğru yolu bulmalarını mı sağlayacağız? Yoksa onlara doğru yolu anlatıp kendi akıllarını kullanmaları için teşvik mi edeceğiz?

Tekrar ve tekrar söylüyorum; yasak çözüm değil, insanlar eğitilmeli, kötüye kullanımı engellemek için bazı sınırlamalar getirilmeli, ama yasaklar getirerek Allah’ın üzerinde söz söylemeye kimsenin hakkı yoktur.

Meğer AK Parti neler yapmış

Nasıl bir yılgınlık ve bitkinlik halidir ki bu, yazılacak onca mesele varken kalem sallamayı istememek…

Yaz mevsiminin rehaveti mi yoksa ümitsizliğin pençelerinde sıkışıp kalmak mıdır bu? Yapı olarak ümitsiz değilimdir aslında. Bazen “galiba çözümsüzlük diye bir şey varmış” cümlelerini aklımdan geçirdiğim olmuyor değil. Ama bunlar anlık ve gelip geçici düşünceler olarak zihnimin bir köşesinde fütursuzca boy gösteriyorlar. Çok önemsediğim söylenemez.

Bu yılgınlık ve isteksizlik hali geçici. Bunu da biliyorum. Üzerine gitmicem, geçmesini beklicem. İnsanın ümitlerine de detoks yaptırması gerekiyormuş bazen. Hiçbir şey olmasa bile, taze ümitler beslerim. Eskimemiş, yıpranmamış ümitler olur bunlar. Üzerine laf edenlere süslü püslü cevaplarımın hazır olduğu ümitler…

Şimdilerde ümitlerime dokunanlara söyleyecek pek az şey bulabiliyorum. Bulamadığım onca şey var, en çok da cevabını kendimin beklediği…

Sosyal medyada içini boşaltıyoruz bütün çözüm bekleyen sorularımızın. Karşılıklı kendimizi anlatmaya çalışırken, bir de bakmışız ki “taraf” olup çıkıvermişiz. Taraf olduktan sonra da olaylar şöyle gelişiyor: Karşı tarafı eleştirmek, yanlışlarını bulmak, hatalarını yüzüne vurmak çok kolay oluyor. Fakat konu kendi tarafına gelince, bunu kolay kolay yapamıyorsun. Kaçamak cevaplarla geçiştirmek istiyorsun.

Taraf olarak gözüktüğün kesimi eleştirmeye çalıştığında ise “Niye onların safında olup, kendi tarafını eleştiriyorsun?” gibi ideolojik yaklaşımlara maruz kalıyorsun. Kendin olamıyorsun hiçbir zaman. Buna kimse izin vermiyor.

Misal; Kürt sorununu konuşuyorsun, gayet insani ve tarafsız kalmaya çalışıyorsun, sadece Ak Parti’nin şimdiye kadar yapılmayanları yaptığının altını çiziyorsun. Bunların da görülmesi gerektiğini söylüyorsun. “İslamla Türklüğü aynı kefeye koymayın” cevabını alıyorsun. Müslüman kimliğimi öne çıkardığım ve İslam’ın Irkçılığa izin vermediğini söylediğim halde, genel bir ön yargıyla insanlar bu şekilde yorum yapabiliyorlar.

Ülkenin sorunlarından konuştuğumuzda, Ak Parti’nin ülkemize 10 yıldır sorun getirdiğini savunanlarla karşılaşıyorsunuz. Ak Parti gelmeden önce ortalık güllük gülistanlıktı, Ak Parti geldi ve güzel ülkemizi sorunlara boğdu mesajıyla karşılaşıyorsunuz. Hem ne sorunlar…. Tebeşir tozunu süt diye içirmelerinden tutun da, tiyatrocuları ekmeksiz bırakmalarına varıncaya kadar içler acısı sorunlar sıralıyorlar size(!)

Gülüp geçemiyorsunuz işte. Üzülüyorsunuz…. Hata bulmak için çabalayan insanların çözüm için hiçbir çaba sarf etmediklerini gördükçe içiniz acıyor. Yılgınlığa işte burada düşüyorsunuz. Ak Parti çalışmasaydı diyorsunuz, “Hiçbir iş yapmıyorlar, sadece para yiyorlar” diye eleştirilecekti. Şimdi ne çok eleştirilecek konu var.

Eleştirmek güzel de, çözüm için eleştirmek asıl güzel olan. Açığını bulup, iktidar koltuğunu sallama yaklaşımıyla değil. İşte bu yaklaşım yüzünden bizim sorunlarımız çözümsüz kalmaya mahkum oluyor. Herkes iktidara oynuyor çünkü.

Böyle durumlarda STK’ların devreye girmesi gerekir. Tarafsız STK’ların çözüm bekleyen sorunlar için mücadele etmesi en doğru yaklaşımdır. Olaylara sadece ve sadece insani yönden bakarak çözümler üretmeyi amaç edinen STK’ların çoğalmamasının sebebi, maddi karşılığının olmaması mıdır acaba?

Kim ne derse desin, yılgınlık hali üzerime çöreklenmiş durumda. Kurtulmak için, insanlığa olan inancımı tazelemem gerekiyor. Geçecek biliyorum, ama şimdilik böyle…

4+4+4’ün tek kaybedeni

İyi şeylere olan inancım henüz bitmedi. İyi ki de bitmedi.

Eğitimde atılan adımları izlemeye devam ediyoruz. Gerçekten ayakta alkışlanacak adımlar bunlar. Kürtçe dil eğitiminin seçmeli olarak okullarda okutulmasının kime ne zararı olabilir. Bu bir demokrasidir, özgürlüktür. Desteklersek devamı gelir. Köstek olanlar, kaybeden taraf olur.

Kürtleri PKK’dan ibaret olmadığını gördüğümüz taktirde, bu açılımın kimlere faydası olduğunu da görebiliriz. Bundan 10 yıl öncesine baktığımızdaysa da, bunun tarihi bir adım olduğunu anlayabiliriz. Adım adım özgürlüklere giden yolun kilometre taşlarıdır bunlar. Memnun olmayanlar, takdir etmeyenler, bu ülkede huzuru isteyemeyecek kadar asimile olanlardır.

Sadece Kürtçeyle de sınırlı değil bu. Yeterli çoğunluk sağlandığında isteyen herkes anadilini öğrenebilecek. Belki talep olmayacak, belki İngilizce öğretiminin üzerine çıkılamayacak, ama insanın böyle bir seçeneğinin olması bile güzel. Eğitimden kimseye zarar gelmez. Bir lisan bir insan demektir.

Güneydoğu’daki insanların Kürtçe öğrenmeye ihtiyaçları olmayabilir. Onlar zaten bu dili gündelik hayatlarında kullanıyorlardır. Kürtlerin sadece Güneydoğu’da yaşamadıklarını atlıyoruz. Büyükşehirlere göç eden Kürtlerin çocukları anadillerini hiç bilmiyorlar. Büyükler ise çoktan unutmaya mahkum edildiler. Ben çocuklarımın anadillerini yaşatmalarını isterdim. Zenginliktir bu, korkulacak bir şey değildir.

Sadece anadiller mi seçmeli oldu? Dillerin yanı sıra isteyen dinini de öğrenebilecek. Kuran-ı Kerim ve Siyer derslerinin yanı sıra, isteyen kendi dinini ve hatta tasavvufunu bile öğrenebilecek. Alevilik ve Caferilik bunlara örnektir.

Belki ilk zamanlar eksiklikler olacak, öğretmen bulmak sıkıntı olacak veya yeniliklere alışmak için insanların zamana ihtiyacı olacak. Ama kaybedilecek bir şey olmayacak.

4+4+4’ün tek kaybedeni sanırım bu sene ilkokula başlayacak çocuklar olacak. Daha sonra okula başlama yaşı ile de sıkıntı kalmayacak, ama bu geçiş dönemindeki çocuklarımızın belki de telafisi mümkün olmayan kayıpları olacak.

66 aylık çocukların ilkokula başlamasında bir sıkıntı yok gibi gözüküyor. Özellikle de oyun ve egzersiz gibi derslerin ilavesiyle çocukların okula uyumları daha kolay sağlanabilecek. Müfredatın hafifletilmesi, okuma yazmanın ikinci döneme bırakılması çocuklarımızı rahatlatan şeylerdir.

Ancak bu sefer de sadece 66 aylık çocukların o sınıflarda olmayacaklarını unutuyoruz gibime geliyor. Bir sene önce, son aylarda doğan çocuğunu okula geç gönderen aileler var. Yine bir sonraki senenin ilk aylarında doğan çocuklar var ve bu sene Eylül ayı itibariyle 66 ayını dolduran çocuklar var. 80 küsur aydan 66 aya uzanan bir yelpaze bu.

Üstelik bu yelpazede anaokulu eğitimi almış çocuklar ve almamış çocuklar da bulunuyor. Özellikle 66 aylık çocuklar özel okula gönderilmemişse, henüz anaokulu eğitimi almadılar. Anaokulu eğitimi almış bir çocukla almamış bir çocuğun arasında iki sene fark olduğunu tespit edebiliyoruz. Denwer testi yaptığımızda, anaokuluna gitmiş 4-5 yaşındaki çocuk 6 yaş kazanımlarını rahatlıkla yapabilirken, anaokuluna gitmemiş 6 yaşındaki bir çocuk bunları yaparken zorlanıyor.

Yaş itibariyle de büyük olan çocuklar anaokuluna gitmiş olmalarından dolayı da birçok kazanım elde ettiler. Çocuklarımızın birçoğu okuma bilerek ilkokula başlıyor. Hafifletilmiş bir müfredat bu çocuklara sıkıcı gelmeyecek mi? Sıkılıp okuldan soğumayacaklar mı?

Nerden baksanız bu sene zor bir sene. Sınıflarını ayırsanız da başka problemlerle karşılaşılacak. Okula başlama yaşı bir sürece yayılabilseydi bu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı.

Her anne ve baba için evladı değerli. Bu sene okula başlayacak çocukların anne ve babaları için de öyle. Daha sonra sistemin oturması onları ilgilendirmiyor. Onları sadece bu sene çocuklarının durumu ilgilendiriyor.

Yalnız, bir açık kapı olduğunu unutmamak gerekir. Çocuğunuzun ruhsal ve fiziksel olarak ilkokula hazır olmadığını düşünüyorsanız, bunu okul idaresine bildirin. Çocuğunuzu görecek olan heyetten okula hazır olmadığına dair belge almaya çalışın. Bu belge çocuğunuzu damgalamaz. Özürlü belgesi değildir bu. Anaokuluna gitmemiş çocuklar, hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı sorunu olan çocuklar için bu belgeye ihtiyaç vardır.

Hala kervan yolda. Okullar açılana kadar çok şeyler değişebilir. Olumlu gelişmeler olması için çaba sarf etmenin zamanı şimdi.

Siz bizim eğitebildiklerimizden misiniz

Bir eğitim yılının daha sonuna geldik. Çocuklar karnelerini çoktan aldı, ama biz annelerine daha yeni verdik karnelerini. Bütün olumsuzluklara, zorluklara karşı mücadele ederek aldılar karnelerini. Annelerinin ak sütü gibi helal olsun.

Yetişkin eğitimi veriyorum ben üç yıldır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetişkinlere adeta bir nimet gibi bahşettiği İsmek’ten söz ediyorum. 17 yaşından 40 küsür yaş yelpazesinde öğrencilerim var. Çocuk gelişimi alanım ama iletişim, kişisel gelişim, hayata dair her şeyi derslerime konu edindim. Çünkü bizim öğrencilerimiz büyük bir açlıkla gelir. Sertifikamı alayım gideyim modunda değildirler.

Kimi okulunu yarım bırakarak, kimi evlenip çoluk çocuğa karışarak, kimi de başörtüleri sebebiyle eğitimlerini yarıda bırakmışlardır.  Eğitimlerinin yanı sıra bir şeyler de tamamlanamamış gider hayatlarında. Adını koyamadıkları “yarım”ları vardır. Bunlar bir süre sonra yük olmaya başlar omuzlarında. Büyümüşlerdir ama yollarını çizememişlerdir daha. İşte biz o yol haritasında basamak oluruz onlar için. Başarabilirsek ne mutlu bize.

Eğitim deyince bizim aklımıza ilkokuldan üniversiteye uzanan bir süreç gelir. Onun haricinde eğitimden nasiplenmek herkesin kârı değildir. “bu yaştan sonra” veya “çoluk çocuk varken” gibi mazeretlere sığınılır.  Oysa eğitimin yaşı olmaz ve hatta mazereti de.

Eğitim sezonunun başında kursumuza geldikleri zaman, ilk birkaç gün içerisinde kendilerini tanıma fırsatım olur. Kendilerini anlatmakta çekingen dururlar başlangıçta. Kullandıkları kelimeler, duruşları ve yüz ifadeleri onları tanımamda ipucudur benim için.

Daha sonra yavaş yavaş bu çekingenlikleri açılır. Birbirlerini tanırlar ve kaynaşırlar. Eğitime olan açlıklarıysa hiç tükenmez. Bunun için kendilerine çizdikleri yol haritasında eğitime mutlaka yer vardır. Eksiklerini bulmuşlardır çünkü ve ihtiyaçları olanı.

Geldikleri günle sertifikalarını aldıkları gün arasındaki değişim herkesin fark edebileceği kadardır. Ve hatta bu değişimi çevrelerine bile bulaştırdıklarını söylerler. Eğitimin anlamı budur bana göre.

Bir kişide değişime yol açmıyorsa, eğitim demeyiz biz ona. Öğretimdir onun adı. Eğitim, kişinin öğrendiklerinin hayatına yansımasıdır. Öğrendiklerini uygulayamıyorsa kişi, onun adı öğrenimdir. Ülkemizin de en büyük sorunu budur galiba. Öğretim var fakat eğitim çok fazla yoktur. Çocuklarımız iyi birer öğrenicidirler, fakat hayatlarında öğrendiklerini göremeyiz.

“Bunları okulda öğretmiyorlar mı sana?” diye takılır bazen büyükler çocuklara. Matematik problemlerinin yanına oturtamazlar bu soruyu. Öğrendiklerini hayatın neresinde, nasıl kullanacaklarını bilemezler. Sonunda iyi okullardan mezun olsalar bile, iyi birer insan olmakta zorlanırlar.

Hani bir adam varmış ya, oğluna “Sen adam olamazsın” dermiş. Oğlu büyümüş, okumuş ve vali olmuş. Babasını yanına çağırtıp, “Bana adam olamazsın derdin, bak ben vali oldum.” Demiş. Adam “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın, babanı ayağına getirtmezdin.” Diye cevap vermiş.

Adam olmak, öğrenilen şeylerin hayata yansımasıdır. Diş fırçalamanın nasıl yapılacağını bilip, her sabah ve her akşam dişlerini fırçalayamayan kişi eğitilmemiştir. Ne yapacağını öğrenmiştir sadece.

Yetişkin eğitimiyle biz, öğrencilerimize hayatlarına dahil edebilecekleri şeyleri veririz. Onlar da zaten, hayatlarına alabilecekleri şeyleri öğrenmeye gelmişlerdir. Emeğimizin karşılığını almak bunun için çok kolaydır.

Dedim ya, pişmanlıkları vardır zaten, kaldıkları yerden devam etmenin telaşı. Belki bir meslek sahibi olmanın hevesi sarar. O kadar kısa zaman dilimine sığmaz bunlar elbet. Ama ben inanıyorum ki, onlar kaldıkları yerden, daha büyük bir azimle devam edecekler. Ben de onları uzaktan takip edeceğim. Bir daha yarım bırakmak gibi bir şansları olmayacak yani.