Üstatla dava uğruna 3 sefer Anadolu’yu gezdik

TAKDİM – Bugünkü konuğumu takdim ederken heyecan duymamı mazur görün lütfen. Değerli büyüğümüz, fikir ve sanat adamı, araştırmacı, gazeteci, yazar Mustafa Yazgan beyefendiyle, edebiyat dünyası, fikir, düşünce ve siyaset üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirdik. 1940, Gaziantep doğumlu olan Yazgan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 5. olarak kazanıp, oradan mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan olarak görev yaptı. 1965’ten sonra Anadolu sathında konferanslara başladı. Aynı tarihlerde çeşitli yayın organlarında ilmi, fikri, aktüel yazılar yazdı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu mecmuası kadrosundandır. 18 yıl üstad ile beraber çalıştı. Mustafa Yazgan, özellikle ülkemizde Ahlaki Çocuk Yayınlarını başlatan ilklerden. Bugüne kadar 34 kitap ve 1000’i aşkın makale yazdı. Halen konferanslar, yazılar ve sohbetleriyle yurt içi ve yurt dışındaki kültür ve tebliğ hizmetlerine devam eden Yazgan, yazarlığının 60. yılında.

Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (1)

——————————————————————————————————————————

 

Hocam, edebiyat dünyasına adım atmanız nasıl oldu? İlk makaleniz, ilk heyecanınız ve size rehberlik eden insanlardan söz edebilir misiniz?

Edebiyat dünyasına ortaokul sıralarında başladım. Yani 15 yaşında. Okulumuzda sürekli Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret kavgası yapılıyordu. Bazı hocalar Akif’i hor görüyorlardı. Ben o zamanlar Gaziantep’teydim. Mehmet Akif Ersoy’la ilgili bir konferans hazırladım. 15 yaşımda ilk konferansımı verdim. Aynı zamanda Gaziantep’te Kültür Dergisi diye bir dergi çıkıyordu, o dergide ilk yazılarım ve şiirlerim çıkmaya başladı. İlk adım böyle atıldı ama bilhassa lise sıralarında, benim çok sevgili hocam, İrfan Zülfekar Bey, bize dolu dolu bir edebiyat sundu. Bu vesileyle edebiyatı çok severek, adeta âşık olarak adımlarımı atmaya devam ettim. Hocamdan çok büyük teşvikler gördüm. Lise yıllarında yazdığım kompozisyon benim hâlâ arşivimdedir. (Arşivinden çıkardığı ilk kompozisyonlarını ve arkasına hocasının düştüğü notları büyük bir heyecanla gösterdi.)

Üniversite yıllarına gelince fikir ve edebiyat dünyanız gelişerek nasıl devam etti?

Siyasal Bilgiler’e girdiğim zaman, büyük atılımlarım oldu. Liseyi bitirip üniversiteye geldiğim zamanlar 27 Mayıs ihtilal dönemiydi. O ihtilali acı acı yaşadık. O sıralarda İstanbul’da da rahmetli Ali Fuat Başgil hocamın Düşünen Adam Dergisi çıkıyordu. Benim de bir Siyasallı öğrenci olarak orada yazılarım çıkmaya başladı. Bu yazılar, solcuların dikkatini çekmiş, benim yazımı kesmişler, okulun salonundaki bir panoya “işte içimizdeki bir gericinin yazısı” diye asmışlardı.
Kaymakam veya vali olmak niyetiyle Siyasal’a girmiştim. Fakat Kemal Fikret hocam, asistanı olmamı isteyince, Türkiye ve Ortadoğu Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde asistan oldum. İki buçuk sene orada kaldım. Bütün bu süre boyunca edebiyatla ilişkim hiç kesilmedi.

Edebiyat dünyasında kimlerle birlikte yürüdünüz? İsimlerini yâd edebilir miyiz?
Hatırlayabildiğim kadarıyla yâd edelim tabii. Üniversiteye geldiğimde Ankara’da ilk ziyaret ettiğim kişi merhum Osman Yüksel Serdengeçti abimdi. Salih Özcan Bey vardı, Hilal Mecmuası’nın sahibi. (Mustafa Bey’le görüştükten 1 gün sonra Salih Özcan Bey vefat etti. Allah rahmet etsin.) Sonra Sezai Karakoç vardı. Siyasallı bizden önce mezun olmuş abilerimiz vardı, şu anda isimlerini hatırlayamadığım. Ali Nar vardı, benim en yakın dostum.

Duymuşsunuzdur, geçenlerde vefat etti. Allah rahmet etsin…
Aaa vefat mı etti, duymadım hiç, sizden duyuyorum. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Bu haberi vermiş olduğum için çok üzüldüm. Güncel haberleri televizyondan veya internetten takip ediyormusunuz hocam? 
Haber takip etmeye hiç boş vaktim yok. Devamlı çalışıyorum. Boş vakit oldu mu kitap okuyorum, yazıyorum. Ama günlük ve dostlarımızla ilgili haberleri maalesef takip edemedim. Allah makamını cennet etsin. Çok hukukumuz vardır. Onunla çok beraber olduk. İslami Edebiyat diye bir gazete çıkartıyordu. Allah hayırlara vesile kılsın, makamı cennet olsun.
Edebiyat dünyası şeklindeki çalışmalar, dediğim gibi Gökhan Evliyaoğlu, Ali Fuat Başgil, Sezai Bey ve 63’te de rahmetli Necip Fazıl üstadla tanıştım.

Nerede yollarınız kesişti üstadla? Tanışmanızı anlatabilir misiniz?
1963’te asistanlık yaparken, Gaziantep Ticaret ve Sanayi odaları beni bir konferansa çağırdı. Konferansı verdikten sonra tanımadığım bir arkadaş geldi yanıma. Meğerse üstadın en yakın dostlarındanmış, Halit Ziya bey. “Mustafa Bey, yarın buradaysanız, Necip Fazıl üstad geliyor, tanışmak ister misiniz?” diye sordu. “Gayet güzel olur” dedim. Benim kafamda iki Necip Fazıl vardı o sıralarda Sevda kızım. Birisi, ilkokulda beynimize, beyin yıkama babında çakılan, mürteci, vatan haini, Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı gerici bir adam. Şair mair de demezlerdi. Çocukluk yaşlarında beynimize bunlar çakılıyordu. Rahmetli babacığım başöğretmendi, bütün mukaddesatçı dergileri alırdı. Büyük Doğu’lar da onun arşivindeydi. O ara ben Büyük Doğu’ları okuyorum, Çöle İnen Nur tefrika ediliyor. Allah Allah, bu gerici adam, nasıl böyle bir eser yazıyor diye düşünüyorum. O sırada üstad hapiste olduğu için, hanımının adına tefrikayı yazıyordu. Neslihan Kısakürek. Böylece hayranlıkla, beyni yıkanmış bir çocuk olarak büyüdük. Halit Ziya bey de “tanışmak istemez misiniz” deyince, hemen kabul ettim.

İlk karşılaşmanızda hemen dostluk kuruldu mu aranızda? 
Üstad, konferansı vereceği sinemanın makine dairesinde oturuyordu. Halit Ziya bey “Üstadım, Mustafa Yazgan bey Ankara’dan sizin konferansınızı dinlemek için geldi” dedi. Dün konferansa geldi demiyor. Üstad böyle şeylere derin bir hasret duyardı. Çünkü beraber koşacak kimse yoktu. Yalnızdı. Orada tanıştık. On dakika olmuş daha. Ne ben onu tam manasıyla tanıdım, ne de o beni. Fakat o kadar tatlı bir bakışla baktı ki, o bakışta adeta sonuna kadar başlayan abi, kardeş, öğretmen, manevi evlat gibi bir irtibat kuruldu. Bir anda ruhumuz kucaklaştı. O sırada Halit Ziya geldi, “Üstadım vakit tamam, konferansa gidiyoruz” dedi. Ben de arkasından çıkıyordum. Üstad geri döndü, “Mustafa bey, beni siz takdim edeceksiniz” dedi. Emri vaki, aman Allah’ım. Başımdan aşağı soğuk sular döküldü. Nasıl bir takdim yapmalıyım diye düşünerek sahneye çıktım. Üstad, perdenin arkasında beni dinliyordu. Meğerse üstad, takdimci 5 dakika gecikirse, sahneye girer, mikrofonu elinden alır, “teşekkür ederim” der, konuşmaya başlarmış. Mustafa Yazgan 5 dakika, 10 dakika, 15 dakika konuşuyor. Bilmiyorum böyle bir huyu olduğunu.

Ne konuşuyorsunuz o kadar çok? Nasıl bir takdimdi o?
Takdim ediyorum işte onu, “Gazi şehrin evlatları, bugün şehrimiz büyük bir konferansa sahne olmaktadır. Gazi şehir, dün Fransızlara karşı savaş verirken” falan, vatan millet Sakarya konuşması. Çünkü ben üstadın daha talebesi bile olamamışım o anda. Arada bir de dönüp bakıyorum üstada, elini şöyle bağlamış, başını da bükmüş, tatlı tatlı bakıyor bana. Sonra birden içime bir ruhaniyet geldi, “Mustafa Yazgan, bu millet seni dinlemeye gelmedi, takdimini yap” diye geçirdim aklımdan. “Türkiye’mizin şairi, edibi, gazetecimiz, üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’i takdim etmekle müftehirim” dedim. Üstad, gıcır gıcır elbisesiyle çıktı geldi. “Teşekkür ederim” dedi. O sırada çekilmiş fotoğrafımız bile var.
Belki mübalağa yapıyor diyebilirsiniz, ama Allah Şahidim olsun tam dört buçuk saat konuştu. Bunu bir hayal edin efendim. Şimdi ben üniversitelilere, liselilere konferansa gidiyorum. Kırk beş dakika geçiyor, kıpırdanmalar başlıyor. “Biz üstadı dört buçuk saat dinlerdik” diyorum. “O dört buçuk saatten Türkiye bu noktaya geldi. Şimdi sizin bu kırk beş dakikaya tahammül edemeyen nesil, gelecekte nasıl bir Türkiye meydana getirecek, düşünün” diyorum.

Sonra ne oldu?
Ondan sonra otele geldik. Orada da bir saat görüştük. “Mustafa Bey, Ankara’ya dönüyor musunuz?” diye sordu. “Emredin efendim” dedim. “Yarın gitmeyin de Kilis, Nizip, Bilecik, beraber dolaşalım, beni siz takdim edin” dedi. Konferanslar yapıldı, takdimler yapıldı. Ayrılırken, “Mustafa Bey, İstanbul’a gelince beni mutlaka göreceksin, seninle kol kola, davamız uğruna koşturacağız” dedi. “Emredersiniz efendim” dedim. O gün bugün, vefatına kadar, kol kola dolaştık. 3 sefer Anadolu’yu birlikte gezdik.

Ne derdi vardı üstadın, adım adım ülkeyi dolaşıp ne anlatırdı?
Derdi şuydu; o sıralar, 1950’lerden 60’a kadar gelen Demokrat Parti hürriyetinin arkasından gelen 27 Mayıs zulmü ve diktatöryası karşısında Türkiye alabora olmuştu. 28 Şubatlardan çok daha korkunçtu. O gün Demokrat Partili kişilere “kuyruk” ve “düşük” deniyordu. Dolayısıyla böyle bir ortamda üstad, Anadolu’yu yeniden ayağa kaldırmak için koşturdu. Konferans konuları; vatan, İslam, kurtuluş, ebediyet, Avrupa’daki durum, iman ve aksiyon, sahte kahramanlar, yolumuz, halimiz, çaremiz, Ayasofya, bunlar hatırlayabildiğim konu başlıklarıdır.

Ayasofya ile ilgili neler anlatırdı?
Ankara’da verdiği Ayasofya konferansında “Ey Ayasofya, sen açılacaksın, açılacaksın amma, evvela kalpler ve gönüller samimi bir şekilde İslam’a açılacak, ondan sonra sen açılacaksın. Kalpler kapalı kaldığı müddetçe Ayasofya da kapalı kalacaktır” demişti.

Necip Fazıl’a atılan iftiraların aslı astarı var mıydı? Çöle inen Nur’u yazan bir insanın, içki içip bohem bir hayat sürmesi düşünülebilir mi? Nereden çıktı bu söylentiler?
İlkokulda beynimize işlenen Necip Fazıl portresinin neticesidir bu iftiralar. Hâlbuki bizzat kulaklarımla duydum, “Evet Paris’e gittiğim zaman, tam bir entelektüel kriz içine girdim ve o bunaltı içinde kumara verdim kendimi. Ancak kumarla teselli oluyordum” demişti. Fakat o dönem, “Kaldırımlar” şiirinin yazıldığı dönemdir. Muhteşem bir şiir. Çile çekmeyen şair, mümkün değil şiir yazamaz. Şiir, şairin gönlündeki çekilen çilelerin bir meyvesidir. Neticede dönüp geldikten sonra, rahmetli Mehmet Akif İnan bey, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Beşir Atalay, Bülent Arınç, İstanbul’da da Tayyip bey, Abdullah Gül bey gibi, birçok zevat, üstadın rahle-i tedrisinden geçmiş ve onun şiirleriyle heyecanlanmış bir gençliktir. “Evet, Paris’te kumar oynadım, bunu itiraf ediyorum, ama şu boğazımdan aşağı, bir yudum alkol geçmedi. Bünyem alkolü kabul etmedi” diyor. O bir iftiradan ibarettir. Ben de şahidim. Sigarası vardı, başka da bir alışkanlığı yoktu. Bir de derdi vardı.

Yarın (nasipse): “Necmi, sen bir parti kur da, hepimiz reyleri sana verelim”

Diriliş Postası

Hepimiz Muhittin’in çaylarıyla demlendik

TAKDİM:  Dün arka sayfamızda Ertuğrul Fındık imzasıyla “Hepimiz Hilmi Oflaz’ın ‘ceketinin’ altından çıktık” başlığıyla bir yazı yayınlandı. Fındık, Hilmi Oflaz’dan hareketle; güzel insanların, güzel sohbetler yapmak için uğradığı, gençlerin de bu sohbetlerden kapasitesince faydalandığı bir zamanların efsane mekanı İlesam’ı anlattı. Benim de İslami camiada, şu günlerde eli kalem tutan birçok entelektüelin, bir zamanlar İlesam’da çömez olup, üstadların anlattıklarına kulak kabarttıklarına şahit olmuşluğum var. Hilmi Amca, Ekrem Abi, Fatma Ragıbe tamam. Ama başka olmazsa olmazları da vardı İlesam’ın. Mesela İlesam’ın direği Muhittin. Muhittin, İlesam’ın işletmecisi, nargilecisi, adisyonsuz hesap tutan tek garsonu, arkadaş bulamadığınızda sohbet edebileceğiniz daimi elemanıydı. Açılışından kapanışına kadar, hatta ikinci kez açılıp, yeniden kapanana kadar İlesam macerasının içerisindeydi. Şimdilerde başka bir kafede nargilecilik yapan Muhittin’i buldum. Eski günleri, unutamadığı kişileri ve İlesam’ın büyüsünü sordum. İçtenlik, özlem, bir parça da burukluk vardı anılarında. Bir nevi dünkü İlesam yazısının devamı gibi okuyun. Affedin, çok özledik o günleri. Anlat anlat bitiremiyoruz. 

Hepimiz Muhittin’in çaylarıyla demlendik

“Marjinal kökten dincilerin takıldığı mekan”  diye haberimiz çıkmıştı. Başka bir gazetede de “yobazların toplandığı yer” diye yazmışlar. Müslüm Gündüz olayları da çıkınca, fazla sürmedi, dağıttılar orayı.

Hayat okulu gibiydi İlesam. O kadar güzel insan bir araya nasıl toplanmıştı?
İstanbul’un her semtinden en ulemasını seçerek toplasan, öyle bir insan topluluğu bulamazsın. Kültürlü, bilgili, dürüst insanlar gelirdi oraya. Hepsi birbirinden değerli insanlardı.

Kıymetini bilir miydin o zamanlar? Nasıl güzel bir mekanda çalıştığının farkında mıydın?
Bilemezsin tabii. Bir şeyi kaybedince anlarsın. Orası kapandıktan sonra başka yerlerde çalıştım, o ortamı, oradaki anlayışlı insanları başka hiçbir yerde bulamadım.

Hilmi Abi’den başlayalım anlatmaya… Açıldığından beri gelir miydi oraya?
Açıldıktan bir-iki ay sonra gelmeye başladı. Sehpaların üzerine domates, salatalık doğrardı. “Hilmi Amca, yapma” derdim. “Nefis peynir, nefis domates getirdim, yiyin işte” derdi. Oturup yerlerdi. “Bari iki sehpayı kullan, hepsini kullanma, çay koyacak yer olsun” derdim. “Gönlün geniş olsun, her taraf bizim” derdi. Gerçekten iyi bir insandı.

Hilmi Abi sadece kendi getirdiğini değil, başkasının elinde gördüğünü de alıp herkese dağıtırdı…
Evet, dağıtırdı. Gider marketten ekmek, peynir sucuk, toplardı. Adam para istediği zaman “para vereceksem buraya niye geldim kardeşim” derdi. Öğrencilere yedirirdi. Hilmi Amca’nın bir sözü hiç aklımdan çıkmıyor. Adamın birine borcu varmış. Aradan üç-beş sene geçmiş, ödeyememiş. Onunla karşılaşmış bir gün. Adam muhabbet arasında borcunu hatırlatmış. “Evet, bastığın toprak, gökteki yıldız ne kadar hakikat ve gerçekse, benim borcum da o kadar hakikat ve gerçektir. Amma, ödemeye gelince, toprak ve yıldız arasındaki mesafe ne kadar uzaksa, benim sana borcumu ödemem de o kadar uzak” demiş. “Bu kelimeleri söyledin ya, anamın sütü kadar helal olsun sana o para” demiş adam da.

İlesam’ın ilginç tipleri çoktu. Mesela Mustafa Ekrem. Onunla ilgili hatırladıkların var mı?
Olmaz mı? Delimizdi bizim o. Devamlı yazardı. Kendi kendine konuşur, bağırır çağırırdı. Gece de orda kalırdı. Son zamanlarda hastalığı ilerleyince kalamaz oldu. Rahmetli oldu şimdi. Bir gün geldi, “Sana çok özel bir şey söyleyeceğim” dedi. “Buyur” dedim. Kendine çok dikkat et, senin de benzerini çıkartmışlar” dedi. “Kimmiş benim benzerim” dedim. “Televizyonda çıkıyor ya, Bursa sporun teknik direktörü, bak, tıpatıp sen. Seni öldürecekler, dikkat et. Bunlar musallat olursa, insanı öldürürler” dedi. Yılmaz Vural’ı diyormuş meğerse. Bunlar dediği de üç ayaklılar.

İlginç insandı Ekrem Abi, ayrı bir dünyası vardı. Kendi kendine de konuşurdu galiba?
Kendi kendine mi konuşurdu, yoksa bizim göremediklerimizle mi, bilemem. Bir sabah konuşuyor yine kendi kendine, “Yarabbi, sen her şeye kadirsin, her şeyi bilensin, yoktan var edensin, amenna. Ama bir taraftan Ebu Cehili getirdin, öbür taraftan da Son Peygamberi getirdin. Son Peygambere çektirmediğin eziyet kalmadı. Dişi kırıldı, ayakları kanadı, saldırıya uğradı. Bir türlü huzur bırakmadın. Öbür taraftan Ebu Cehil, zevki sefa içinde, bu adalet mi ya” diye bağırıyor. “Napıyosun Mustafa Abi, günaha giriyorsun, çarpılacaksın, sakin ol” dedim. “Muhittin Efendi, bize beş dakika müsaade eder misin? Ayda bir bağlantı kuruyorum zaten. Şu konuşmamız bitsin, ondan sonra konuşuruz seninle” dedi. Mustafa Ekrem de böyle bir adamdı.

Çıkartıp düdüğünü çalan ablamız kimdi?
Bağımsız ve bakımsız adayımız Fatma Ragıbe. Dalan’a, Özal’a karşı adaylığını koymuştu. Nikahsız birlikte yaşıyorlar, topluma kötü örnek oluyorlar diye, Fatma Girik’le Memduh Ün’ü mahkemeye vermişti. Zorda kaldığında, boynunda asılı duran düdüğünü çıkartıp çalardı.

İlesam’da ne yiyip, ne içilirdi?
Tost, menemen, çay, kahve, nargile, soğuk içecekler vardı. İnsanlar dışarıdan yiyecek içecek de getirirlerdi. Rahat bir ortamdı.

Eskiye göre kafelerde yeme-içme kültürü değişti mi?
Dünya mutfağı diye bir şey çıkarttılar. Patates kızartması, tavuk, hepsi hazır. Kızart kızart ver. Daha önce çalıştığım yerde bir ay duruyordu o yağ. Eskiden kim patates kızartması, tavuk şinitzel minitzel yerdi. İki yumurta kırardı. Veya peynir, domates, biber yerdi. Şimdi hepsi şoklanmış yiyecekler. Zaten hastalıkların artması da bu yüzden.

Eskiye göre müşterilerin davranışlarındaki değişimler nasıl? Daha mı kibar, daha mı kaba vs.
Değişiyor. Bazıları kazma dediğimiz tipler, bazıları da tam bir İstanbul beyefendisi. İlesam’ı kastediyorsan, orası ayrı bir dünyaydı.

İlesam’a gelmez miydi kaba saba tipler?
Gelirdi, ama barınamazdı. Çoğunluk neyse, azınlık ya ona uyacak, ya da orayı terk edecek. Uyarırdım önce. İşine geliyorsa eyvallah derdi, gelmiyorsa kalkıp giderdi. Veya Balkan Türklerine giderdi. Bizde oturacak yer olmazdı, Balkanlara kimse gitmezdi. Bizimki kapanınca onların ekmeğine yağ sürüldü. Orayı işleten kişi bana “ Okuyon mu, üflüyon mu, napıyon da oraya geliyorlar? Buraya gelseler bedava vericem çaylarını kahvelerini” derdi.
Adisyon tutmayan tek garson sendin. Nasıl denkleştirirdin hesabı?
Hiç tutmazdım. Herkes içtiğini gelip söylerdi. Ben de hesap ederdim.

Arada kaytaranlar olmaz mıydı?

Olmaz olur mu? Oluyordu tabii. Bazen üç beş kuruş fazla, bazen de eksik çıkardı. Parası olandan çok aldığım da olurdu. Isparta milletvekili Haydar, hesabı sorduğu z aman “borcunu hesap etmeye kalkarsam, çook” derdim. “Yok yok hesap etme, al şu 50-100 lirayı” derdi. Ödemeden giden de çok olurdu. Yer içer, giderlerdi. Bir şey demezdim. Kimsenin peşinden “niye hesap ödemeden gidiyorsun” demedim. Oraya gelen müşterinin hepsini tanırdım zaten. Aile ortamı olmuştu orası. Kimse kimsenin karısına kızına yan gözle bakmazdı. Kimse kimseyi rahatsız etmezdi. Herkes gelip, kendi eviymiş gibi rahat ederdi. Mesela 99 depremi sonrası, İlasam’a gelen insanlardan birçoğu, ailesini alıp, orada yatmıştı. Güvenmeseler gelebilirler miydi? O ortamı hiçbir yerde bulamazsın.

Bir gün gelip kilit vurdular İlesam’a. Neden kapandı ve neden o kadar güzel insan dağıtıldı?
Hiçbir sorun yoktu, Eminönü Emniyet Müdürü gelip kilit vurdu işletme ruhsatımız yok diye. Orasının direkt Başbakanlığa bağlı, İlim ve Sanat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği’nin olduğunu söyledim. Vergiden muaf olduğunu söyledim. Ona rağmen mühürledi.

Sence 28 Şubat’ın etkisi var mıydı İlesam’ın kapanmasında?
Vardır mutlaka. Çünkü gazetede “Marjinal kökten dincilerin takıldığı mekan” diye haberimiz çıkmıştı. Başka bir gazetede de “yobazların toplandığı yer” diye yazmışlar. Müslüm Gündüz olayları da çıkınca, fazla sürmedi, dağıttılar orayı. 3-5 sene açmaya uğraştık. Açıldı. Bir buçuk sene sonra tekrar kapandı. Başka bir yere tahsis edilmiş.

Okul gibiydi İlesam. İslami camianın yazarlarının, çizerlerinin, düşünürlerinin toplandığı bir medreseydi sanki. Ondan mı korktular?
Bir yerde hayat okulu gibiydi. Niyazi Abi gelip tarih anlattığı zaman, herkes huşu içerisinde dinlerdi. Çünkü adam yaşayarak anlatırdı. Çanakkale romanını yazdığı zamanları, biliyorum. Hiçbir Çanakkaleli, Mehmet Niyazi Abi gibi Çanakkale’yi anlatamaz.

Hakan Albayrak da müdavimlerindendi. Var mı onunla ilgili anıların?
Hakan, iyi niyetli birisiydi. Onun gazetesi diye söylemiyorum, gerçekten iyi niyetli dürüst bir insan. Herkese yardım etmeyi severdi. Nerden biliyorum? Gençlere, Mustafa Ekrem’e, Neyzen’e destek olduğunu görürdüm. Ebu Bekir Kurban’la birlikte gençlere çok ön ayak olurlardı. Hatta Bosna savaşında da Bosna’ya gider gelirdi Hakan. Yaralıları getirirdi, yardım götürürdü. Faal bir arkadaştı yani. Ne zamandır görüşemiyorum. Ebubekir de hep dışarılarda gezerdi. “Somali Konsolosu” derdim ona.

Bir de İlesam’ın geç saatleri vardı. O saatlerin müşterileri farklı mıydı?
Deliler, garipler, dertliler kalırdı. Mustafa Ekrem, Neyzen geç saatlere kadar kalanlardandı. Neyzen de ayrı bir dünya, kedilerle kuşlarla konuşurdu. Bir gün üç dört tane kedi var, tavuk kemikleri koyuyor önlerine. Başka bir kedi daha var, o da yaklaşmak istedi. Elindeki neyi fırlattı ona. “Napıyosun?” dedim. “Nankör o, nankör. Bunlar nankör değil” dedi.

Eskiye göre gençlerde nargile içimi arttı mı? Neden bu kadar çok nargile kafe var?
Eskiden tömbeki içilirdi. Haliyle gençlere ağır gelirdi tömbeki. İçemezlerdi. 96’da çıktı nargile. İlk defa bizim rahmetli Arap Semir, Mısır’dan getirdi bu tütünleri. Ondan sonra her tarafta içilmeye başladı. Aromalı nargilelerin çoğalması da rağbeti arttırdı. Adam restoranına bile nargile koymaya başladı.

Diriliş Postası

Muhtarı koluna takan kazanır  

Takdim

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, farklı bir cumhurbaşkanı olacağını aday olduğundan itibaren ifade etmişti. Seçildikten sonra da yaptığı icraatlarla farklılığını ortaya koydu. Muhtarlar toplantısı da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde benzeri görülmemiş bir uygulama. Erdoğan, her hafta siyasi görüşüne bakmaksızın davet edilen muhtarların sorunlarını dinliyor ve bu vesileyle kamuoyuna hitap ediyor. Tabanla tavanın birleşmesi yeni yapılan Beştepe Külliyesinde gerçekleşiyor.

 

Sevda Dursun

Halkı ilk kez Cumhurbaşkanlığı köşkünde görmemiz, 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerçekleştirilen bir uygulamayla her kesimden insan Çankaya köşküne davet edildi. Resepsiyona katılanlar arasında yedi ilden yedi muhtar da vardı. Cumhurbaşkanlığı makamı Beştepe Külliyesi’ne geçtiğinde ise bu uygulamanın devamı olarak nitelendirilebilecek muhtarlar buluşmaları gündeme geldi. Aday olduğundan itibaren farklı bir cumhurbaşkanı olacağını defalarca dile getiren Erdoğan, her hafta 400 muhtarı Külliye’ye davet etmeye başladı. Ülkenin her bölgesinden, her ilinden muhtarlarla buluşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem birebir görüşerek onlarla istişare ediyor, hem de gündemi değerlendiriyor.

Muhtarlar Buluşması başta şaşkınlığa sebep olsa da aslında yeni bir olay değil. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken de muhtarlarla bir araya gelip halkın nabzını tutuyordu. Sanılanın aksine değişik siyasi görüşten muhtarların katıldığı, toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmenin en etkili ve pratik yollarından biri olan Muhtarlar Buluşması’nın geçtiğimiz hafta 21.si yapıldı. Yapılan planlama ile 5 yıl içinde tüm muhtarların davet edilmiş olması hedefleniyor. Biz de Gerçek Hayat olarak Cumhurbaşkanının davetiyle Beştepe Külliyesine giden, havasını teneffüs eden muhtarlarla görüştük. Beştepe’de başlarından geçenleri anlattılar. Külliyeye gitmelerinin üzerinden zaman geçse de, heyecanları hala tazeydi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtarları düzenli olarak külliyeye davet ediyor. Siz de bu resepsiyonlardan birine katıldınız. Davet edildiğinizde ne hissettiniz?

CEMİL TOLAK (Küçük Çamlıca Mahallesi Muhtarı)

Muhtarlar ilk kez 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda köşke davet edildi. Çankaya Köşkü’nde yapılmıştı resepsiyon. 7 ilden 7 muhtar gitti. İstanbul’dan da Sayın Cumhurbaşkanımızın mahallesinin muhtarı olarak ben davet edildim. Toplumun her kesiminden insanlar vardı orada. Çok gurur duydum o tabloyu görünce. Güzel bir ortam oldu, kaynaştık. 2. Muhtarlar toplantısında da Külliye’ye gittim. Bir de Ramazan resepsiyonunda Cumhurbaşkanımızla aynı masada yemek yedim. Üç kez gitmiş oldum Cumhurbaşkanımızın makamına. Manevi yönden çok güzel duygular hissediyorum. Anlatılmaz, yaşanır o duygular.

KENAN BİRİNCİ (Üsküdar Muhtarlar Derneği Başkanı ve Kuleli Muhtarı)

Cumhurbaşkanımızın muhtarlar buluşmasına davet aldığımızda gerçekten çok heyecanlandık. O dönemde Külliye’yle ilgili karalayıcı haberler yapılıyordu. Külliye’yi görmek, hakkında fikir edinmek beni heyecanlandırdı. Muhtarın, kaymakamın, valinin bile bir makamı var fakat bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı’nın resmi makamı yoktu. Çankaya Köşkü Cumhurbaşkanının konutuydu, burada resmi kabullerini de yapıyordu. Burası Türkiye’ye itibar kazandırdı. Külliyeye gittiğimizde Sayın Cumhurbaşkanımızla bir arada olmak, muhtarlara verdiği değeri bize hissettirmesi, bizim arkamızda durması özgüvenimizi artırdı. O dönem, muhtarlıkların kalkacağı söylemi yoğun olarak dolaşıyordu. Ama Cumhurbaşkanımız muhtarların arkasında durduğunu, bu kurumun daha çok gelişmesi gerektiği mesajını verdi. Bizi çok heyecanlandırdı, teşekkür ediyoruz.

Böyle bir hizmet dünyada yoktur

İRFAN GÜNER: (Üsküdar Bulgurlu Mahallesi Muhtarı ve İstanbul Muhtarlar Federasyonu Kurucu Üyesi)

Külliye’ye gittiğimizde çok heyecanlıydık. Ülkemiz adına gurur duyduk. Gerekli bir yapıydı Külliye. Yabancı bir misafir geldiğinde, hiçbir eksik olmadan burada ağırlanıyor. Külliye’ye gittiğimizde önce bizi içeri alıp ağırladılar. Sonra toplantı salonuna geçtik. Cumhurbaşkanımız geldi, konuşma yaptı. Alt taban ile üst tabanının birleşmesi olarak görüyorum ben bu buluşmayı. Daha önceden belirlenen kişiler, bayan muhtarlarımız, muhtar yöneticilerimiz Cumhurbaşkanımızın masasına oturdu. Kusursuz bir servis vardı. 500 kişilik misafir, aynı anda yemeğe başlayıp aynı anda bitirdi. Böyle bir hizmet dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Bir saat kadar sürdü yemek. Yemeğin ardından bölge bölge fotoğraf çekimi yapıldı. Cumhurbaşkanımıza Üsküdarlı muhtarlar olduğumuzu söyleyince, bizimle biraz daha özel ilgilendi. Gururlandık.

CAN CUMURCU (Üsküdar Çengelköy Mahallesi Muhtarı):

Hakikaten fevkalade bir ortam. Allah Cumhurbaşkanımızdan razı olsun. Medyada Külliye’nin 1 milyar dolara yapıldığı yazıldı. Biz büyük bir devletiz. Bir milyar dolar harcamışız, nedir ki? Bugün Kraliçe’nin sarayına sadece 5 milyar dolarlık tadilat yapılıyor. Niye onlar konuşulmuyor? Biz bu kadar aciz miyiz? Cumhurbaşkanını ölümsüz zannediyorlar herhalde. Hiç o makamı bırakıp gitmeyecek, gitse de peşinden götürecek zannediyorlar.  Külliye’ye davet ederek onure etti bizi. Ülkenin bir numarasıyla aynı sofrayı paylaşıyorsunuz, harika bir duygu. Çok heyecanlandık, mutlu olduk.

Her masada bir danışman oturuyor

Muhtarların külliyeye gitmesinin somut olarak nasıl bir faydası var?

KENAN BİRİNCİ: 7 Şubat’ta Üsküdar’da, muhtarların dünü, bugünü, geleceği konulu bir sempozyum yaptık. Bu sempozyumda bir takım kararlar alındı. Muhtarlar günümüz olsun istiyorduk. 19 Ekim, muhtarlar günü olarak kutlanıyor artık.  Bunlar hep Cumhurbaşkanımızın muhtarlara verdiği destekle oldu. Zannediyorum bundan sonra muhtarların önü biraz daha açılacak, muhtarlık kurumu daha iyi bir yere gelecek.

CEMİL TOLAK: Medyada çok konuşulan meşhur büyük masada Cumhurbaşkanımızla iftar açıyorduk. Mahallemizin sorunlarını söyleme fırsatım oldu. O da beni dönüş yolunda uçağına davet etti. Özel uçağında güzel bir sohbetimiz oldu. Mahallenin sorunlarını ilettim. İlgilendi sağ olsun.

CAN CUMURCU: Külliye’ye gittiğimde Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’la yemek yedim. Bir sürü özel sorun paylaştım. Hiçbirini bilmediğini söyledi. Eksik bilgiler aktarılıyor kendilerine. Yemek yerken hepimiz Cumhurbaşkanımızla olamıyoruz, ama her masaya bir danışman oturuyor. Sorunlarımızı danışmanlara iletiyoruz. Ayrıca sorunlarımızı not yazarak da iletebiliyoruz.

Külliyeye isteyen herkes gidebiliyor mu?

İRFAN GÜNER: Herkes gidebiliyor. Cumhurbaşkanlığından derneğimizi arayarak Muhtarlar Buluşması’na daha önce gelmeyen muhtarlar arasından katılmak isteyenlerin adını istediler. Kenan Başkanımız da herkesi arayıp gitmek isteyip istemediğini sordu. Farklı siyasi görüşten olanlar da gidiyor Külliye’ye. Ama gitmek istemeyenler de oluyor. Üsküdar muhtarları olarak şanslı muhtarlarız. Cumhurbaşkanımızın yaşadığı yer olduğu için, sorumluluğumuz daha fazla. Cumhurbaşkanımızın  Üsküdar muhtarlarıyla ayrıca bir araya gelmesini istiyoruz.

Belediye başkanıyken de muhtarları toplardı

Sizce bu toplantıların yapılma sebebi ne?

KENAN BİRİNCİ: Eskilerden rahmetli Demirel biraz yakın dururdu muhtarlara. Fakat Sayın Cumhurbaşkanımız çok daha farklı davranıyor. Sebebi de yerel yönetimde başkanlık yapması. Belediye başkanıyken de muhtarlarla çalışıyordu. 1994 senesinde muhtarlarla hareket etmesine dayanıyor başarısı. Muhtarları toplayıp görüşlerini alırdı o zamanlar da. İstişareye çok önem verirdi. Biz yaş itibariyle bu ülkede çok şey gördük. 80 öncesini de sonrasını da yaşadık. O günlerden bu günlere gelebildiysek gurur duymamız lazım. 3. Havaalanı yapılıyor, 3. Boğaz Köprüsü yapılıyor, Körfez Köprüsü yapılıyor, yollar, otobanlar yapılıyor.

İstanbul Muhtarlar Federasyonu Başkanı, Ümraniye Necip Fazıl Mah. Muhtarı Kadir Delibalta:

Muhtarlar toplantısı Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde yapılmış en önemli harekettir. Sayın Cumhurbaşkanımızın siyaseti çok iyi bildiğinin bir göstergesidir. Muhtarı saraya çağırmak demek, halkı saraya çağırmaktır. 17 senedir muhtarlık yapıyorum, böyle bir şey görmedim. Eskiden dernek olarak randevu alıp ziyarete gittiğimiz oluyordu. Fakat bu ezber bozan, farkındalık yaratan bir uygulama.  Sokağı dinlemek, halkı dinlemek anlamında çok önemli. Cumhurbaşkanı devletin başıdır, baş muhtar diyoruz ona. Biz de onun sahadaki en kılcal damarlarıyız. Olmazsa olmazıyız. Muhtarlar toplantısı muhtarların da halkın da özgüvenini artırdı. “Benim muhtarımı saraya çağıran, beni saraya çağırmış demektir” diyor halk.

Muhtarın ağırlanması halkı büyütüyor, halkın gözünde de devleti büyütüyor. Kazan kazan bir proje diye düşünüyorum. Ben ilk giden gruptaydım, çok memnun kaldım. Siyasi görüşü ne olursa olsun, herkes memnun olarak ayrılıyor oradan. Gidemeyenler bir an önce gitmek için uğraşıyor. Tabii herkes memnun olacak diye bir iddia yok. Yüzde doksan dokuz memnun ayrılıyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız belediye başkanlığı döneminde yeşil ışığı yakalamıştı. Bazı belediye başkanları muhtarla iyi geçinemiyor. Cumhurbaşkanımız bangır bangır bağırıyor, “Akıllı belediye başkanı, vali, kaymakam muhtara sahip çıkar, sahada koluna girer” diye. Valilere “Arabalarınızda oturup korumalarınızın ensesine bakmayın, sahaya inip, muhtarla beraber sorunlara hakim olun” demiş. Kısacası muhtarı koluna takan kazanır.

Tüm muhtarlar davet edilecek

Yıllarca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını yapan, şu anda da Ankara milletvekili olan Aydın Ünal, “Geçmişte cumhurbaşkanlarının halkla irtibatı çok kısıtlıydı. Belli heyetler kabul edilir, nadiren sokakta görülürlerdi. Cumhurbaşkanlığı makamı, adeta fanusa benzer korunaklı bir yapıydı. Çankaya Köşkü de herkesin girebildiği bir yer değildi. Ama Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan farklı bir cumhurbaşkanı olacağını söyledi ve dolayısı ile de kendisini seçen halkla irtibatı çok farklı oldu” sözleriyle bu buluşmaların gerçekleştirilme felsefesini anlatıyor. Muhtarlar Buluşması’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi fikri olduğunu anlatan Ünal, “Cumhurbaşkanlığı makamının halka açılmasının somut sonuçlarından bir tanesidir bu buluşmalar. Cumhurbaşkanımızın çok sık ifade ettiği Şeyh Edebali’ye ait, ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ ifadesi, muhtarlar toplantısıyla bir şekilde somutlaşmış oldu. Devlet bu şekilde halkıyla kucaklaştı. Türkiye genelinde 50 bin civarında muhtar var. Bunların tamamını Çankaya’da misafir etmek mümkün olmuyordu. Beştepe Külliyesi’ne geçildikten sonra muhtarlarla toplantı süreci başladı. Cumhurbaşkanımızın görev süresi boyunca tamamını kabul edecek şekilde beş yıllık bir planlama yapıldı” dedi.

Demokrasi yerelde başlar

Muhtarlar buluşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtarlarla yemek yiyor, onların sorunlarını dinliyor ve gündemi değerlendiriyor. Aydın Ünal, muhtarların külliyeye gelmesinden gidene kadar olan süreci şöyle anlattı: “Muhtarlar külliyeye geldiklerinde ağırlanıyorlar. Ardından yemek salonuna geçiliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da onlarla birlikte yemek yiyor. Yemek sırasında sohbetler ediliyor. Ardından konferans salonuna geçilip Cumhurbaşkanımız onlara hitap ediyor. Salondaki toplantı da neredeyse interaktif bir biçimde gerçekleşiyor. Zaman zaman soru soruluyor, bağıranlar oluyor, slogan atanlar oluyor. Muhtarlar külliyeden çok memnun ayrılıyor. Gitmeyenler de merakla sıralarını bekliyor. Ayrılırken gruplar halinde fotoğraf çekimi yapılıyor. O sırada da sorunlarını dile getiriyorlar.”

Külliyeye davet edilirken hiçbir ayrımın yapılmadığını söyleyen Ünal, siyasi görüşü ne olursa olsun bütün muhtarların külliyeye çağırıldığını ifade ediyor. Ünal “Sayın Cumhurbaşkanımız İstanbul Belediye Başkanlığından buraya geldi. Çok sık tekrar ettiği, AK Parti’nin de istikametini şekillendirdiği bir ifadesi vardı; ‘Demokrasi yerelde başlar’. En küçük yerel birim de muhtarlıktır. Cumhurbaşkanımızın muhtarlarla görüşmesinin asıl amacı, en küçük yerel birimle görüşmektir. Muhtarlar halka en yakın insanlar, halkın nabzını tutuyor, her sorununu biliyorlar. Ayrıca seçilerek gelmiş kişiler. Cumhurbaşkanımızı temsil ediyorlar” diyerek, halka en yakın olan kitleye yakın olmanın önemini anlatıyor.

Buluşmalar sonrası muhtar maaşları arttı

Eskiden milletvekilleriyle yaptığı grup toplantıları sırasında gündemi değerlendiren Erdoğan, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bunu yapamıyor. Muhtar toplantıları dolayısıyla gündemi değerlendirme, duygu ve düşüncelerini söyleme fırsatı da bulduğunu söyleyen Ünal, “Eskiden vekillerle kucaklaşırdı. Şimdi halkın seçtiği muhtarlarla kucaklaşıyor. Hem onların derdini dinliyor, hem de gündeme ilişkin görüşlerini kamuoyuyla paylaşma imkanı buluyor” diyor.

Muhtar buluşmalarından sonra muhtar maaşlarında çok ciddi artış yapıldığını da söyleyen Ünal, özlük haklarıyla ilgili sorunlarının da çözüldüğünü ifade ediyor. Muhtar buluşmalarının topluma yansımasını sorduğumuzdaysa da, “Zaman zaman eleştiriler oldu. Hatta bu eleştirilerden birkaç tanesi solun önemli yazarlarından. ‘Bugün muhtarlarla görüşüyor, yarın bakkallarla, öbür gün manavlarla görüşecek’ gibi eleştiriler geldi. Emekçilerin teri üzerinden devrim yapmaya çalışanların, Cumhurbaşkanının muhtarlarla buluşmasıyla alay etmeye çalışması çok şaşırtıcı ve acı verici bir durum. Aslında bu Cumhurbaşkanımızın nasıl devrimci bir kişiliğe sahip olduğunu da gösteriyor. Sol, burjuvayla yatıp kalkarken, Sayın Cumhurbaşkanımız halkla irtibatını koparmadan yoluna devam ediyor” şeklinde cevap veriyor.

 Protokolde yerimiz oldu

Muhtarların sıkıntılarına gelecek olursak, halkı ilgilendiren veya kendinizi ilgilendiren ne sıkıntılar yaşıyorsunuz?

CEMİL TOLAK: Şimdiye kadar muhtarın protokolde yeri yoktu. İlk defa 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda oldu. Orada toplumun her kesiminden insanlar vardı. Ben o sahneyi görünce duygulandım, gözümden yaş geldi. O mekanın halkın olduğunu hissettim. Sorunlarımız benzer aslında. Küçük Çamlıca Mahallemizin imar sorunu var. Ama bu sorun maalesef Üsküdar genelinde olduğu için halledilemedi.

Muhtarların yetki sorunu var

KENAN BİRİNCİ: Muhtarlar mahallenin annesi, babası, abisi, kardeşi, kısacası her şeyi. Fakat ellerinde yetki yok. Bir takım yerlere bağımlısınız. Vatandaş kapısının önünde aydınlanma yanmayınca size geliyor. Siz yetkili kurumlara bildiriyorsunuz. Üç gün geçip de yapılmadıysa vatandaş yine sizi arıyor. Bildirdim diyorsunuz ama “sen muhtarsın kardeşim çöz işimizi” diyor. Sanki her şey bizim elimizde. 1920’lerde yapılan kanunlarla muhtarlar şu anda vazife görüyor. Bunların güncellenmesi lazım. O zaman muhtarlık bir anlam kazanacak. Bunların yapılacağını söylüyor Cumhurbaşkanımız. Özlük haklarıyla ilgili bir takım düzenlemeler yapıldı. Maaşlarımız asgari ücrete çekildi. Ben ilk dönem muhtar olduğumda, 290 lira maaşla işe başladım. Önceden kimse maaşa bakmıyordu. Muhtarların ekstra evrak geliri vardı. 2009’da adrese dayalı nüfus kayıta geçince, nüfus idareleri ücretsiz belge vermeye başladı. Bizim gelirimiz kesildi. Muhtarlarımız nüfusu yoğun olan yerlerde tek başına çalışamıyor, eleman tutuyor yanına. Devletin verdiği maaş elemana gidiyor zaten. Ben emekliyim, bizim için sıkıntı değil, ama emekli olmayan arkadaşlarımız Bağkur’unu kendisi ödüyor. 1300 lira maaşla Bağkur’unu ödeyecek, elemanına para verecek, ne yiyecek, ne içecek? İstanbul şartlarında zor. Anadolu için güzel bir para, hele de emekliyse. Ama yine de bir iyileşmedir. Allah bin kere razı olsun.

Kayıt sisteminde eksiklikler var

İRFAN GÜNER: Bu zamana kadar muhtarların gelir seviyesi güzel olduğu için, hiç muhtarlık camiası adı altında birleşip bir yere gelinmemiş. Dernekler kurulmuş ama kendi bireysel çabalarıyla. Şimdi muhtarların geliri düştükten sonra, kapandı kapanacak söylentileri yayıldıktan sonra bu işlerle ilgilenilmeye başlandı. Şu anda da Cumhurbaşkanımızın bizlere önem vermesiyle, belediyeler, siyasiler bizim adımızı ağzına almaya başladı. Bir takım eksikliklerimiz var. Bunlar yavaş yavaş giderilmeli. Kayıt sisteminde eksikliklerimiz var mesela. Vatandaşı mahalleden nüfus müdürlüğüne yoruyoruz. Nüfus müdürlüğü veri tabanıyla muhtarlar kayıt yapabilmeli. Halk da buna memnun olur. Yerele indirgemek dediğimiz olay böyle bir şey.

Tebligat kanunu düzeltilmeli

CAN CUMURCU: Mahallede bütün sıkıntı sizden soruluyor. Başı ağırmış, tüpü bitmiş, elektriği yok, her şey sizden soruluyor, ama yetki yok. Siz telefon açtığınız zaman, bu işin o gün bitmesi gerekiyor. Mahalleyi bizden daha iyi kimse bilemez. Biz orayı teneffüs ediyoruz. Bize sormadan iş yapıldığı zaman sıkıntı oluyor. Yetki dediğimiz olay bu. Mesela 1930’ların tebligat kanununu kullanıyoruz. Hata yapmama lüksümüz yok. Bu düzeltilebilir.

Muhtarların sorununu çözmek basit

İRFAN GÜNER: Vatandaş muhtarlığa geldiği zaman bütün işini çözebilmeli. İşlerin hızlanması için yetki verilsin bize. Bunların adımları atıldı. Muhtar Bilgi Sistemi diye bir sistem kurdular. Bir sorunumuz olduğu zaman Muhtar Bilgi Sistemine atıyoruz, direkt İçişleri Bakanlığına gidiyor. Bakanlık da gerekli yerlere iletiyor, takip ediyor, sonuçlandırıyor ve size haber veriyor. Bunun ikinci bir ayağı olarak da, bütün il ve ilçe belediyelerinde muhtarlıklar müdürlüğü kuruluyor. Birçok ilçede kuruldu. O kadar basit ki muhtarların sorunlarını çözmek, Üsküdar’da 33 mahalle muhtarıyız. Bir tane koordinatör atayın bize, onunla muhatap olalım. O da belediyenin kurumlarına pas etsin.

CAN CUMURCU: İnsanlar canı yandığı zaman hiddetle muhtarlıklara geliyor. Biz onları yumuşatıyoruz, gazını alıyoruz. Ondan sonra gideceği kuruma gönderiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız yerel yönetimlerden geldiği için muhtarla olmazsa olmaz olduğunu biliyor. Siyasiler belli bir konuma geldikten sonra ulaşılmaz oluyor. Belediye başkanı bazında da böyle, milletvekili bazında da böyle. Kaç tane milletvekili görüyorsunuz sahada. Biz hem devletin sesiyiz, hem vatandaşın sesiyiz. Çünkü en kolay bizlere ulaşıyorlar. Bizim kapımızda kilit yok. 7/24 telefonumuz açık. Gecenin üçünde terörle mücadele arıyor, imza lazım diyor. Vatandaş arıyor, “annem öldü ne yapacağım ben?” diyor. Biz bu işten gocunmuyoruz, hoşumuza gidiyor. Sevildiğimizin, sayıldığımızın bir göstergesidir bu

Gerçek Hayat dergisi

 

 

Maklubeden askeri darbeye bir radikalleşme öyküsü

Takdim: 

15 Temmuz’un üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, FETÖ’nün şifrelerinin hala çözülememiş olması, örgütün farklı yöntemlerle aktif olmaya devam etmesinin sebepleri henüz bulunamadı. Hitit Üniversitesi Öğretim Üyesi, radikallik üzerine çalışmaları bulunan Prof. Dr. Hilmi Demir “Gülen Örgütü Ezoterik bir kült cemaatinin radikalleşmesi” kitabında örgütün radikalleşmeye giden adımlarını, bununla mücadele etmenin yollarını ve bir daha olmaması için alınması gereken önlemleri anlattı. Demir’le örgütün radikalleşmesinin ve onca polisiye tedbire rağmen hala dağılmamasının sebeplerini konuştuk. Demir’e göre insanları örgüte iten ve çeken sebeplerin başında dindarların ötekileştirilmesi, din-modernite uyumu, kamusal alanlara ulaşım, yurt ve barınma imkanları geliyor. 15 Temmuz’dan sonra gözlerin diğer cemaatler üzerine çevrilmesi üzerine ise Demir, bireyin cemaatlere karşı korunmasının yollarından birinin, cemaate sırtını dayayarak yükselme imkanlarının bitirilmesi olduğunu savunuyor. Ayrıca FETÖ ile mücadelede polisiye tedbirler kadar psiko-sosyal tedbirlerin alınmamış olması, FETÖ’den vazgeçilmeme sebeplerinin başında geldiğine dikkat çekiyor.

Ezoterik bir kült cemaatin radikalleşmesi kitabınızda, Gülen örgütünü radikalleşme teorileri üzerinden irdelediniz. Radikalleşme üzerine incelemelerinizin bu örgütü tanımada ne gibi etkileri oldu?

Gülen örgütünün gerçek yüzünü çoğumuz 15 Temmuz’daki hain girişimleriyle tanıdı.  Oysa bu örgütün devleti ele geçirme arzusu bir gecede oluşmadı. Darbeler bir anda olur ama darbenin hazırlanması, toplumun buna alıştırılması, kadroların temini çok uzun yıllara yayılır. Radikalleşme teorileri bize, darbeye kadar geçen sürede bu örgütün içinde neler olduğunu anlatır.  Örgütün elemanlarını şiddet kullanmaya nasıl ikna ettiğini, insanları nasıl robotlaştırdığını ve en önemlisi tüm bunları yaparken nasıl gizlenebildiğini açıklar.

Radikalleşme teorileri aslında şiddetin mantığını anlamamızı kolaylaştırdığı gibi şiddete varan aşırılığın önlenmesine yönelik de çok değerli katkılar sunar. Bu açıdan Gülen örgütünü anlamak kadar onunla mücadele edebilmek için de bu çalışmalara ihtiyacımız var. Dolayısıyla örgütü radikalleşme üzerinden incelemem, sadece 15 Temmuz’a kadar nasıl gelindi sorusunu açıklamaya katkı sunmuyor.  Aynı zamanda bu örgütle nasıl mücadele edebiliriz ve bir daha olmaması için neler yapmalıyız sorularını da anlamaya katkı sunuyor.

Cemaate sırtını dayayan birey yok olur

AK Parti iktidarıyla birlikte cemaatler ve STK’lar gelişirken, çoğulcu demokrasi ve bireyin cemaatlere karşı nasıl korunacağının yöntemleri gösterilmediğini söylüyorsunuz. 15 Temmuz’dan sonra bütün gözler cemaatler üzerinde. Birey, cemaatlere karşı nasıl korunur?

Cemaatlerin şeffaf ve denetlenebilir olması,  bireyin bir cemaate girmesi kadar hiçbir baskı altında kalmadan çıkmasının da mümkün olmasının sağlanması ve en önemlisi devlet içinde yükselmede, devletle iş yapmada, kamu imkanlarından faydalanmada bireye karşı belirli bir cemaate ya da cemaatlere aşırı pozitif ayrımcılık yapılmaması sayılabilir.  Eğer siz bu toplumda bireysel kabiliyetlerinizle değil de bir cemaate sırtınızı yaslayarak merdivenleri daha kolay tırmanacağınıza inanırsanız bireyi yok edersiniz.  Birey ile bir grup arasında eşit rekabet imkânının oluşturulması lazım. Bu yapılmazsa birey mutlaka bir cemaat ya da grup içinde var olmaya zorlanmış olur.

Kitabınızda Gülen örgütünden Ezoterik bir kült cemaat olarak söz ediyorsunuz. Mistikle ezoterik arasındaki fark nedir?

Mistiği biz daha çok tasavvufi öğretiler için kullanıyoruz Ezoterizmi ise Batıni öğretiler için. Gülen örgütü için Ezoterik dememizin nedeni ise sadece Müslüman geleneğindeki batiniliğe yaslanmaması.  Mistik Tanrıya ulaşmanın yolunu arar, Ezoterik ise Tanrı’yı yeryüzüne getirmeye çalışır.  Mistik dünyayı geçici kabul eder, Ezoterik ise kendisinin dünya için seçildiğine inanır. Mistiğin dilinde kin, öfke, intikam yoktur, Ezoterik ise dünyayı kendisine inanmayana dar eder. Gülen bu yüzden kendi örgütünün dışında kalan dünyayı “hasm cephesi” olarak adlandırır. Mistik içi dışı birdir, saklamaz, gizlenmez Ezoterik ise kendisinin Tanrısal olarak aldığı emirleri bir hiyerarşi içinde bir gizemle taraftarlarına sunar. Mistik bireylerin gönüllerine Allah sevgisini ekmeye çalışır, Ezoterik kendine bağlı seçkinlerin gönlüne kendine mutlak itaat edilmesi gerektiğini. Bu yüzden tarihte ezoterik örgütler dünyayı yönetmeye adaydır.

FETÖ’ye iten ve çeken faktörler

Radikalleşmeyi kısaca açıklarsanız, FETÖ terör örgütünü radikalleşmeye iten ve çeken faktörler nelerdir?

Terör gibi radikalleşmenin de genel kabul görmüş bir tanımı yok. Yine de sanırım şöyle bir tanım yapılabilir: Bireylerin veya grupların aşırı politik, sosyal veya dini fikirler ve amaçlar edinmeye başlayarak ideolojik olarak şiddet kullanımını meşrulaştırdığı sosyal ve psikolojik süreçtir.

Gülen örgütü için konuşursak itici faktörler: Katı laiklik uygulamaları, askeri darbeler, Başörtüsü yasakları, kamusal alanda dindar kimliğin temsili sorunu, çarpık modernleşme, kentleşme, yurt ve barınma sorunları, eğitimdeki eşitsizlikler,  Batı dünyası karşısındaki öfkeleri sayabiliriz.                 Çekici faktörleri ise: Güçlü görünmesi,  dini söylemindeki cazibe, din-modernite uyumu,  kamusal imkanlara erişim vaadi, dokunulmazlık, laiklik karşıtı söylemi, yurt ve barınma sağlaması.

Finans kaynakları hala güçlü

FETÖ, profesyonel bir örgüt olarak temellendirilirken birçok parametresi vardı. Bunlardan en önemlileri hangisidir? Yani o parametreleri  çektiğimizde örgüt çöker, dediğimiz şeyler.

Radikal örgütlerin mekanizması birbirinden çok farklı değildir. Aslında Gülen ya da başkası hepsi için olmazsa olmaz üç parametre vardır. Birincisi liderlik, İkincisi finansman, üçüncüsü de eylemlerini meşrulaştıran ideolojidir.  Dolayısıyla Gülen örgütünün bu üç unsurunu çökerttiğinizde ortada bir örgüt kalmayacaktır. Bizim şanssızlığımız liderliğin yurt dışında olması, içerideki lider kadrosunun da yurt dışına kaçmış olmasıdır.  Finans kaynakları ise anlaşılan hala güçlü. Gülen örgütü ile mücadelede, 15 Temmuz sonrası çok şey yapıldı. Fakat bu yapılanlar genelde suça yöneliktir. Bu nedenle Gülen örgütünün dayandığı ideolojik temeller toplum gözünde marjinalleştirilmeden bu iş bitmeyecek. Hatta bu mücadelede, hatalar yapıldığı gibi bir algı ya da kuşku bile sonuçta örgütün ideolojisinin yaşamasına neden olacaktır.

DEAŞ’in tekfir dili FETÖ’de düşman cephe

Örgütün radikalleşmesine hizmet eden bir diğer önemli noktanın da kullandığı söylemler olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu söylemler radikalleşmeye nasıl hizmet etti?

Söylemindeki ana unsur kendisini tanımlayan kavramsal çerçevedir. Karizmatik bir kült kişilik yaratıyor. Yanılmaz, tanrısal bilgiye ve korunmaya alınmış bir kişilik halesi oluşturuyor. Sonra bunu Mesih gibi insanlığı kurtaracağı düşülen bir kahramanla birleştiriyor.  Dünyayı siyah ve beyaz olarak ikiye ayırıyor. Kendi cephesini kutsarken öteki cepheyi şeytanlaştırıyor. DEAŞ’in tekfir dili Gülen örgütünde hasm cephe/düşman olarak yer değiştiriyor. Kitlesini kendi kozası dışında kalan dünyanın, kötü, günah ile dolu ve düşman olduğuna inandırıyor. Askeri ve istihbari jargonlara karşı cephe üzerinde faaliyet yürütmeyi teşvik ediyor. Tüm bunları da insanlığı kurtaracak büyük bir projenin parçası olarak yaptığını söylüyor. Böylece kitlesini fedakârlık ve sadakat üzerinden konsilide edebiliyor. Aslında dünyayı Mesihçi bir dille okuyan ve insanlığı kurtarmak adına modern ve siyasi araçlara sahip olmayı meşrulaştıran birçok örgütün sonu şiddet ile son buldu. Yani bu durum sadece bize has değil, Batı’da da birçok örneği var. Bu hareketlerin içinde Japonya’da 1995 metro saldırısını düzenleyen Aum Shinrikyo Tarikatını ve Amerika’da toplu intihar vakasıyla tanınan People’s Temple (Halkın Tapınağı) sayabiliriz.

Herkül’ü öne çıkartıp karma bir din yaptı

Gülen bu söylemlerinde başka dinlerden de seçkiler kullanıyor mu? Kullanıyorsa hangi dinlerden neleri kullanıyor?

Gülen örgütünün ideolojisi melez bir dünya görüşüne dayanıyor. İslam Hristiyanlık, Yunan mitolojisi ve Yahudilikten birçok unsuru bir araya getiriyor. İslam tasavvufun’dan aldığı Nur-u Muhammedi kavramı ile Yunan Mitolojisinden aldığı Yarı Tanrı Herkül kahraman figürünü Hristiyanlıktaki Mesih inancı ile harmanlayabiliyor. Kitabına isim yaptığı prizma ise tüm bu sembolleri bir araya getiren gizemli örgütlerin ana teması olarak karşımıza çıkıyor. Doğrusu bir Müslüman dini rehberin Yunan mitolojisindeki kas ve beden gücünün sembolü İnsan Tanrı Zeus’un oğlu Herkül’ü neden ve nasıl bir kahraman olarak öne çıkardığını sormak lazım.  Gülen örgütünün dergilerindeki resimlerde bile Hıristiyanlığın ve Yunan Roma mitolojisinin sembolleri öne çıkar. Kanaatim bunun nedeni sıklıkla dile getirdiği Doğu ile Batı arasında yeni bir sentez yapma isteğidir. Tabi bu sentezi dini olarak yapmak istiyor. Yahudilik ve Hristiyanlığın yeni mezhebi olan evenjelizm gibi İslam ve Hristiyanlığın birleştiği yeni bir inanç ihdas etmek istiyor.

Dışa kapalı eğitim modelleri önemli

Bu örgüt aslında zor olanı seçti. Yani modern eğitimin tezgahından geçen, üniversitede sorgulayan bireyler olarak yetişmesi gereken kitleye yöneldi. Nasıl oldu da böyle bir kitleyi düşünmez, her emri sorgulamadan uygulayan bireyler haline getirdi?

Bu çok şaşırtıcı değil aslında. Modern eğitim almak radikal örgütlerin tuzağına düşmeye engel teşkil etmiyor. Hatta muhtemelen bu konuda bizi savunmasız da bırakıyor. Batı’dan DEAŞ’e katılan yabancı savaşçıların çoğu seküler eğitim almış bireylerden oluşuyor. Burada D. Gambetta ve S. Hertog’un “Engineers of Jihad” adlı çalışmasını hatırlamak lazım. Bu çalışma DEAŞ’e katılan militanların çoğunun mühendis olduğunu söylüyor. Dolayısıyla yeni radikalleşme örneklerinde biz daha çok teknik ve modern eğitim almış bireylerin de çok kolay radikalleştiğini görüyoruz. Tabi bunun nasıl olduğu sorusunu kitapta uzun uzun anlatmaya çalıştık. Bireylerin sosyal, aile ve arkadaş çevreleri ile tanıştıkları radikal grupların dışa kapalı eğitim modelleri ve grup kimliğini kazandıkları koza dönemi çok önemli. Ayrıca DEAŞ’de de gördüğümüz gibi bireyi sarmalayan kutsal ve dini söylem ile birlikte girdiği sosyal çevrenin çekim gücü birleştiğinde ortaya her şeye hazır bir kitle çıkabiliyor.

İlk adım, kanunsuz işler

Ne kadar tehlikeli ve itici olsa da insanlar fikirlerde bir şekilde radikalleşmiş olabilirler. Eylemde radikalleşmeye nasıl geçiş yapabiliyorlar?

Radikalleşme bir anda gerçekleşmiyor, bir süreç alıyor. Toplumsal travma, çatışma ve ötekileştirmelerle itilen bireyler, FETÖ’nün kullandığı dini söylemle çekiliyor. Bu dini söylem muhafazakâr, dindar Anadolu insanına hem ötelenenlere karşı bir savunma hattı sağlıyor hem de modern dünyaya karşı onlara koruyucu bir aile ortamı sunuyor. Örgütün, okul, yurt, iş yeri veya medya gibi geniş networküne giren bireyler, zamanla örgüt liderinin Mesihi kült kişiliğine, ruhani gücüne inandırılıyor. Kendilerinin yüce bir görevle seçildiğine, insanlığın git gide büyük bir yozlaşmaya doğru gittiğine ve bunu durduracak topluluğun kendileri olduğuna ikna ediliyorlar.

İkna olan bireyler zamanla grup adına karşı cephe üzerinde istihbarat yapma, onların gizli bilgilerine ulaşma ya da devlet içinde ordu, polis ve adliye gibi kurumlarda örgütlenmesine hizmet ediyorlar. Kutsal bir görev adına kanunsuz işleri yapmayı meşru saymak aslında eyleme geçişin ilk adımını oluşturur. Aslında bir bombalama eylemi için patlayıcı temin etmek ile kamudaki görevini kullanarak bir grup adına devletin gizli bilgilerini ele geçirmek, suçsuz insanlara suç isnad etmek arasında çok büyük fark yoktur. Bir grup adına kanunsuz eylemi ve başkalarına zarar vermeyi meşrulaştırmak, bireyi eylem için hazır hale getirir. Sonuç olarak bir grup kimliğini kazanması ile başlayan yol, grubun kült kişiliğine itaat adına her şeyi yapmaya hazır hale gelmekle son bulur.

Polisiye kadar psiko-sosyal mücadele de önemli

15 Temmuz darbe girişimi oldu ve FETÖ’cü radikaller hala yanlıştan dönmüş yani vazgeçmiş değiller. Bunun sebebi ne? Bu yoldan onları ne döndürebilir?

Radikal örgütlerde en önemli mücadele örgütün umudunu yitirmesidir. Bu ise maddi olmaktan öte psikolojiktir. Yenilmişlik duygusu örgütlerde dağılmaya neden olur. Tabi Türkiye’de bunca tutuklamaya karşı bu duygu oluşturulamadıysa oturup düşünmek lazım. Demek ki, ya örgüt hala çok canlı ve güçlü ya da bir yerlerde yanlış yapılıyor. Ayrıca tutuklanan örgüt elemanlarının cezaevinde radikalleşmeyi devam ettirmeleri de oldukça ciddi bir sorun yaratır. El Kaide’den biliyoruz ki, örgüt en çok cezaevlerinde yeniden doğmuştur.

Türkiye Gülen örgütü ile mücadelede polisiye tedbirler kadar psiko-sosyal mücadeleyi önemsemiyor.  Canımız yandı, bir yara kanamaya başladı ve alelacele yaraya tampon yapıp kanamayı durdurduk. Ama yaraya neden olan faktörleri, vücudun başka yerlerinde muhtemel oluşacak yaraları ve yaralanma sonucunda oluşan psiko-sosyal hasarı göz ardı ediyoruz. İlk başlardan itibaren dediğim gibi sorun çok büyük ve bizi en az 10 yıl uğraştıracak bir mücadele ile karşı karşıyayız. Bu nedenle de Türkiye’nin FETÖ ile mücadelede siyasi, psiko-sosyal, ekonomik, teolojik ve güvenlik boyutlarını içeren geniş bir stratejik plana ihtiyacı var.  Bu yapılmadan örgütte bir çözülme beklemek çok zor.

Gerçek Hayat dergisi

 

Ne Hilal ne Haç savaşı Çin kazanacak   

 

Takdim: 

Avrupa bu sefer kartlarını açık oynuyor. Türkiye’de yapılacak olan anayasa oylaması için hayır destekleri havada uçuşurken, aşırı sağın yükselmesi, Müslümanlara yönelik ayrımcılıkları 16. yüzyılın din savaşlarını akıllara getiriyor. Günümüz dünyasında bir Hilal-Haç savaşı yaşanır mı sorusunu Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Hilmi Demir’e sorduk. Din savaşlarının kültür savaşlarına evrileceğini ifade eden Demir, bu savaşların kazananı olarak da Asya’yı ve Çin’i işaret ediyor. Avrupa’daki aşırı sağın yükselmesini ise, belleklerindeki korkuları depreşerek aklıselim hareket etmemelerine bağlıyor. Avrupa’nın kendi iç hesaplaşmasını Türkler üzerinden yürüttüğünü söyleyen Demir, “En kullanışlı düşman Türkofobi, tarihte de bunu kullanmışlardı” diyor.  

 

 

Son günlerde Avrupa’da yükselen aşırı sağ olgusunun sebeplerini onların iç siyasetinde oy devşirme olarak algılayamayız sadece. Çünkü bunu oya sevk edecek bir alt yapı da var. Bu alt yapıları da göz önünde bulundurursak, din savaşlarına giden bir yoldayız diyebilir miyiz?

Doğrudan din savaşlarına giden bir yolda olduğumuzu pek zannetmiyorum. Çünkü bunun olabilmesi için gerekli olan hem tarihsel hem de kültürel ortam çok müsait değil. Dünya değişti, Orta Çağ’da yaşamıyoruz, küresel bir çağda yaşıyoruz. Ama bu din savaşlarını bildiğimiz askeri ve kinetik anlamda bir savaş değil de, kültürel anlamda bir savaş olarak düşünebiliriz.

Din savaşları kültür savaşlarına mı evrildi demek istiyorsunuz?

Yaşadığımız çağda kimlikler çok önemli hale geldi. Siyaset kimlik üzerinden yapılıyor. Özellikle küreselleşmeyle birlikte, her ne kadar yerel kimlikler eriyecek diye baksak bile aslında yerel kimlikler erimedi. Hem etnik kimlikler önem kazanmaya başladı, biz bunun etkilerini Avrupa’nın göbeğinde Bosna savaşında görmüştük ve şu anda da coğrafyamızdaki savaşlarda görüyoruz, hem de kültürel kimlikler önem kazanmaya başladı. Siyaset de şu anda aslında bir kimlik siyaseti olarak öne çıkıyor. Bir yerde Huntington’un medeniyetler çatışması öngörüsü gerçekleşiyor gibi. Medeniyetler çatışmasının yaşanmayacağını varsaymıştık, ama şu anda hem Avrupa’daki gelişmeler, hem Ortadoğu’daki gelişmeler, Suriye’deki iç savaş, bütün bunlar dünyada ister istemez küresel anlamda bir kimlik ve kültür savaşlarını tetikliyor. Din savaşlarını da böyle anlamak lazım. Çünkü bizde İslam dünyasını bir arada tutacak Osmanlı, karşımızda da Batıyı bir arada tutacak bir Vatikan yok. Bu ikisi olmadığı için doğrudan din savaşlarını askeri anlamda karşı karşıya getirecek organizasyonlar mevcut değil. Ama din savaşlarını bir kültür savaşı olarak algılarsak, evet, muhtemelen Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi, İslam dünyasında radikalizmin tetiklenmesi çatışmayı derinleştirebilir. Ve bu küresel dünyada kültür savaşlarına doğru evrilebilir.

Hilal Haç savaşında dengeler değişecek

Hilal’i temsil eden kültür dünyasıyla Haç’ı temsil eden kültür dünyası belli, din savaşlarında da karşı karşıya gelebilecek olan dünyalar bunlar. Bu anlamda bir Hilal-Haç savaşı düşünebilir miyiz? Böyle bir şey olursa Orta Çağ’ın aktörleri Vatikan ve Osmanlı’ya tekabül eden gerçeklik nedir?

Evet, muhtemelen böyle denilebilir. Yekpare ve tek biçimli değilse de Hilal’i ve Haç’ı temsil eden bir kültür evreni var. Hilal’i temsil eden bir İslam dünyasından bahsetmek oldukça zor olsa bile, bunun en ön cephesinde Türkiye bulunuyor. Avrupa da bunu böyle görüyor. Demek ki Orta Çağ’dan bugüne çok fazla şey değişmemiş. İslamofobi denildiği zaman Avrupa’nın aklına gelen en öncelikli şey, Türkofobi. Karşı tarafa baktığımızda da iki yapı görüyoruz. Bir tarafta Amerika, bir tarafta da Avrupa. Eskiden soğuk savaş döneminde Amerika her şeye hakimdi. Küreselleşmeyle birlikte Avrupa Birliği öne çıkmıştı. Fakat İngiltere’nin çekilmesiyle birlikte Avrupa bir varoluş krizi yaşıyor. Aslında Hilal de Haç da kendi krizlerini yaşıyorlar. Ve bu krizi nasıl atlatabileceğimiz soruları kendi açısından hala çözülebilmiş değil. Bu kriz döneminde Çin’in ve Asya’nın yükselişi söz konusu olabilir. Çin bir Hristiyan dünya değil, Hilal’le Haç dengesinde Çin’i nereye oturtacağız? Orta Çağ’dan en farklı olanı da bu. Bu nedenle Hilal’le Haç kültür savaşları muhtemelen Çin’in ve Asya’nın yükselişini hem hızlandırabilir, hem de tahkim edebilir.

O zaman dünyada dengeler nasıl değişir?

Şu anda dengeler değişiyor zaten. Yaşadığımız kriz de biraz bununla ilgili. Akdeniz’den Avrupa’ya geçen güç dengesi, şimdi birden bire Atlantik’e, Asya’ya geçti. Dünyanın kalbi bir zamanlar Akdeniz’de atıyordu, küresel dünyada Avrupa’da atmaya başladı. Şimdi dünyanın kalbi Çin’de atıyor veya atacak. 2030’dan itibaren en gelişmiş ülkeler sıralaması yeniden değişecek. Bu kültür savaşları bu değişimi hızlandıracaktır. O yüzden belki yeni bir Çağ’a geçiş süreci yaşıyor dünya. Ve böyle giderse kültür savaşları yeni dengelerin oluşmasını sağlayacak.

Tarihi belleklerinde Türkofobi var

İslamofobi kavramı Amerika’da ve Batı’da 11 Eylül’den sonra dillendirilmeye başladı. DEAŞ’ın etkisiyle de gittikçe yayıldı. İslamofobinin yaygınlaşmasını terör olaylarıyla paralel düşünürsek, El Kaide de DEAŞ de her ne kadar İslam tandanslı olsa bile bizim coğrafyamızdan çıkmadı. Buna rağmen Arapfobi değil de Türkofobinin depreşmesinin sebebi tarihi bellekleriyle mi alakalı?

Aslında İslamofobi 11 Eylül saldırısıyla gündeme geliyor gibi görünse de kökleri ta 16. yüzyıla kadar giden Türkofobi korkusudur. Bu Avrupa’nın kültürel kimliğinin alt belleğine kadar kazınmış en önemli unsurlardan bir tanesidir. Hristiyan teolojisinde kökleşmiştir. Martin Luther veya Desiderius Erasmus’un eserlerine baktığımızda, İslam üzerine yazılmış olsa bile, Osmanlıyı ve Türkleri anlatır. Avrupa kimliği, Türk korkusu ve İslam korkusu üzerine inşa edilmiştir. 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’daki şiddet sarmalı ve radikalleşme özellikle Batı dünyasında İslam karşıtlığını besleyen bir rüzgara dönüştü.  İslam korkusu ve radikalleşme aynı ikiz kardeş gibiler. Birbirlerinin kanından besleniyorlar.  Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde siyasette de aşırı sağ hızlı bir şekilde güç kazanıyor. Aşırı sağ hem radikalizmi kendi meşruiyeti için bir araç olarak kullanıyor, hem de kendi kültürel belleğinde var olan Türk ve İslam korkusunu yeniden kabartmak için kullanıyor. Arap dünyasının Batı için alternatif olma ihtimali çok fazla yok. İslam dünyasında aktör olabilecek yegane güç Türkiye’dir. Batı, İslam dünyasını durdurabilmek için onun ön kalesi olan Türkiye’yi durdurmak zorunda olduğunu düşünüyor.

16 Nisan’da yapılacak olan halk oylaması için Türk bakanların Avrupa’da konuşma yapmalarını engellemeleri, “Hayır” kampanyasına destek olmaları güçlü bir Türkiye korkularından mı kaynaklanıyor?

Büyük ihtimalle korkuyorlar. Bunun en somut örneklerinden bir tanesini 15 Temmuz’da gördük. 15 Temmuz’un başarılı olmamasından büyük üzüntü duymuş gibiler. 15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye’nin Avrupa ile ve İslam dünyasıyla olan bütün bağları kopmuş olacaktı. Bu da biraz önce dediğimiz gibi Türkiye’yi hem depolize ediyor, hem de bir yerde güçsüzleştiriyor. Öncelikle Türkiye’nin rolünün herkes tarafından anlaşılması gerekiyor.

Batıya yürüyüşümüz devam ediyor

Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor sorusu mu gündeme geliyor burada? Güçsüz bir Türkiye Batı’nın ne işine yarar?

Bunun cevabı “Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor”da gizli bence. Batı için Rusya ne anlam ifade ediyor sorusu ile Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor sorusu birbirine çok benziyor. Biz Osmanlı’dan beri sürekli batıya doğru yürüyen bir topluluğuz. Hiçbir zaman doğuya doğru yürümüyoruz. Uzunca bir süre bizim Kızıl Elmamız İstanbul’du. Fethettik. Ondan sonra Roma’ydı, sürekli batıydı yani, o yüzden Viyana’ya kadar gittik. Batıya doğru yürüyüşümüz Osmanlıyla birlikte sona ermiş olabilir, ama kültürel anlamda devam etti. O yüzden batıyı uzunca bir süre kendi kültür evrenimizden bağımsız görmedik. Yine Orta Çağ’a gidelim, Batı dünyası bizi öteki olarak görürken, biz Batı dünyasını ve Hristiyan dünyayı, onların peygamberlerini şeytanlaştırmadık. Çünkü biz onu da kuşatan ve kapsayan son dinin temsilcileri olduğumuzu kabul ediyoruz. Bu anlamıyla biz batıyı kuşatıyoruz aslında. Almanya’da üç milyon civarı Türk’ü düşünürsek, batıya yürüyüşümüz hala devam ediyor. Batı dünyası bu kriz döneminde, Türk dünyasının veya Türkiye’nin batıya yürüyüşünün devam etmesini kendisi için ciddi bir tehdit olarak görüyor. Onları rahatsız eden şey, bizim yani İslam’ın batıya yürüyüşü aslında.

Batının bu rahatsızlığının sebebi, onlardaki nüfusun azalması, Türklerin nüfusundaki artış mı yoksa malum Türkofobi mi?

Birçok etki var. Ekonomik, siyasi etkileri alabilirsiniz. Batı nüfusu hızla yaşlanan bir nüfus, Türkiye’nin batıya doğru yürüyüşü demek, genç bir nüfusun oraya doğru akması demektir. Bunun anlamı işsizliğin derinleşmesi demektir. Kültürel anlamda Batı dünyasının girdiği kriz döneminde, güçlü bir Türkiye’nin kendilerini kuşatmasından korkuyorlar. Son olarak da kültürel anlamda zaten kodlarında böyle bir korku var. O yüzden de en kolay şey öncelikle bu kültürel kodlardaki tehdidin ortaya çıkması. Bunun Ortadoğu’daki gelişmelerle de ilgisi var. Ortadoğu’da Suriye savaşı çok ciddi sıkıntı oluşturdu. Suriye savaşı ile birlikte bir göç dalgası var, bu göç dalgasının batıya doğru akışı batılıları yine korkutuyor.

Avrupa’da aklıselim kalmadı

Korkutmasının yanı sıra frenliyor da mı?

Biraz zor frenliyorlar gibi, içlerinde olanı dışa vurmaktan geri durmuyorlar bir taraftan da. Her ne kadar frenleseler de içlerindeki korku onları esir alabiliyor. Çünkü şu anda Avrupa’da siyasette çok aklıselim hakim değil. Alttan gelen bir aşırı sağa kayış var. Bu da Avrupa’nın aklıselimle hareket etmesini engelliyor. Biraz aklıselimle hareket etseler, Türkiye’yle kavga etmek yerine şu anda dünyanın genel konjonktürü itibariyle onunla ortak hareket etmeyi tercih etmeleri daha lehlerine olur. Bence Avrupa’nın Türklerle kavga etmesi için hiç de uygun bir zemin yok. Amerika’da da aynı sıkıntılar var.

Avrupa’nın dengeli bir siyaseti vardır, reel politiki dikkate alırlar gibi bir ön kabul var dünyada. Şimdi bu durum değişti mi?   

Bence değişti. Avrupa’nın soğukkanlı, rasyonel siyaseti yok olmak üzere. Aynı şey Amerika için de geçerli. En gerçekçi politikaları onlar izlerdi. Fakat son zamanlarda bu politikaların hızla kaybolup daha çok duygusal, tepkisel ve akıl dışı politikaların egemen olduğu bir dünyaya doğru kayıyor her taraf. Aklıselimle hareket etseler bu kültür savaşlarını tetiklemek yerine, medeniyetler arası iletişim dilini hakim kılmak için çabalarlardı. Hatırlayın, iki binlerde dünyada bunları konuşuyorduk. Şimdi bir anda tüm bu siyasi jargon değişmeye başladı. Çünkü korkular aklın önüne geçti. Bu Avrupa’da çok daha keskin.

Hilal Haç savaşı bize de yaramadı onlara da

Bir yazınızda Avrupa 16. yüzyılda iç krizini Türkler üzerinden aşmaya çalıştı demişsiniz. Avrupa yine aynı şeyi mi yapıyor?

Dün Avrupa kendi iç hesaplaşmasını Türklerin üzerinden yürütüyordu, bugün de öyle yapıyor. Daha makul, daha rasyonel siyaset üretmek yerine, en kolay olana sarılıyor. O da Türkofobi, en kullanışlı düşman. Çünkü tarihte kullandılar bunu. Oysa bu düşman onları güçlü kılmıyor, krizlerini derinleştiriyor. O yüzden Avrupa’nın daha makul ve akıllı bir siyaset izleyerek, Türk’le kavga etmek yerine Türk’le ortak olmayı, paylaşmayı, bölüşmeyi tercih etmeli. Bütün bu krizlerden çıkış yolu burada çünkü.

Diyelim ki kültürel anlamda bütün yollar bu Hilal-Haç savaşına çıktı. Bu durumda halihazırda bir okuma yapacak olursak bu savaşın kazananı kim olur?

Ne Hilal ne de Haç,  bu savaşı Çin kazanacak. Büyük ihtimalle dahil olmayacak, kenardan güzel güzel seyrediyor zaten. Bu durumun en güzel örneklerinden bir tanesi Ortadoğu’da yaşanan savaştır. Ortadoğu’da biz kazanmadık, Avrupa’da kazanmadı. Petrol fiyatları düştü, Çin kazandı, herkes küçülürken Çin büyümesine devam ediyor. İkinci olarak Rusya kazandı, aslında en büyük zararı görmesi gerekirken bölgeye yerleşti. Üçüncü kazananı da bana göre İran. Eskiden Suriye’de Irak’ta bu kadar etkili olmazken, artık Irak’ın da Suriye’nin de değişmez aktörlerinden birisi haline geldi. Batı’ya göre uzunca bir süre İran terörist bir devletken, şimdi Batı dünyası Sünni terörizmden bahsediyor. Ve Şiilik Batı dünyası için cici çocuk haline geldi. Bir de kazananlar açısından PKK’yı saymak lazım. Günümüz Hilal ve Haç savaşında da ne Hilal ne de Haç kazanarak çıkacak. Çünkü tarih bunu gösterdi. 16. yüzyıldan sonra biz de çok kazandık sayılmaz. Batı dünyası da kazanamadı. Ve Batı’nın kendini toparlaması uzunca bir süre aldı. Bizim ise hala sürüyor. Bu iki kavga maalesef üçüncü aktörlere yarıyor. O zaman üçüncü aktör olarak Amerika doğmuştu, geldi hem Batı’nın hem Ortadoğu’nun sahibi oldu. O yüzden hem Batı, hem de İslam dünyası kafasını kaldırıp “üçüncü aktörler kim” sorusunu sormak zorunda.

Gerçek Hayat dergisi