Dertleşelim biraz

 Ülke cadı kazanı gibi kaynarken, içimden sadece dertleşmek geliyor. Komplo teorilerim yok benim, gelen dosyalarım da. Bakarım etrafta dönen dolaplara, içinden bana, çoluğuma çocuğuma, vatanıma milletime hayır devşirilecek ne varsa, alırım heybeme. Gerisine boş söz, boş iş, boş uğraş gözüyle bakarım.

Baharlar sıcak geçti bu sene. 2013’ün uğursuzluğuna nerdeyse inanacağım. Yok bizim inancımızda böyle uğursuz sayılacak gün, ay ve yıllar. Fakat gel gör ki, yordu bizi bu mevsimler.

Önce, bize çok benzemeyen, ama yavaş yavaş birbirimize alıştığımız, onların da bize alıştığı, kendilerine laik, solcu, ulusalcı, Beyaz Türk vs. dediğimiz toplulukla ayrıştık. Yollarımız ayrı düştü. Sebep ağaç değildi elbet. Sıkışmış hissettikleri, özgürlük alanlarının kısıtlandığını düşündükleri meseleleri vardı. İçkilerini gece değil de, gündüz almaları gibi mesela. Bizim her cephede hapsolmuşluğumuzun yanında, komik meselelerdi bunlar. Bize göre tabii ki. Her alanda özgürce yaşamaya alışmış olanlar için, belki de büyük bir meseleydi. Belki de tek hazmedemedikleri şey, bizim kazanımlarımızdı.

Yazı, bir rehavetle geçirdik. Bir takım ağızlar “sonbahar sıcak geçecek” dese de, gezi ruhu yavaş yavaş heyecanını kaybetmişti. Nitekim birkaç hamleyle toparlanmaya çalışsalar da, olmadı. Beceremediler. Biz tekrardan yıktığımız köprüleri yapmak için uğraşa durduk.

Sonbahar bitmeden daha, dershane meselesi bahanesiyle canhıraş feryatlar duyduk. Bu sefer tam da bizim gibi insanlardan geliyordu bu feryatlar. Aynı secdeye baş koyduğumuz, aynı duaya amin dediğimiz insanlardan. Aynı dine inanan insanların cemaatlerinin farklı olması ne ifade edebilir ki? Bana göre hiçbir şey ifade etmezdi. Fakat birilerine göre çok şey ifade edermiş meğerse.

Sonbaharın son günlerinde dershaneyle başlayan ayrışma, 17 Aralık operasyonuyla iyice derinleşti. Hele bir de üzerine hocalarının beddua sosu dökülünce, kendi içlerinde de ayrışmalar başladı.

Bu kısmı biraz etkileyiciydi. Yıllarca aynı davaya gönül vermiş insanlar, yapılanları gördükçe, dini bir cemaat yerine bir istihbarat örgütünün içinde bulunduklarını öğrendiklerinde bocaladılar. Dostlar vardı arada, eşler vardı, belki de çocuklar. Her biri farklı taraflara savruluyordu. Gönüller bölünüyordu. Et tırnaktan ayrılır gibi.

Hizmetin abi ve abla uygulamasıyla gençlere sahip çıkmalarını, onları derslerinin yanı sıra ahlaki yönden de desteklemelerini, onların gönüllerine girecek etkinliklerde bulunmalarını hep takdir etmişimdir. Hizmetten  başka bu işi hakkıyla yapan bir topluluk yoktu. Varsa da kendi dar çevrelerinde, kendi mensuplarına yöneltilmiş bir hizmetti bu.

Gönül rahatlığıyla gönderirdik çocuklarımızı ağabeylerin ablaların evine. Gözümüz arkada kalmazdı. Çocuklar da severdi hani, sabah erken kalkıp, namazdan sonraki tesbihatlar zor gelse bile.

Şimdi baktığımızda, abi ve abla evlerinin böylesine sistematik organize olmalarının sebeplerini daha da iyi anlıyoruz. Ve yapılan hiçbir hizmet, masumca gelmiyor bize. “Biz çok çalışıp, devlette üst mevkilere gelmeliymişiz.” Diyen komşu çocuğunu düşündükçe, devletin haksız elde edilen üst mevkileri geliyor gözümün önüne. Sınavlarda cevaplar ellerine teslim edilen çocuklar, her türlü müşkülatları çözülerek kendilerine muhtaç bırakılan insanlar ve bunların sonucunda emir kulu yapılan yüksek makamlardaki insanlar.

Sosyal medyada hocalarının kaldığı odanın fotoğrafını iftiharla paylaşan hizmet mensubu arkadaşlar, bir yer yatağı, bir masa ve sandalyeden oluşan fotoğrafın nesinden gurur duyuyorlar? Şunu da sormuyorlar kendilerine “Böyle bir odada kalan hocanın, fenafillâh olup, Allah’tan başka bir şeyi düşünmemesi gerekirken, niye bizim hoca her bir şeye karışır? Niye dua yerine beddua eder?”

“Hırsızın hiç mi suçu yok?” diyenlere gelsin son sözüm. Elbette hırsız varsa eğer suçlu olacaktı. Yalanlarla, dolanlarla, çeşitli entrikalarla asıl niyetinizi belli etmeseydiniz eğer. Çirkin yüzünüzü göstermeseydiniz eğer. Tren kaçtı yani. Şimdi hırsızdan daha önemli meselelerimiz var.

0

Mescid-i Aksa’da bir nöbet de sen tut

Sevda Dursun

“Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?” diyor ya Oğuz Atay, benim de kalbim cam kırıklarıyla dolu. Hareket etmeme gerek bile yok acısını hissetmem için. Batıyorlar ve hissediyorum her bir parçasını, hissediyorum ve batıyorlar birer birer. İşgal altındaki Kudüs’ten gelip, terörü yaşayıp, kendimi Halepli çocuklara ağlarken bulmak için ne günah işlemiş olabilirim. Geldim ve gördüm evet, gördüm ve kuytu köşelere sığınmak istedim. Mübarek yerlerdi oysa geldiğim, o huzurla ben, “uzun bir süre idare ederim” demiştim. Ama olmadı!

“Güvenli mi oralar?” diye sordunuz ya, güvenli güvenli… Benim ülkemden daha da güvenli bizim için. Vatan toprağına ayağımı basar basmaz patladı bombalar. Oysa Kudüs’te, sırf sen Türk’sün diye, en fazla Filistinli çocukların saldırısına uğrayabilirdin. Tek bildikleri Türkçe kelime olan “Erdogan” diyerek boynuna atılan çocuklar kadar tatlı tehlikelerden geçerdin. Tek Türkçe kelime dediysem, binlerce anlamı olan cümle anlayın siz. “Erdogan” demek ümit demek onlar için, huzur demek, güven demek. Belki bir parça ekmek demek, bir paket makarna, bir dolu sevgi demek. Sadece çocuklar mı, büyük küçük herkes size kocaman bir gülümseme hediye eder Kudüs sokaklarında. Siz Türk topraklarından geldiniz ya, en büyük tehlike, bir paket pirinç veya toz şeker için peşinizden koşan el Halil’in fakir çocuklarıdır. Poşeti ellerine verdiniz mi, koşar adımlarla uzaklaşırlar yanınızdan onlar da.

Tabii bin türlü uyarıyla indik biz de Tel Aviv havaalanına. “İçimizden bir veya birkaçımızı alıp sorguya çekebilirler. Korkmanıza gerek yok, normal şeyler bunlar” dediğinde rehberimiz, ilk kâbemize sorguyla girebilme ihtimalinin utancını hissetmedim değil. Ama kimse sorgulanmadı, tartaklanmadı, olmayacağından değil, bu sefer olmadı ve usulca girdik peygamberler diyarına.

Uçaktan iner inmez o manevi huzur sarmıyor her bir yanınızı. Ayak bastığınız yer İsrail toprağı çünkü, İsrail deyince tüyler, bilirsiniz işte, diken diken. Ama Mescid-i Aksa toprağına değmek, o mekanı seyretmek bile kendinizden geçmenize yeter. Kudüs sendromuna tutulur muyum, uyur, bir daha uyanmaz mıyım, susar, bir daha konuşmaz mıyım… Bir de şimdiye kadar gelmiş olmamanın pişmanlığı sarar içinizi. Nasıl ihmal etmişim? Neden uzak durmuşum? Niye kimse böyle anlatmamış? Anlatmış da ben mi anlayamamışım? Nasibim mi yokmuş?

Mescid-i Aksa öyle anlatıldığı gibi değil zaten. Gidip görmeden de anlaşılacak bir yer değil. Görsen bile anlaman mümkün değil. O yüzden git, gör ve hisset en kısa zamanda. Şair olsam, bir şiir yazar, aklını başından alırdım. Ama şimdi aklın başında lazım, hem ben şair de değilim. Şunu bil yeter, işte bu yüreği hoplatan mekanlar var ya, işgal altında. Üstelik sen bunu bildiğini söylüyorsun…

Misal, dört peygamberin ve üç peygamber eşinin kabirleri olan el Halil Camisine iki güvenlik noktasından geçip, X Ray cihazlarıyla aranarak girebiliyorsun. Filistinliler ise İsrail askeri turnikeyi açarsa ancak camiye girebiliyor. Mesela geçen Ekim ayında hiçbir cumartesi ezan okunmamış orada. Çoğu gün akşam ve yatsı ezanları da. En acısı da Harem mescitlerinden olan bu mescidin % 60’ı artık sinagog.

Yıl 1994, Şubat’ın 25’i. Bir ramazan sabahı Barush Goldstien isimli bir Yahudi el Halil Camisinde namaz kılan insanların üzerine ateş açar. Bazı kaynaklar tek başına olmadığını, yanındaki kişinin silahına şarjör doldurduğunu ve her zaman kapıda duran polislerin de sayısının oldukça az olduğunu söyler. Akabinde ne mi olur? 60 küsur Müslüman şehit olurken, 300’e yakın kişi de yaralanır. Tabii ki adam linç edilir ve İsrail hükümeti doktorluk yapan bu adama akli dengesi yok diye rapor verir. Ardından güvenlik için 9 ay mescit kapalı kalır. Açıldığındaysa mescidin yarısı sinagog olmuştur. Zaten amaç da budur.

El-Halil Camisi böyle de Mescid-i Aksa farklı mı sanki? Onlarca İsrail askerinin denetiminde girebildiğimiz mescitten söz ediyorum. Siyonistlerin hayalini süsleyen Süleyman mabedini inşa etmek için bu mübarek mekanın da altını oyuyorlar. Bir gün bir bakacağız ki temelleri zayıflayan mescid, 5 şiddetinde depremle yerle bir olmuş. Yerine Süleyman Tapınağı inşa edilmiş. Vah ki ne vah! Siyonistler avlusunda tavaf ederek mescidimizin hürmetini çiğnemeye başlamışlar bile. Avlu dediğime bakmayın siz, bilirsiniz Mescid-i Aksa sarı kubbeden ibaret değil. İçinde beş mescidi olan 144 dönümlük alanın tamamı kutsal mekan. Aslında bizi kandırmamışlar, Mescid-i Aksa sadece sarı kubbeli mescid değilmiş, ama o da Mescid-i Aksa’nın içinde bir mescidmiş. İşte böyle tartışmalarla bizi oyalarken, sarı kubbenin dışındaki mekanlarda tavafa durmuşlar. Hani şu teyzeler vardı ya, bizim adımıza bizim kutsalımızı muhafaza etmek üzere her gün Mescidimiz etrafında nöbet tutan Filistin’in kahraman Murabıt kadınları, işte onların çoğunun artık Mescid-i Aksa’ya girmesi bile yasak. Günün bazı vakitlerinde tamamen boş olan mescidin avlusunda hatırlı Yahudiler tavaf yapıyor. Necis bedenleriyle mabedimizi kirletiyorlar. Hiçbir şey yapamıyorsan, gel ve bir nöbet de sen tut. Şimdilik sadece bu.

Filistin halkının çaresizliğini yazmıyorum bile. Öte yandan Halep’in çocuklarına ağladın dün, bugün, belki günlerce, biliyorum. Çocukları kurtarsak, tek onlara dokunmasalar diye düşündün, ben de… Feryatları kulaklarından gitmiyorsa, merhametinden değil, arşı inlettiklerinden. Halep’te katliam olurken, Filistin’in müzmin çaresizliğine ağlamanın anlamı yok diye de düşünmüş olabilirsin, haklısın. Oysa Kudüs özgür olmadan, Halep’in çocukları kurtulmayacağı gibi İstanbul’da da bombalar susmayacak. Ama taş atan kahraman Filistinli çocuklara fazla güvenme artık. Siyonist abileri uyuşturucuya alıştırıyormuş şimdilerde onları.

Böyle çaresiz düşüncelerle boğuşurken buldum o kuytu köşeyi. Gözlerimi kapatıp Kubbet-üs Sahra’daki mağaranın bir köşesine kıvrılıp öylece kaldım. Kalmak ne demek bilir misin; ağlamak, ağlayamamak, yalvarmak, yalvaramamak, susmak, konuşamamak, ölmek ama ölememek gibi bir şey. Bir gelsen buraya, bir kuytu köşe de sen bulsan, öylece kalsan, belki diyorum, çok da fazla bir şey diyemiyorum.

 

 

 

DEDENİN DEDESİ O HALTI YEMEYECEKMİŞ

Sevda Dursun

Öylesine doğal, öylesine bildik bir şekilde açılır ki pencere, adeta komşu terastan bir tanıdık, elinde kâseyle tuz istemeye gelmiştir. Perdenin ardında bir gölge olduğunu bilirim esasında. Beşinci katın penceresinden içeri birilerinin girmesini yadsımadım henüz. Pat diye içeri düşen bir çift ayak sesi kulağıma çalınır nihayet. Gecenin bir yarısı, muhtemelen benim uykuda olduğum bir saat, aslında genelde insanların uykuda olduğu bir saat.  Kıpırtısızca yatıyorum yatağımda. Yorganı kafama çekmiş, davetsiz misafiri beklemiyorum elbette. Karşılamak için de bir hazırlığım yok, telaşsızım gayet. Gelsin ve işini bitirsin bir an önce. Gözlerimi açmadan başucuma geleceğini biliyorum. Başımın ucuna gelecek ve elindeki taramalı tüfekle birkaç el ateş edecek. Tak tak tak… bu sesi duyup gözlerimi kapatacağım. Kaldığım yerden ölmeye devam edeceğim.

Veya içeriden bir tıkırtı duyulur. Dış kapı zorlanmadan açılır ve kaba birkaç ayak sesi koridorun duvarlarında yankılanır. Ellerinde taramalı tüfek olan adamlar acele adımlarla yürürler. Ellerinde hep taramalı tüfek olan adamlar gelir. Her seferinde yatak odasını aramadan bulurlar. Hepsi birden yataktaki yükseltiye tüfeklerini doğrultur. Ta ta ta taa tak tak tak… beklediğim sesler bunlar. Ve ben, kaldığım yerden…

Ölmeye yatan kadının hikayesi değil bu. Son zamanlarda, belki de her zamanlarda hayallerime musallat olan eli silahlı adamlar. En çok da geceleri yalnızken. Hangi zamandır bu hayallerle yaşadığımı hatırlamıyorum. Bilinçaltımda neye tekabül ettiklerini de. Peşime takılan kötü adamın uçurumun kenarına kadar beni takip etmesi ve can havliyle koşarak tam uçurumdan aşağı atlarken ter içinde uyanıverdiğim kabuslarım beni terk ettiğinden beri mi? Bilemiyorum… Artık uçurum kabusları görmüyorum, evet. Silahlı adamlar da uyanıkken geliyor. Hayallerimdeki boşlukları doldurmak için bir anda çıkıveriyorlar. Tak tak tak, ölüyorum sonra. Sabah tekrar uyanıp, kaldığım yerden devam ediyorum. Hiçbir şey olmamış gibi.

Doktora gittiğimde, yani kafa doktoruna, dedemin dedesine kadar sordu bilinçaltımın absürtlüklerine bir anlam yüklemek için. Bir tek beni sormadı. Dedemin dedesi karısını aldatmış, ikinci hanım almış. Karısı hastalanmış, yataklarda kalmış. Çocuklar üvey anne elinde, asabi duvarlarla yetişmiş. Yalnız büyüyen sevgisiz çocukların çocukları hayatla mücadele ederken farklı yöntemler geliştirmiş. Bana gelene kadar bir dizi duygu bozukluğu. Sıra bana gelmeden ben ölücem zaten. Biliyorum. En çok da bunu istiyorum aslında. İstediğim için gözümde canlandırdığım tek sahne bu. Ölümü dilemek de bir nevi intihar mıdır? Günah kısmına hiç girmiyorum.

“B.k gibi bilinçaltımız var” demişti bir arkadaşım. Üstelik reddi mümkün olmayan nadir miraslarımızdan. Kişisel olumlamacılara göre yeniden başlayabilirsin her şeye. Şatafatlı bir kaçış projesi gibi dursa da, Napolyon da “Asalet benle başlar” demişti. Napolyon demişse vardır bir bildiği. Geçmişi yık, köklerini erit, her şeye kendinle başla. Hayali bile güzel. Olmuyormuş öyle, dedenin dedesi o haltı yemeyecekmiş misal. Dönüp dolaşıp bilinçaltının çarmıhına gerilirsin sonra. Bir adım ileri, iki adım geri. Napolyon da böyle bir şey dememiş zaten. Belki başkası demiştir, her neyse…

Kaderin güldüremediği espriyi anlayacağım da yok hani. Benim hayalini kurduğum silahlar, birilerinin gerçekliği olarak evlerinin ortasında patlıyorken, ciddi travmalarım olduğunu düşünmeniz sorun değil. Oysa onlar için de yeterince üzülmüş değilim. Ölümü onlar için kurtuluş gördüğümden değil. Karışık bir durum, bu kısmı anlatmakta zorlanıyorum. Empati yapamıyorum mesela. Kendimi onların yerine koyarken, bir gülme alıyor beni. Küçükken drama oynamadığımdan muhtemelen. Şimdiki çocuklar bir başka. Acun medyayla büyüyüp, drama oynuyorlar. Wine çekerken, kendilerini başkalarının yerine koyuyorlar. Kimse kimsenin yerine ölmüyor yine de. Ölmesin zaten, merhamet için bu kadarına gerek yok. Uzaktan uzağa acımakla, içine girip acıda kaybolmak arasında ince bir çizgidir belki de merhamet.

Bilinçaltımdaki silahlı adamların hangi yaşanmışlığın ürünü olduğunu düşüne durayım ben, yeni yaşanmışlıklar ekliyorum torunlarıma miras. Hiç anlamadan, onaylamadan, çaresizce. Olmasaydı öyle, olmazdım böyle cinsinden. Suç geni var mıdır diye araştırmaya durmuş bile uzmanlar. Bebek katillerinin babası da aynı suçu işlemiş midir? Baba ve oğul Esadlar yanıltmıyor bizi mesela. Dedesinin dedesi ne halt etmiş, bilmiyoruz. Genlerin yazılımına çaresizce teslim olmak gibi bir kolaycılığımız hep vardı. Alın yazısı diyoruz biz buna, kader diğer adı. Kaderle ilgili düşülen anlaşmazlıklara katılmamak elde değil. Kendi yolumuzu çizemiyorsak, aklımızın başımızda olması ne işe yarar? Yine de çok girmemek gerek böyle netameli şeylere.

Yine bir gün, evde yalnızken, bu sefer kapı çalar. Ayağımdaki terlikler gürültü çıkartmasın diye, sessizce atarım adımlarımı. Alt kattaki yaşlı kadın rahatsız olmasın yine de. Hep alt katta yaşlı kadınlar vardır ve terlikler çok gürültü yapar. Delikten bakınca kimseyi göremesem de, kapıyı postacı çalmış gibi sakince açarım. Bu sefer iki kişiler. Yüzlerinde maske, ellerinde taramalı tüfek yerine tabanca, siyahlar giymiş kişiler. İki el silah sesi duyulur, duyulmaz aslında, susturucu vardır muhtemelen. Alnımın ortasında bir delik, yavaş çekimde yere düşerken, etraf kan gölüne dönmüştür bile. Beynimde anında çalan intikam tamtamları, beni bu halde görünce pişman olacak mı ritminde. Yanımda olsaydı, kapıyı o açacaktı, kimse de ölmeyecekti belki de. Pişman olmuş yüz ifadesini görmek için, ölmesem olmaz mıydı? Kan görünce hayaller de bozulur muymuş rüyalar gibi? Hayaller için kanlı kansız fark etmez miymiş yoksa? Böyle bir hayali miras almış olmam için, dedemin dedesi ne yapmış olabilir mesela?

 

 

 

 

 

Anlamlı bir sebep için ölememenin hüznü

 

Sevda Dursun

“Ölürüm” sözcüğü o karanlık geceye kadar kimsenin ağzından bu kadar kolay dökülmemişti. “Ölürüm” denilirken bu kadar samimi olunacağı kimsenin aklına gelmemiş, kelime böylesine içten söylenmemişti. “Ölürüm” demek, hiç bu kadar sahici olmamıştı çünkü. Ölmüşlerdi işte, bu vatan için, tıpkı Çanakkale şehitleri gibi bile isteye ölüme gitmişlerdi. 250’ye yakın kişi ölürken, bize söylenecek pek de bir şey kalmamıştı aslında.

Irmağının akışına niye ölür ki insan? Ölünürmüş meğerse. Vatanın her bir karesine, bayrağının her santimine ölündüğü gibi. Vatansız kalmak hiçbir şeye benzemiyormuş. Vatanın olmayınca, annen, baban, evladın, sevdiğin de olmuyormuş. Vatan olmadan ümmet de olunmuyormuş meğerse. Mehmet Akif’i yer yer anlayamayışımızın sebebi bundan.

“Güzel bir şey olsa da şöyle içten, kuvvetli bir tekbir getirsek” dedi ve gitti Halil Kantarcı. Muhtemelen içten ve kuvvetli bir tekbir getirerek şehadete ulaştı. Nasıl içten bir duaydı ki o, nasıl bir âmine gark oldu… O âmin, hangi eşref saatine denk geldiyse, öyle içten, öyle güzel, öyle kuvvetli tekbirlerle uğurlandı Kantarcı.  Aynı zamanda Erol Olçok ve aslan parçası oğlu Abdullah ve güzel yürekli insan Mustafa Cambaz… Hangi birini sayayım? Şahsen tanıyıp tanımamamızın ne önemi var? Her birinin hayatlarına baktığımızda, seçilmiş insanlar olduğunu görüyoruz zaten. Öyle rast gele bir kurşuna hedef olmuş değiller. Hayatları boyunca “yarın şehit olacakmış” gibi yaşamışlar. “Ben niye o gece orada değildim” diye hayıflanmanın da bir anlamı yok bu yüzden. Müsterih olun, o gece orada olsaydık da zaten, o şeref kime nail olacağını biliyordu. Biz, arkalarından ağıt yakanlar, “Heybelerin yokuşuna” ölenler, “Mavi boncuk takışına” ölenler, şehadet kime gideceğini biliyor, ama yine de ölelim.

Erol, Abdullah ve Mustafa’nın cenazesinden sonra, “söylenecek ne varsa söylediler ve gittiler” demiştim. Bir şeyler yazmak yerine ağlamak istedim hep. Ağlayarak pişman olmak, ağlayarak olmak, ağlayarak anlatmak istedim. Çoğumuzun yaptığı gibi. İşte o cenaze töreninde, ben etrafımdakileri göremezken, bir anne kız yanımdaydı dedi arkadaşım. Annesi kimin cenazesi olduğunu sormuş kızına. “Hani baba oğul vardı ya, köprüde şehit olmuşlardı” hani bir dakika bile tereddüt etmeden kurşunların üzerine koşmuşlardı. Hani 16 yaşındaydı, hani daha hayalleri vardı, hani bir kahpe kurşun alnına isabet etmişti. Hani “baba baba” diye bağırmıştı. Hani babası da az ileride çoktan vurulmuş yatıyordu. Hani kelimeler tükenmiş, gözlerde yaş kalmamıştı. Hani biz yine de ölememiştik. Kahrolsun, kahrolsun emeği geçenler…

İşte o anne kız, hiç tanımadıkları şehitlerin cenazesine gelip, saatlerce gözyaşı döktüler. Hiç tanımadıkları insanların mezarına gidip, kuran okudular. Hiç tanımadığı dualar ettiler 15 Temmuz’dan beri. Şehit mezarlarının başında ağlayanlar “Neyin olurdu” sorusuna, “Hiç” diye dua edip ağladı. “Hiç”ler hiç bu kadar anlamlı olmamıştı, ta ki, o geceye kadar.

Şehitler Köprüsüne ismini yazdıranlardan Ayşe Aykaç’ın oğlu da “Benim annem hiç gitmezdi ki böyle kalabalıklar içine. Mitinglere gitmişliği bile yok” demişti. Her biri nasılda çağırıldı şehadete. Nasıl da hazır, nasıl da istekli, nasıl da engel olunamadı hiçbirine. “Abdestini almış, namazını kılmış öyle gitmişti benim annem, ne olur bunu da yazın” dedi şehidin oğlu. Hangisi abdest almadan gitti ki, hangisi hazırlıksız yakalandı o geceye? Bir tek biz, hani o “Ben niye orada değildim”ciler. Bu iç yangınıyla her gün binlerce kez ölenler. Şehit yakınlarının yüzüne bakamayanlar. O gece önünde kahpe kurşunlarla yere yuvarlanan şehitlere rağmen, ileri doğru akın etmeye devam ettiklerini anlatanlardan gözlerini kaçıranlar. Bir ömür boyu yetecek anlamsız geç kalınmışlıklarla neyi nasıl yapacağımızı bilemeyiz artık. Nöbet mi tutulacak, meydanlarda mı sabahlanacak, mitinglere mi gidilecek, hiçbiri, ama hiçbiri içimizi soğutmaya yetmez. İçimizde bir öfke, bir de anlamlı bir sebep için ölememenin hüznü var.

Öte yandan bir gecede öğrettik çocuklarımıza şanlı tarihimizi. Ders kitaplarında yazan kahramanlık hikayeleri gerçek olurken, bir gecede öğrettik vatan sevgisini. “Ben Türkleri böyle bilmezdim” diyen ergen kızım bir gecede öğrendi bu milletin neler yapabileceğini. Abuk sabuk facebook paylaşımları bir gecede vatan millet aşkına döndü. Bir gecede öğrendi 7 yaşındaki kızım yabancı düşmanlar değil de, içimizdeki düşmanların silahlarıyla ölündüğünü. Şehitler mitinginin yollarına beyaz tebeşiriyle seksek çizerken, üzerine “yaşasın Türkiyem” diye yazmayı… Bir gecede büyüdü hepsi birden. Bir gece bayrağını aldı ve bırakmadı bir daha oğlum. “Anne, benim arkadaşım da ölmüş” dediğinde yüreğine oturan öfke, bir ömür boyu yetecek ona. Meydanlardan gelmeyişi ondan. Ne çok şey öğrettik bir gecede çocuklarımıza. Bir ömür boyu unutamayacakları ne çok şey biriktirdiler. Unutmasınlar diye üzerini basarak geçtim her bir detayın. Oturdum, anlattım, sorularını cevapladım, meydanlara götürdüm… Y ve Z kuşaklarının felsefesi yeniden yazılsın, bir gecede koca bir ömre sığmayacak kadar değiştiler çünkü. Ne mi öğrendiler? Bak dinle:

“Halk korku içinde” diye yayın yapan muhabire “Yalan söyleme, halkta korku falan yok” diyenler var ya, onlardan söz konusu vatan olunca, gerisi teferruatı öğrendiler. İnsanları havaalanına götürmek için metrobüsü kaçırıp, düğmelerine rastgele basarak çalıştırmayı öğrenenler var bir de… Kapılarını kapatmak en zoruymuş. Kapı kapanmadan da gitmiyormuş metrobüs, ne gam… Durdurdukları yetmiyormuş gibi, tankları yürütenler de askerde tankçıymış, olmasa ne? “Kınalı kuzum, Mehmedim, o kurşunları bize değil, düşmana sık” diye minareden seslenen hoca da hocaymış hani. “Seni ben doğurdum, evladım, yapma, etme, gel, in aşağıya” diyen anneme ne demeli? Genelkurmayın önünde “Biz 500 kişiyiz 100 kişi ölsek bile, geri kalan yeter” diyen halkın destanını tarih kitaplarına kim yazacak? “Bunun sonunda şehadet var, biliyorsun. Hakkını helal et” diyen komutanına “Baş üstüne komutanım, hakkım helal olsun. Siz de helal edin” diyen Ömer Halisdemir’in bir anlık tereddüte mahal vermeyen yürekliliğini hangi ciltlere sığdıracağız. Yaşadık, gördük, şahitlik ettik, hepimiz oradaydık. Gez oğlum, vatanına göz dikeni ez oğlum!
Dostun kim düşmanın kim sez oğlum!
Tarihini şerefinle yaz oğlum.

Şimdi bir kahramanlık hikayesi daha okuyup duygulanmak, bir şehit yakını dinleyip katılırcasına ağlamak istiyorum. Öyle mahzun, öyle kahrolarak değil, içten ve samimi öylesine güzel ağlayışlar düştü bahtımıza. Hem ağlayıp hem yazmak, hem ağlayıp hem okumak, hem ağlayıp hem dua etmek yakışır bize. Anlamlı sebepler için ölmeye ve anlamlı sebepler için yaşamaya geç kalmışsak eğer…