Hendek’in meşhur ‘sıva sanatçısı’ Davut Uzunoğlu ile mülâkat – “Tayyip, Demirtaş’a, Kılıçdaroğlu’na cevap veriyor, çok laubali oluyor”

Takdim: Bugünkü takdimi İbrahim Paşalı’ya bıraktım. Davut Usta onun kankası. “Davut Usta’yı en iyi sen anlatırsın” dedim. Sağolsun kırmayıp yazdı. 
“İyi ki Adapazarı Hendek’e yolum düşmüş. Yoksa işini ibadet gibi, sanat gibi titizlikle yapan Davut Usta’yı tanıyamayacaktım. Ben ona gıyabında ‘sıva sanatçısı’ diyorum. Ahlakına duvarlar şahit, nasırlı elleri yanıltmasın, sanatçı kişiliği sıvadığı duvarlara yansıyor. Yamuğu yok, pürüzsüz, özü-sözü bir. Kendisine hâlâ 200 lira borcum var. Bir gün Davut Usta’ya dedim ki: “Borcumu kasıtlı olarak kapatmıyorum ki görüşüp çay içmeye bahanemiz olsun!” Nasıl cevap verdi dersiniz? Nasırlı eliyle elimi tuttu, her zamanki gibi kendine has vurgusuyla “kardaşum” dedi, “Para deduğun nedur? Ben sağa vereyim…” Ne zaman yolum Hendek’e düşse, dağdaki köyünün yolunu tutmaya çalışırım. Bu ziyaretlerimden birinde, yine çay içip sohbet ediyorduk. Başka bir borcumu ödeyeyim dedim. (Benim de hobim Davut Usta’ya borçlanmak!) Elimi cebime atar oldum. Yüz ifadesi değişti, sıkıldı. “Kardaşum!” dedi, “Sen misafirsun. Misafirden nasi para alayım!?” 
Hastası olduğum Beyaz Renault Toros’uyla, yaz kış başından eksik etmediği beresiyle, dilinden eksik etmediği “kardaşum” hitabıyla, huzurlarınızda ‘sıva sanatçısı’ Davut Usta… İdolüm!” (İbrahim Paşalı)

Hendek’in meşhur ‘sıva sanatçısı’ Davut Uzunoğlu ile mülâkat – “Tayyip, Demirtaş’a, Kılıçdaroğlu’na cevap veriyor, çok laubali oluyor”

Davut usta, genelde insanların ustalarla kötü tecrübeleri vardır. Sözünü tutmaz, işini düzgün yapmaz, arkasını toplamaz, fakat senden memnun herkes. İçeriden biri olarak, ustaların bu kötü şöhretinin sebebi ne?
İlla ustaların mı kötü şöhreti var? Mesela siyasetçi, mesela esnaf da sözünü tutmuyor. Yalan konuşuyor. Yamuk insan, her yerde yamuktur!

Siyasetteki veya başka sektörlerdeki “yamuk insan” oranıyla, inşaat sektöründeki “yamuk insan” oranı eşittir mi diyorsun?
Eşit değil de çok yakın diyelim. İnsanımızın karakterinde var yalan dolan. Öğretmen de olsa, inşaatçı da olsa öyle. Fark etmez ki, usta veya komşu. Şöyle dünyaya bir bak. Kan akan her yerde Müslüman var. Müslüman eziliyor veya Müslüman öldürülüyor. Niye? Allah diyor ki, “Siz benim ipime sımsıkı sarılırsanız, ben sizi zaafa uğratmayacağım” diyor. Dosdoğru olacaksın. Allah’ını seversen, bizde doğruluk var mı? Ben birisinin işini aldım, yarın geleceğim diyorum, aradan geçiyor otuz gün. Veya adam paramı verecek, işim bitti. Aradan geçiyor bir sene. Misal yani. Sırf ustalarla ilgili değil bu. Benim paramı alacağım çok yerler var, ama alamıyorum. Alın terin gasp edilmiş. Böyle bir şey olabilir mi?

Davut Usta, çocukken sana “büyüyünce ne olmak istiyorsun” diye sorduklarında ne cevap verirdin?
“Pilot!” derdim.

Pilot olmak istiyordun, sıvacı oldun. Nasıl oldu peki?
Çok güzel oldu! Çünkü ekmeğimi buradan kazanıyorum. Ondan önce profesyonel güreşçiydim. 10 sene güreş yaptım Adana Demir Spor’da. Oradan geçinemedik. Sonra yağlı güreşe çevirdik işi. Paralı. O da dört beş sene sürdü. Düzenli bir akarımız yoktu. Ancak masraflarımızı çıkartıyorduk.

Okula gittin mi hiç?
Okul bayağı okuduk… Bir sene kadar ortaokulu okuduk! (Gülüyor) Allah razı olsun gene babamızdan, bir şans verdi bize. Fakat biz okumadık.

Ortaokulu terk ettikten sonra hiç çalışmadın mı? Askere kadar baba parası mı yedin?
Evet, o zamanlar evliydim de. 18 yaşında evlendim. Sorumluluk yok, ama babam bakıyor. Allah razı olsun ondan.

Askerden döndün, biraz güreşte para kazanmaya çalıştın. Baktın olmuyor. Sıvacılığa mı başladın?
Demir Spor’da kadroya giremedik. Para da olmayınca kendine bakamıyorsun. Enerji harcıyorsun, paran olacak, dinleneceksin, yiyeceksin. Neyle yiyeceksin. Askerden de gelmişiz. Babam “herkes işine baksın” diyor.

Aklında başka işler var mıydı? Başka işler denedin mi?
Hiçbir iş yoktu. Güreş işlerinden ayrıldıktan sonra, bir abimiz vardı, “gel benim yanımda amele olarak çalış” dedi. O zamanlar da şimdiki gibi değil. Şimdi iş potansiyeli çok. Adam elli dairelik iş veriyor, nazlanıyoruz. Biz bunun 10 sene öncesini de biliyoruz. Biz yevmiyeyle iş bulamazdık o zamanlar. Şimdi 10 daire sıva işi geliyor, nazlanıyorsun. Cami işi geliyor, nazlanıyorsun. 10 sene önce ben bir cami işi alsam dedikodusu olurdu. Falanca usta güzel iş aldı derlerdi. Şimdi öyle değil ki. Ortalık iş kaynıyor.

AK Parti iktidarından sonra mı iş bolluğu oldu?
Allah razı olsun onlardan. Bu benim görüşüm tabii. Bir başkası “bizi batırdı” diyor. Onu da diyebiliyor.

Ama inşaat sektörünü içeriden sen biliyorsun…
Kesinlikle. Allah görüyor şu anda. Yalan konuşamazsın ki kardaşum! Yalanla iman bir arada durmaz. İçindeki neyse, dilinle söyleyeceksin. İyi bir ustayım mesela ben. Ekibim de vardır. İstanbul’da da işler yaptım. Zaman geldi, üç gün yevmiyeyle çalıştığımda, evime bir şey götürüyorum diye şükrederdim. Şimdi öyle değil kardaşum. İş beğenmiyoruz. Vallahi! Kimse beğenmiyor. 115 lira yevmiye veriyorum, alıp götürüyorum, yemeğini veriyorum, usta bulamıyorum. Çünkü herkese yetecek kadar, doyacak kadar iş var. AK Parti’nin yaptığı kötü şeyler de vardır. Hep iyi yapıyor desen olmaz. Ama iyilerini de söylemek lazım. Mesela bu PKK olayında biraz iyi yapayım derken, kötü gibi bir şey oldu galiba. Ben öyle görüyorum.

Çözüm sürecinden önceki döneme göre daha mı kötü oldu ki?
Yoo, devam ediyor işte. Muhaliflere bakarsan “sen yaptın” diyor. Sanki önceden yokmuş gibi. “Oy almak için savaş çıkardın” diyor. Kardaşum, bunu bu adam yapsaydı, seçimden önce yapardı.

Peki abi, sana dönelim. Tanıdığın bir abi “gel benim yanımda amelelik” yap dedi. Sen de güreşçisin. Ağrına gitti mi?

Yok yok. O zamanlar, diyorum ya, para nerde? İş nerde?

Kaçlı yıllardan bahsediyoruz?
30 yıl öncesinden söz ediyoruz. Adam bize iş verdi. Ben bu işi yaparım dedim. Hiç amelelik de yapmadım ben. Caminin işini yapıyoruz. Ustam ince sıvayı çekti kabanın üzerine, sigarasını yaktı. İlk günüm daha. Hemen tırbolu aldık, su attım. Onu görmüştüm. Baktım oluyor.

Eline mala yakıştı…
Yakışıyor da! Allah var. Bazı insanlar telefonla da para kazanabilir. Ama bu işi de biri yapacak kardaşum. İyidir, kötüdür. Allah bundan bize helalinden ekmek veriyor kardaşum, işin doğrusu bu. Ondan çok ekmek yedik. Çoluk çocuğuma baktım. Birikimler yaptık, iki tane düğün yaptık.

İnşaat sektörüyle ilgili şöyle eleştiriler de var: AK Parti inşaat sektörüne öncelik verdi. Fakat planlamadı. Yeşile önem verilmiyor, otoparksız binalar yapılıyor falan…

Bizim Sakarya Hendek’ten örnek vereyim ben. Deprem bölgesi değil ama binaların altında sığınak, otopark mecburi. Ben gördüğümü söylüyorum. Büyük şehirleri bilemem.

İnşaat sektöründe yavaşlama olsa, gerileme olsa, kimleri, ne kadar etkiler?
Türkiye’nin genelini etkiler. Bütün büyük şirketleri etkiler. Benim param olmadığı zaman, araba almam. Araba almadım mı Koç etkilenir. Param olmadı mı elbise alamam. Tekstil sektörü etkilenir. Türkiye’nin geneli bundan etkilenir.

Peki Davut Usta, inşaatta mola veriyorsunuz, çay içerken siyaset de konuşuyorsunuzdur. Genelde neler tartışıyorsunuz?
Çok tartışırız. Ekseriyetle ben Kürtlerle çalıştığım için, onlarla PKK ve devlet olayını tartışıyoruz. Adam bana “HDP’ye oy ver” diyor. Bunu diyebiliyor bana. Sonra da Tayyip’i kötülüyor. Ben de ona diyorum ki, bak kardaşum, senin o kötülediğin insan, sana bu özgürlüğü vermiş. Eskiden sen “Kürdüm” diyemiyordun. Düşünebiliyor musun? Bir Ahmet Kaya, “ben Kürtçe bir kaset yaptım, bunu yayınlayabilecek yürekli bir insan arıyorum” dediği zaman, çatallarla, bıçaklarla adamın kafasına gitmediler mi? Şimdi bugün 50 tane kanal var. Bu özgürlüğü sana kim verdi? Tayyip verdi. Ama adam takmış kardaşum. Geçen gün bir adamla konuşuyorum. “Doğuya gittim ben, orayı devlet karıştırıyor” diyor. Bunu şimdi dövmem lazım, olmayacak yani. (Gülüyor) Bunu yapsa, seçimlerden önce yapardı diyorum. Böyle tartışmalar oluyor.

AK Parti’nin tek başına hükümet kurmasını bekliyor musun peki?
Ben Tayyip’in çok akıllı, cesur bir insan olduğunu düşünüyorum. Onun bir düşüncesi vardır ki, erken seçime götürdü. Olmuyor kardaşum, AK Parti’siz bu iş olmuyor. Al kardaşum sen kur diyorsun, kurmuyor. O zaman AK Parti’ye oy vermeye mecburdur insanlar. Doğuda bu kadar yatırım yapıldığını kendileri anlatıyor. Kardaşum, biraz Allah’tan korkun. Bu adamı niye sattınız?

İnsanın diliyle kalbi aynı konuşacak dedin ya az önce, bu gazete Cumhurbaşkanının, başbakanın masasına da gidiyor. Herkesin işine geleni söylediği bir zamanda, özü-sözü bir insan olarak devlet büyüklerine bir tavsiye veya eleştiri yapabilir misin?
Tayyip Erdoğan’a birinci eleştirim şu: İstanbul’da yer altında tüp geçit yapılıyor şu anda. Denizin altından araba geçip gidecek. Dünyada çok büyük bir proje. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler toplansa, böyle bir şey yapamazdı. Sen güzel bir proje yapmışsın, daha bundan kimsenin haberi yok. Yaptığı hizmetleri anlatamıyorlar. Türkiye’de bu kadar değişiklikler oluyor, kimsenin haberi yok.
Geçen bir adam evimize misafir geldi. “Tayyip Erdoğan ne yaptı?” diyor. Allahu Ekber! (Gülüyor) Ben de ona, “Tayyip Erdoğan ne yapmadı, sen bana onu söyle” dedim. O zaman kesiliyor. Neymiş, çocuğu paralel yapıda hâlâ okuyor. Sen bu insanı yıkmaya, asmaya çalışırsan, bu insan elbet bir şeyler yapacak. Sen hâlâ çocuğunu orada okutuyorsan, ya sende ya çocuğunda bir sıkıntı var. Birincisi bu. Yaptıklarını anlatamıyorlar.
Bir de Kılıçdaroğlu’na, Demirtaş’a çok cevap yetiştiriyor. Çok laubali oluyor bunlarla. Ya kardeşim, sen kendi işine bak. Onlar kim ki? Sen bugün dünyada söz sahibisin. “Dünya 5’ten büyüktür” diyorsun. İsrail başbakanına bugün Amerika dahil, kimse bir kelime diyememiş. Diyemez. Tayyip Erdoğan böyle bir adam. Millet zaten seni biliyor. Bugün Adapazarı’nda milletvekili adayları var, ben onları tanımıyorum. Tayyip Erdoğan’ı tanıyorum. Oyumu ona veriyorum ben.

Davutoğlu’nu tanımıyor musun?
Tanırım tabii, Tanımaz mıyım? Davutoğlu bilgi bakımından Tayyip Erdoğan’dan çok yüksek. Bazen o da yetmiyor. Ara sıra Tayyip Erdoğan gibi Kasımpaşalılık da gerekiyor. Ama o da güzel bir insan.

Tayyip Erdoğan çok Kasımpaşalılık yapıyormuş son zamanlarda. Eski yumuşak halini özledik diyenler de var.
Adam çıkmaza girdi, ne yapacak kardaşum? Türkiye’nin haline bak, Dolar gitti, terör bir tarafta, hükümet kurmaya yanaşmadılar. Ne yapsın adam kardaşum?

Afrika Türkiye’yi bekliyor

Eski Çad Büyükelçisi Ahmet Kavas ile mülâkat (2):

“Türkiye’nin Afrika’daki en etkin yüzü, sivil toplum kuruluşlarıdır. Sivil toplum kuruluşlarımızın, Afrika’da ayak basmadığı yer kalmadı. Savaş bölgelerine, kimsenin gidemediği yerlere “aman buraya gitmeyin” denilen yerlere sivil toplum kuruluşlarımız gidiyor. Türkiye’nin ismini, bunların yaptığı çalışmalar marka haline getirdi.”

İslam ülkelerinden Afrika’ya sahip çıkan, yardım eden var mı?

İslam ülkelerinden Afrika’ya yapılan yardımlar genelde iki türde değerlendirilebilir. Bir, nakdi yardımlar veriliyor, fakat takip edilmiyor. Haliyle bu çok iyi değerlendirilmediğinden kaynak israfı oluyor. İkincisi de bazı ülkelerin yaptığı eğitim faaliyetleri. Aslında artık Türkiye’den başka bu alanda faaliyet gösteren ülke pek yok. Geçmişte Libya, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak, Mısır gibi ülkeler, Afrika ülkelerinde bir takım eğitim faaliyetleri yapıyordu. Türkiye’den yapılan eğitim faaliyetleri, genelde Afrikalılara Batı tarzı eğitim vermek şeklinde oluyor. Bu da Afrikalının kimliğine bir katkı sağlamıyor. Bizim Türkiye olarak varlığımızı oraya zaten götürmüyor.

Paralı eğitim mi veriliyor?

Eğitim parayla, Katolik okullarda da eğitim parayla. Fransız okulları var, çok pahalı. Veya bizim gibi başka ülkelerde gelip de idaresi o ülke tarafından yapılan okulların da ücretleri çok çok pahalı. Oralarda bir iş adamının veya bir üst düzey devlet bürokrasisinin çocukları okuyabiliyor. Bu da çok sınırlı, seçkin bir sınıf oluşturuyor. Ve bu sınıf, okuyup eğitimini tamamladıktan sonra, Afrika’ya elveda diyor. Afrika’nın eğittiği beyin gücünün ve o kültürü hazmeden nesillerin Afrika’da kalmaması, Afrika’nın en büyük çıkmazı. Türkiye’nin yapması gereken, Afrika’nın yerel dokusuyla uygun, bizim de ülke olarak kendi değerlerimizi daha fazla taşıyabildiğimiz bir eğitim sistemini oraya götürmemiz.

Gülen grubunun okulları var mı?

96 yılından itibaren cemaatin okulları açıldı. Hemen hemen otuz ila kırk ülke arasında okulları var. Onlar da aynı şekilde çok pahalı. En imkanı kısıtlı olan Mali gibi, Çad gibi ülkelerde bile eğitim maliyeti, iki bin doların altında değil. Haliyle bir çocuğun ilkokul eğitiminden, lise son sınıfa kadar, yaklaşık yirmi bin doların üzerinde para ödemesi gerekiyor.

Türkiye’nin Afrika açılımı nasıl gidiyor? Bölgede hissediliyor mu?

Şöyle söyleyeyim, Türkiye Afrika’da tarihteki varlığını henüz hissettirebilen bir konuma gelmedi. Kıtanın yüz ölçümü otuz milyon kilometre kare, Osmanlı Devleti nüfuz olarak en yaygın halini aldığında, bugünkü otuz milyon karenin neredeyse yarısına yakınına, on beş milyon karesine, vali, kaymakam, mutasarrıf, asker tayin ediyor, ya da oradaki yerel güçler, çoğu Müslüman hanedanlar, Osmanlı devletine bağlılıklarını ifade ediyordu. Bu durum 1913 yılına kadar devam etti. Bizim Sivas vilayetimiz, Adana, Konya ne ise, bir Trablusgarpımız, Tunusumuz, Cezayirimiz, Mısırımız oydu. Biz maalesef Afrika’da sömürgecilik ve sonrasında, 2006’ya kadar hiçbir şey yaptık diyemeyiz. On iki büyükelçiliğimiz vardı, bu on iki büyükelçiliğimizin de birçoğu temsil noktasında zarureten vardı. 2008 yılında Afrika’ya başlatılan diplomatik atakla birlikte -ki Afrika kıtasında yapılması gereken ilk atak, diplomasidir- on iki büyükelçiliğimizin sayısı altı yılda otuz dokuza çıkarıldı. Bu sene de açılması ön görülen ile sayısı kırk olacak. Şu anda dünyada Amerika ve Fransa’nın bile belki Afrika’da bu kadar büyükelçiliği yok. Birçok Avrupa ülkesi elçiliklerini kapatırken, biz açtık. Tabii açmak kolay değil, zor. Ama daha da zor olanı, devam ettirmek. Ve etkili bir şekilde devam ettirmek. Şimdi Türkiye’nin başarması gereken bu. Buna mukabil Afrika’dan da, 2006-2008 yılına kadar, Ankara’da bulunan büyük elçilik sayısı, sekiz ila on civarında iken, şu anda onlar da kırka yaklaştılar.

TİKA ismi dünyanın her tarafında, eski Osmanlı mirasına sahip çıkmak için çalışıyor. Afrika’da da çalışmaları var mı?

TİKA’nın Afrika’da yaptığı faaliyetler henüz çok gözle görülür değil. Ama her ülkede TİKA ismi, artık bütün yetkililerce, Türkiye’nin kalkınma kuruluşu olarak biliniyor.

1913’lere kadar Osmanlı’nın Afrika ülkesindeki hakimiyetinden söz ettiniz. Afrikalıların 1960’lara kadar Osmanlı’nın yıkıldığından haberleri olmadığı ve bunun için Abdülhamit’e Hutbede dua okudukları şehir efsanesi gerçek mi?

Hutbelerin o dua kısımları standart olduğu için, babadan oğula aynı şekilde zikrediliyor. Şöyle de bir şey var; ben 1993’te Mali’ye gittiğimde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden geldim’ dediğimde, kimse bilmiyordu. Türkiye’nin durumunu anlatmak için bu çok önemli. Bana Yunan mısın, Fransız mısın, Rus musun, Iraklı mısın, Suriyeli misin, İranlı mısın diye sorarak tüm komşularımızı sayıyorlardı, fakat Türkiye’yi bilmiyorlardı. Osmanlı deyince anlıyorlardı. Oysa Osmanlı yok olalı 70 sene olmuş, Mali Cumhuriyeti’nde Türkiye Cumhuriyeti’nin adını sokaktaki hiçbir insan bilmiyordu. Ama bugün Afrika’nın neresine gidersek gidelim, Türkiye Cumhuriyeti’nin adını bilmek bir yana, bugün Türkiye’deki hükümet krizleri bile Afrikalıları kara kara düşündürüyor.

Güncel olaylarımızı yakından takip ediyorlar mı?

Kesinlikle takip ediyorlar. Tamam, bu köydeki radyosu olmayan insan için geçerli değil, ama şehir merkezlerinde, başkentlerde Türkiye ile ilgili uluslararası haber ajanslarının geçtiği haberleri takip ediyorlar. Gerçekten insanlarda ciddi bir Türkiye beklentisi var. Türkiye’ye karşı büyük bir umut var. Bu beklenti, bu umut boşa gidecek diye korkuyorum.

Mali Cumhuriyeti’nin, Kankan Musa ile birlikte İslam Dininin yayılmasına, İslami ilimlerin gelişmesine çok katkıda bulunduğunu biliyoruz. Bu hassasiyet halen devam ediyor mu?

Tabii, Afrika’daki İslam kültürü ve medeniyetinin, bilhassa bilim anlamında, İslami ilimler anlamında en güçlü olduğu ülkelerden biriydi. Mali’de yazılan ve bugün sömürgeciliğin bütün yok edici tahribatına rağmen korunan, takriben 400 bin civarında yazma eser, Mali’nin resmi kütüphanelerinde bulunmakta. Mali, Afrika’daki İslam kültürünün muhafaza edildiği belki en iyi ülke diyebilirim.

Somali’de Türklere ateş açıldığını duyuyoruz. Nasıl okumalıyız bunu?

Somali’ye en çok hatta tek yardım eden Türkiye’yi yıldırmaya yönelik çalışmalar bunlar. Maksatlı olduğunu düşünüyorum. Somali’de devletsizlik var. Ciddi bir iktidar boşluğu var. Bu iktidarsızlıktan istifade eden yerel güçler, iktidar güçlü olursa kendi kaynakları biteceği için, Türkiye’nin oradaki faaliyetini engellemek istiyorlar. Ki Somali, tüm güçlü devletlerin en çok iştahını kabartan bir ülke. Haliyle Türkiye’nin orayı yerel güçlerle, Somalililerle ayağa kaldırması demek, ora üzerindeki emelleri olan ülkelerin hayallerini sukûtu hayale uğratır.

Türkiye’deki Afrika kökenliler nereden geldiler?

Türkiye’deki Afrika kökenlilerin geliş sebepleri farklı. Bunların bir kısmı, Mısır, Osmanlıya bağlıyken, Mısır üzerinden değişik sektörlerde çalıştırılmak üzere getirilen iş gücü var. Köle ticareti zamanında, köle ticaretinin Avrupa’da yasaklanması (köleliğin değil) sürecinde Osmanlı, topraklarındaki köle tacirlerinin ellerindeki köleleri alıyor, onları Batı ve Güney Anadolu bölgesine yerleştiriyor. Bizdeki Afrika kökenli nüfusumuzun ana varlık sebebi 19. Yüzyılın ikinci yarısında köle tacirlerinin ellerinden alınan köleler. Bu insanlar bizde köleyken azad olmuş insanlar değildi. O anlamda kölelik, sadece saraya getirilen, saray hizmetinde çalıştırılan, Afrikalılar vardı. En yoğun olduklarında beş yüz kadar Afrikalı vardı.

Türkiye’den giden sivil toplum kuruluşları Afrika’da ne kadar etkin?

Türkiye’nin Afrika’daki en etkin yüzü sivil toplum kuruluşlarıdır. Sivil toplum kuruluşlarımızın, Afrika’da ayak basmadığı yer kalmadı. Savaş bölgelerine, kimsenin gidemediği yerlere “aman buraya gitmeyin” denilen yerlere sivil toplum kuruluşlarımız gidiyor. Türkiye’nin ismini, bunların yaptığı çalışmalar marka haline getirdi. Sağlık, eğitim, su kuyularıyla hizmet ediyorlar. Gıda yardımı dağıtıyorlar. Çad’daki mültecilere yardım götüren tek ülke Türkiye. Takdir edilen, tebrik edilen ülke oldu. Şimdi kurban geliyor. Kurban faaliyeti Afrika’da bambaşka bir Türkiye imajı çiziyor.

İHH’nın Afrika’ya gidip kurban kestiğini ve buradaki insanların da bağışta bulunduğunu biliyoruz. Kurban olayı önemseniyor mu orada?

İHH’dan daha çok kurbanı diyanet kesiyor şu anda. Diyanet geçen sene 400 büyük baş kesti Çad’da. İHH 100 kadar kesti. Başka yerlerde kesiyor tabii. Gönüllüler 200 kadar kesti. Geçen sene üç bin büyük baş kesildi. Yaklaşık yediyle çarptığımızda yirmi bin hisse yapar. Yirmi bin hisseden en az on kişi istifade etse, iki yüz bin insana ulaştılar sadece bir kurban bayramında. Gelecekte tahmin bile edemeyeceğimiz güzel sonuçları olacak. İşte bu yapılanlara “Salih Amel” deniliyor. Namaz, oruç gibi ibadetleri, kulluk vazifemiz olarak yaparız. Ama bir insana su kuyusu açmak, o insana okul yapmak, o insana sağlık ocağı açmak, orada on binlerce çocuğu sünnet ettirmek, bunlar o insanın günlük hayatında kelimelerle tarif edilecek bir şey değil. Bir de bir devlet kurumumuz olan Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı şu anda Türkiye’de 6 binin üzerinde Afrikalı burslu öğrenci okutuyor. Kendi imkanlarıyla gelen belki on bin Afrikalı öğrenci var. İleride Türkiye’yle Afrika arasında her konuda en büyük köprüyü bu öğrenciler oluşturacak. On sene önce bu anlamda on tane insan yoktu elimizde.

Yeterli mi bu yapılanlar? Son soru olarak da şunu sorayım: Türkiye’nin başka neler yapması gerekir?

Dünyada çok ciddi etkileşimler var. Suriye’de, Irak’ta DAEŞ olarak ifade edilen örgütün içerisinde Batı Avrupa’dan gelmiş, en az sekiz on bin kişiden bahsediliyor. Eli silahlı, anında istediği kişiyi öldürebilen insanlar bunlar. Biz burada adam yetiştirmek durumundayız. Sekiz on bin silahlı adamın karşısına bizim yetiştireceğimiz eli kalemli insanlar, elbette güçlerini kırar, ama yetmez. Şu anda bizim üniversitelerimizde seksen bin yabancı öğrenci var, kapasitemiz iki yüz elli bin. Ben isterim ki bu iki yüz elli binin kesinlikle elli bini Afrikalı olmalı. O zaman işte biz Afrika’ya günlerle değil, saatlerle hitap ederiz. Afrika’nın şu anda en büyük sıkıntısı kalkınamaması, daha doğrusu kalkındırılamaması. İşte bu genç yetişen nesiller, Afrika’nın o kalkınma tekerleğinin çarklarını çeviren nesiller olacak. Çünkü beyin göçü hep içeriden dışarıya oldu. Bundan sonra dışarıda yetişen Afrikalılar içeriye dönmeliler.

Diriliş Postası

Afrika Müslümanlığı canlı, yaşayan bir Müslümanlık

Takdim / İki buçuk yıl Çad’da büyükelçi olarak görev yapan Ahmet Kavas, Afrika konusunda uzman bir isim. Afrika ile ilgili çok yönlü bilgi sahibi. Kartel medyası ve paralel medyanın hakkında “İlahiyatçıdan monşer olur mu?” haberlerine bakmayın siz. Monşer olup olmadığını bilmiyorum, fakat büyükelçilik görevini hakkıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Çad’da, Libya’da, Darfur’da neler oluyor, Somali’de neden Türklere ateş açılıyor, hâlâ Abdülhamid’e hutbe okunuyor mu, Türkiye’deki Afrika kökenliler nereden geldiler gibi sorularımı içtenlikle cevapladı Kavas.Tabii ki “Siz monşer oldunuz mu?” diye de sordum. Türkiye’de okuyan Afrikalı öğrenci sayısı beni hayrete düşürdü. Diyanet ve IHH’nın faaliyetleri de süper! Dünya dönüyor, Türkiye gelişiyor işte.

Eski Çad Büyükelçisi Ahmet Kavas ile mülâkat (1): ‘Afrika Müslümanlığı canlı, yaşayan bir Müslümanlık’

 

Paralel medyanın “monşer” diyerek itibarsızlaştırmaya çalıştığı, Afrika uzmanı Ahmet Kavas ile son görev yeri Çad’dan başlayarak tüm Afrika’yı ve Afrika’nın dinlerine sımsıkı sarılan müslümanlarını konuştuk.    

Çad Büyük Elçisi olarak göreve getirildiğinizde hakkınızda kartel medyasında “İlahiyatçıdan monşer olur mu?” haberleri çıktı. Büyükelçi monşer olmak zorunda mı? Siz monşer oldunuz mu?
O konulara girmek istemiyorum, ama bence monşer, Osmanlı’da biraz anlam kaybına uğramış. Yoksa normalde Fransızca’da “şer” demek dostum demek. Monşer; dostum, azizim demek. Türkiye’de belki şahsına münhasır bazı kimselerin diplomasi tarzlarından dolayı “monşer” denilen bir kavram oluşmuş. Bunu genelleştirmek ve bütün diplomatlara yaymak doğru olmaz diye düşünüyorum. Türkiye’de anlatıldığı anlamda bu kelimeyi hak etmeyecek çok insan var. Ama diplomasinin tabii özelliği; nazik, kibar ve de uysal olması. Afrika gibi bir yerde bana ifade edilen cümlelerden çıkarttığım. İki türlü diplomat var, belki bunun birincisinin içine monşer kavramı giriyor. İkincisi de halk diplomatı. Halkla iç içe diplomatlık. Bir büyükelçi halkın içine karışıyor ve diplomatlığını o şekilde yapıyor. Çok nadir olan bir şey, ama var.

Genel olarak Afrika’yı konuşacağımız için, ayağınızın tozuyla geldiğiniz Çad’dan başlayalım istiyorum. Çad’da neler oluyor? 
Çad, Afrika tarihinde kıtanın üçte ikisi veya dörtte üçünü kaplayan bir alanda, en köklü tarihi olan devletlerden belki de en başında gelenidir. Bugün bir Mısır’la, Cezayir’le, Libya’yla mukayese etmiyoruz. Çad, Afrika’da çok önemli bir noktada yer alıyor. Afrika’nın kalbi, merkezi diyebileceğimiz bir noktada. Haliyle de hiçbir görünür değeri olmasa bile, merkezde bulunması sebebiyle, tüm kavgalar bir şekilde Çad’ı ilgilendiriyor. Ayrıca Çad Gölü havzası olarak ifade edilen o gölün etrafındaki tüm topluluklar, aslında Çad’ın ana nüfusunun parçaları. Birbirleriyle aynı dili konuşuyorlar, aynı kültürü yaşıyorlar, aynı inanca sahipler. Bundan dolayı bir ülkenin başı ağrıdığında, Çad’ın da başı ağrıyor. Çad, bütün o yoksulluğuna ve imkansızlığına rağmen dünyada, sekizinci en çok muhacir barındıran ülke. Şu anda Türkiye, dünyada en çok muhacir barındıran ülke olarak bir numara oldu. Afrika kıtasında da Çad, en çok muhacir barındıran ülke olarak Kenya ve Etiyopya’dan sonra üçüncü sırada. Ama o ülkelere oranla farklı meselelerden dolayı.

Nasıl farklı meseleler?
Mesela Sudan’dan gelen Darfur muhacirleri var, Orta Afrika’dan, Nijerya’dan gelen yüz binlerce muhacir var. Yani ülkenin doğusundan, güneyinden, kuzeyinden, batısından muhacir akını var. Bunlar sınır boylarındaki kamplara yerleştiriliyor. Ancak Çad’ın imkanları yok denecek kadar sınırlı. Bir milyon muhaciri topraklarında barındırması asla mümkün değil. İnsanlar can güvenliği için Çad’a geliyorlar. İnsanların Afrika’da güvenliği açısından, o insanların en rahat geçiş yapabildikleri ve Çad’ın da kabul ettiği bir ülke olması, Çad’ı önemli hale getiriyor.

Sudan’ın Darfur sorunu neden bitmek bilmiyor?
Darfur meselesinin Çad’la doğrudan alakası var. Çünkü Darfurlularla Çad’ın doğusunda yaşayan topluluklar kardeş, akraba. Sömürgecilerin koyduğu bir sınırla yapay bir ayrılmışlık söz konusu. Çad havzasındaki dört ülkenin ortak kültürü nasılsa, Çad’ın doğusundaki Darfur’daki insanlarla Doğu Çadlılar aynı derecede akraba, aynı kültür, aynı inanç, aynı dil, aynı kader birliği yapan insanlar. Sınır geçişleri sınırlandırılmış değil. Libya’nın güneyindeki halkla, Çad’ın kuzeyindeki halk, aynı halktır. Bu sınır da Fransızlar tarafından çizilmiş. Libya karıştıktan sonra, Libya topraklarında yaşayan yaklaşık yüz elli bin Çad kökenli, son dört yılda Çad’a geri döndü. Aynı şekilde Çad’ın içerisinde yaklaşık yüz-yüz elli yıldır yaşayan Libya kökenli insanlar var. Çad, farklı etnik unsurları bünyesinde barındırıp, bu kadar merkezde olunca, 2008 yılına kadar, yani kırk sekiz yıl iç savaş yaşamış.

Muhalifleri kim? Neye muhalefet ediyorlar?
Çad’da en çok iktidara talip olan, iktidarı ele geçiren, iktidara karşı darbe girişiminde bulunanların tamamına yakını da, iktidarı elinde bulunduranların yakın akrabaları. Yani etnik ve farklı bir grubun başkaldırışı, ayrı bir dil, din savaşı değil. Çad’da meşhur bir atasözü vardır “Düşman aileden gelir” diye, aslında dünyanın her yerinde geçerli olan bir kavram.
Çad, yüz ölçümü olarak Afrika’nın beşinci büyük ülkesi. Maalesef nüfusu on iki milyon denmesine rağmen, bu on iki milyon nüfus henüz sayılamadığı için, net bir rakam verilemiyor. Sadece dört milyon civarında insanın kimlik kartı var. Eğer on iki milyonsa, sekiz milyonun isminin dahi yazıldığı herhangi bir evrak yok. Bugün Müslüman bir ülkedeki insanların nüfus kağıdının olamaması, sadece Çadlıların eksiği değil, imkanı olan tüm Müslüman ülkelerin ayıbıdır.

Libya’yı da soracaktım size, ama az önce bahsettiğiniz çerçevede sorunlar bir bütün gibi görünüyor…
Çad’dan başlayıp Afrika’yı konuşalım dediğinizde, öz olarak şunu söylemek istedim. Afrika, sömürgeciliğin başladığı on sekizinci yüz yıldan, bin dokuz yüz altmışlara kadar peyder pey sömürgeleştirildi. Yani Osmanlı devleti, sömürgecilik karşısında genelinin en büyük hamisi iken, Osmanlı devletinin bunu temsil etmede geçmişteki gücü kalmadığında sömürgeleştirme başladı. İnsan kaynağı da bu anlamda sömürgeleştirildi. Ki dünyanın her yerinde olduğu gibi, Afrika’nın da en önemli kaynağı insan kaynağıdır. Biraz da ben nüfusun sayılmamasının, daha doğrusu saydırılmamasının sebebini, Afrika’nın kimliğinin oluşmasını istemediklerine bağlıyorum. Bugün Afrika’nın bir milyar nüfusu var deniliyor ki, ben bunu asla kabul etmiyorum. Benim tahminlerime göre, okuduklarımdan hareketle, Afrika nüfusunun iki milyardan aşağı olması mümkün değil. Belki üç milyar nüfusu var Afrika’nın. Çünkü sadece dört ülkenin nüfusu beş yüz milyon. Geriye kalıyor elli ülke. Bu elli ülkede beş yüz milyon insan yaşamıyor…

İnsan ticareti mi yapıyorlar, nasıl sömürüyorlar Afrikalıları? 
Afrikalıların kimliği tespit edilirse ne değişir?
İnsan kimliği tespit edildiğinde, kayıtlara geçtiğinde, bu sefer ülkenin, kıtanın gücü ortaya çıkacak. En önemli kaynak insan olduğuna göre, bu kaynağı her konuda, Afrika’dan istifade eden tüm devletler, çok rahatlıkla kullanıyor. Sporcusunu, daha iyi imkan vererek elinden alıyor. Bilim adamını daha yüksek maaş vererek elinden alıyor, teknik elemanlarını, iş gücünü dünya Afrika’nın elinden alıyor. Ve Afrika’yı kalkındıracak hangi unsur varsa o unsur kıtaya faydalı olmak yerine, kıtanın dışına aktarılıyor. Dört yüz yıldır Afrika’nın insan kaynağı tüketiliyor. Önce köle olarak, sonra sömürgecilik döneminde işgal ordularının Afrika’yı istilasında yardımcı askeri birlikler olarak, bağımsızlık ve sonrasında ise iş gücü olarak kullanıldı. Beyin gücü olarak kullanıldı. Afrika’nın bugünkü hantal yapısının arkasında, insan kaynağının kendisinin değil de, başkasının kullanması yatıyor. 19. Yüz yıl, hatta 20. Yüz yıl sömürgeciliğinden daha fazla bugün Afrika’nın sömürüldüğünü söyleyebilirim. Afrika şu anda korkunç bir sömürgecilik yaşıyor.

Afrika’nın geneline baktığımızda çoğunluk olarak Müslümanlar diyebilir miyiz? Batı sömürgesinde olanlar, Müslümanlıklarını koruyabildiler mi?
İslam dini gelmeden önce kıtada, kuzeyde ve doğuda Hristiyanlar, çok kısmi olarak da Yahudiler vardı. İslamiyetle birlikte kıta, Asya’ya ve Avrupa’ya göre çok hızlı bir şekilde Müslümanlaştı. Sömürgeciliğe kadar Afrika bir İslam kıtası, Müslümanların kıtası haline gelmişti. Tahmini olarak, 1900’lü yılların başlarına kadar, kıtanın yüzde seksen civarı Müslümandı. Bugün de Afrika’nın yüzde yetmişten fazlası Müslüman aslında. İslam Konferansı Teşkilatının (Şimdi İslam İş Birliği Teşkilatı olarak ifade edilen, artık pek işlerliği kalmayan, adı dahi son yıllarda neredeyse unutulmaya yüz tutmuş) elli yedi üye ülkesinin, yirmi yedi tanesinin Afrika ülkesi olması da, Afrika’da Müslümanlığın ülkeler seviyesinde bile ne kadar çok olduğunu gösteriyor.

Nasıl bir Müslümanlık Afrika Müslümanlığı?
Afrika Müslümanlığı canlı bir Müslümanlık, yaşayan bir Müslümanlık. Afrika Müslümanlığı, çok badireler atlatmış. Birçok topluluk o zorluklar karşısında belki dininden vaz geçebilirdi. Ama Afrikalılar dinlerini yaşamaya devam etmişler. Yeterli mi, kesinlikle yeterli değil. O zor şartlardaki imkanlarla, dünyadaki bu kadar İslam karşıtı, Müslümanlara karşı geliştirilen siyasetler, en çok yine Afrikalı Müslümanlara zarar veriyor. Çünkü çok hassas bir bünyeleri var. Dünyada her türlü oynanan oyunun farkına varmaları, ona karşı siyaset geliştirmeleri mümkün değil. Bugün özellikle Afrika kıtasında, Müslümanları Hristiyan etmek için, çok ciddi kampanyalar yürütülüyor. Çok özel papazlar yetiştiriliyor. Bu papazlar, Kuran-ı Kerim’i bir Müslümandan çok daha iyi öğrenip, İncil’le Kuran-ı Kerim arasında mukayesede, Müslümanın zafiyetini kullanarak ikna edebilmek için, köy köy, kasaba kasaba dolaşıyorlar. Afrika kıtasında Katolik kilisesine bağlı okullarda okuyan, on beş milyon öğrenci var. Bu öğrencilerin içerisinde Müslüman olanı çoğunlukta. Çad’a gittiğinizde, Mali’ye gittiğinizde en tercihli okullar, Katolik okullarıdır. Bizler İslam ülkeleri olarak, Afrika’daki eğitim faaliyetlerine yaptığımız sınırlı yardımları çok fazla abartarak, burada çok şey yapıyormuş gibi gösteriyoruz, ama bizim mevcut yaptıklarımız, misyonerlerin yaptıkları yanında devede kulak bile değil.

Diriliş Postası

Yarın nasipse ‘Afrika Türkiye’yi bekliyor

Terörü çözersek böyle çözeriz

Millet olma bilincinin zayıf temeller üzerine kurulduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Ortak geçmişimiz, ortak bir kültürümüz olduğu halde, ortak sevinçlerimiz ve acılarımız olamıyor. En kötüsü de ortak bir gelecek tahayyül edemiyoruz.

Emperyalist devletler, millet olma bilincimizi darbelediği için terör sorunundan da kurtulamıyoruz. Millet olma bilincimizdeki zayıf noktaları kuvvetlendirmezsek, emperyalist devletlerin başımıza ördüğü yumaklardan da kurtulamayız. Onlar öyle istiyor diye kardeş kardeşi vurur. Acılarda buluşamayız. Ortak sevinçlerimiz olmaz.

Buraya kadar büyük cümleler etmiş olabilirim haddim olmadan. Derdim, büyük cümleler etmek de değil. Derdim, terör belasından kurtulmak. Huzurlu topraklarda yaşamak. Burada doğmak benim seçimim değildi. Sizin de değil. Fakat buraları güzelleştirmek hepimizin elinde. Önce o narin ellerimizi taşın altına koyarak işe başlayabiliriz.

Kürtlerin isteklerinin PKK’nın istekleri olmadığını anlayalı çok oldu. Birçok Kürt kardeşimiz de anladı bunu. PKK’nın neyi istediğini kim çözdü ki, ben çözeyim. Konu o değil. Esas konu, teröre karşı tek millet nasıl oluruz? Nasıl hep birlikte meydanlara dökülür, hep birlikte aynı şeyleri isteriz? Üstelik herkes “Analar ağlamasın!” derken.

“Elimizde Türk bayrakları, ağzımızda Kürtçe sloganlar”la büyük bir miting düzenleyebiliriz mesela. Kim organize ederse etsin, herkesin katılacağı bir miting olur bu. İyisi mi herkes organize etsin bu mitingi. Her kesimden STK’ların işin içinde olması, herhangi bir kesimin sahiplenmesinin de önüne geçer. Kolay olduğunu söylemiyorum. Zaten elimizi altına koyacağımız taş çok ağır. Herkes bir ucundan tutarsa, ancak yerinden oynatabiliriz.

Gelelim mitingin içeriğine. Niye Türk bayrağı ve niye Kürt sloganı? İşin püf noktası orada çünkü. Bilinçli aklımızla çözemedik, bilinçaltımıza mesaj gönderelim biraz da. Çözersek, böyle çözeriz.

Yıllar önce bir Kürt arkadaşımın evindeydim. Kürt veya Türk olmamız kimsenin umurunda değildi. Zaten hiçbir zaman böyle bir şeyin muhabbeti de yapılmazdı. Ben bir olay anlatırken (şu an hatırlamıyorum ne anlattığımı) “Kürt çocukları gibi giyinmişler” dedim. Arkadaşım otomatik bir tepki olarak “Ne? Ne demek istiyorsun?” dedi. Dedi ve bilinçaltıma devasa bir yumruk indirdi. Nasıl utandığımı, nasıl yerin dibine geçtiğimi, nasıl bilinçaltıma akla hayale gelmedik küfürler savurduğumu anlatamam. Toparlamak için çaba sarf etmem bile iğrençti. Kendimden tiksindim. Bilinçaltıma sinsice yerleşen bu öğretiden dolayı kimi suçlayacağımı da bilemedim. O arkadaşımla tekrar tekrar görüşsem de bir kez daha samimi olmayı beceremedim. Ondan değil, benim suçluluk duygumdan kaynaklanıyordu bu. Utancımdan belki de. Eminim o, çoktan unutmuştur bu olayı. Ama ben yıllar sonra bir yazıma konu edecek kadar canlı yaşıyorum hala.

İşte sözünü ettiğim Türk bayrağı ve Kürt sloganı, bilinçaltımıza göndereceğimiz mesajlarımız olacak. Mesela “Emperyalizm; Welatê me biterikîn e!/Emperyalizm, ülkemizi terk et!” diyeceğiz. Veya “Tirkû Kurd bira ne!/Türk-Kürt kardeştir!” diye bağıracağız. Sonra başka şeyler de yaparız. Ama önce bilinçaltımızın yüz yıllık pisliğini, şöyle güzelce bir temizleyeceğiz. Terörü çözersek, böyle çözeriz.

Gençlere dizi yapın

Toplumun ahlakını bozmayacak, ama ille de bir mesaj verme gayreti içerisinde olmayacak aklı başında bir dizi yapalım desek, malayani olarak mı göreceğiz bunu?

Yaz mevsiminin rehaveti her birimizi sarmışken, bütün hassas olduğumuz konuları bir kenara bıraktık. Çocukların ellerinde bilgisayar, iPad, telefon ve her türlü teknolojik alet cirit atıyor. Sınırsız televizyon seyretmenin “keyfine” de diyecek yok. Bütün bir sene boyunca vermeye çalıştığımız dini, ahlaki değerlerimizin yerle bir olduğunu görebiliriz.

Elbette sınır konusunda bu kadar cömert olmayan, yaz okulları vesilesiyle çocuklarının eğitimine devam eden aileler de var. Sayılarının çok yüksek olduğunu söyleyemeyeceğim. Üstelik yaz okulları bittikten sonra onlar da aynı şekilde kendilerini televizyonun ve bilgisayarın kucağına bırakabiliyorlar.

Yaz mevsimi dolayısıyla, malum, televizyon kanallarımızda da bir gevşeme, bir vurdumduymazlık meydana geliyor. “Kaliteli” programları Eylül sonrasına bırakırken, eften püften programlarla en çok çocuklarımızın beynini yıkıyorlar. Yaz mevsiminin düzenli ve en çok televizyon izleyen kesimi çocuklar çünkü.

Ertesi günü okul olmadığı için ve yaz günleri geç karardığından, çocuklarımız da geç yatıyor. Yani onların ayakta olduğu saatler, tam da üç kuruşluk, basit ve yıkıcı dizilerin olduğu saatler. Üstelik bu dizileri kaçırma dertleri de yok. Çünkü günün her saatinde tekrarları defalarca veriliyor. “Çocuklar dizi mi izlermiş?” demeyin. Genç kızlara baktığınızda, en çok sevdikleri televizyon programının, içinde “cıvıl cıvıl” gençlerin oynadığı diziler olduğunu görürsünüz.

İçerik olarak beğensek de, beğenmesek de, çocuk kanalları yaklaşık 9-10 yaşlarına kadar çocuklarımızın televizyon seyretme “ihtiyacını” gideriyor. Televizyon seyretmek, ihtiyaçtır-değildir tartışmasını usulca bir kenara bırakalım. Çünkü konumuz bu değil.

10 yaşına gelen çocuğumuz yavaş yavaş çizgi filmlerden zevk almamaya başlıyor. Bu da onu bir arayışa itiyor. Kimisi anne-babasının izlediği her diziyi izleyerek bu “boşluğu” giderse de, kimisi ailelerinin kısıtlamasıyla bunu da yapamıyor. Ama o boşluk ve arayış orada duruyor.

Yaz aylarının “sınırsız” özgürlüğü ile TV kanallarının yaz mod’u bir araya gelince, ergen yaşlardaki çocuklarımız için bulunmaz bir “nimet” oluyor. En çok da kız çocuklarımız için. Erkekler bilgisayarda oyun oynamaya daha meyilli. Diziler onları çok fazla tatmin etmiyor. Bunu bilen yapımcılar da, genç kızları baştan çıkartacak basitlikleriyle reyting telaşına düşüyor.

Belki başka sebepleri de vardır. Mesela Doğan Grubu’nun dizi karnesinde, ahlaki bozulmayı hedef almanın yanında, reyting telaşı çok masum kalır. Yaz dizilerinde; ille her genç kız şort giyecek, ille her erkek havalı ve paralı olacak, aldatmalar olmazsa olmaz, heyecan için her türlü entrika mubah sayılacak, akla hayale gelmeyen ahlaksızlık evlerimizin oturma odalarına sere serpe yerleşecek. Kızlarınız bunları televizyonda izlemiyorlar diye rahat bir nefes almayın boşuna, internet sayesinde hiçbir bölümünü kaçırmadan izleyebiliyorlar. Dedim ya, istisnalar her daim olacaktır zaten.

Bizim mutedil kesimin kanallarına bakınca, henüz böyle diziler yayınlayacak kadar bozulmadılar. TRT birkaç ağır abi dizisiyle itidal görevini bir ölçüde yerine getiriyor; ama kafi değil. Hep kendimize hitap edip, çocuklarımızın durumlarını görmezden geliyoruz. Onlar ne yapsın peki? Makul ve mutedil diziler onlar için niye yapılmaz?

Farkındayım, televizyon yapımcılığı adına henüz o kadar gelişemedik. Oturduğumuz yerden sohbet ettiğimiz birkaç şiir programı, kitap tanıtma programlarıyla “geyik” yapabiliyoruz. Tartışma programları zaten çok kolay. Belli kişiler, kanal kanal gezerek bu “açığı” da gideriyor. Fakat toplumun ahlakını bozmayacak, ama ille de bir mesaj verme gayreti içerisinde olmayacak aklı başında bir dizi yapalım desek, malayani işler olarak mı göreceğiz bunu?

Hayatın dinamikleri çok değişti artık. 24 saat ahlaksızlık pompalayan ve bunu meşru göstermeye çalışan televizyon kanalları yüzünden ahlak mefhumu da değişime uğruyor. Yasaklamak, engellemek, önüne farklı bir alternatif koymadıkça, bu şartlarda çözüm olmuyor. Büyük yaşlardan söz etmiyorum, 10 yaş üstü çok kritik. Sizin onu çocuk sandığınız, fakat o çizgi film izlemekten zevk almadığı bir döneme giriyor. Ergenliğe adım atmamış çocuklarımızı, yetişkin programlarına mahkum edersek, erken ergenlikten tutun da, önünü alamayacağımız, bizim kültürümüzden uzak yaşam tarzlarını evlerimizde görmeye engel olamayız.

Yapımcılara buradan sesleniyorum, gençlere yönelik, makul-mutedil dizilere ihtiyaç var. Aksi halde yapımcıyım diye ortada dolaşmayın. Her şeyi herkes yaparken, birilerinin farklı olması gerekir. Hodri meydan.