Sezar’ın düğümü nasıl çözülecek

Yaşanan bir olayın peşine düşmediğimiz bir günümüz bile yok. İç yüzünü öğrenmek için çaba sarf etmediğimiz bir olay yok. Altında yatan manaları araştırmadığımız bir yazı veya konuşma yok. Satır aralarını okumaya çalışmadığımız bir haber yok.

Paranoyak bir millet mi olduk, yoksa normal olan bu mu? Çok seslilik bu demek mi? Her kafadan bir ses çıkacak ve biz hangi sese inanacağımızı bilemeyeceğiz. Böyle bir psikolojiyle yaşıyoruz biz bu ülkede. Güven yok, söylenilen sözlere inanılmıyor ve medyanın içi başka, dışı başka.

Bu psikoloji bizim üretkenliğimizi öldürüyor. Yeni şeyler üretmek yerine, hep gizemli olayları çözmekle uğraşıyoruz. Altında yatan manaları aramaya ayırdığımız vakti, yeni şeyler üretmeye ayırsak hem daha huzurlu hem de daha başarılı bir hayatımız olurdu. Ama olmuyor.

Eskiden inanırdık. Yazılan çizilen her şey gerçekmiş gibi gelirdi bize. Hele de matbu harflerle yazıldı mı, çok önemli ve gerçekliği olan bilgiler sanırdık. Bu safdilliği çok kullandıkları için, işin iç yüzünü bilmese de hiç kimse ilk duyduğu şeye inanmak istemiyor artık.

Nasıl inansın ki, şimdiye kadar hep inandırmak istedikleri şeyleri haber yaptırmışlar. İrticayla mücadele demişler, altını diledikleri gibi doldurmuşlar. 28 Şubat’ta yapılanlara bir bakın. Çoğu uydurma olan birçok haber “oynatılmış” ve tehdit olarak irtica gösterilmiş. Şimdi baktığımızda komedi gibi gelebilir, ama zamanında çoğu insan bu trajikomediye inanmış ve tedbirini ona göre almıştı. Olayların iç yüzünü ise daha yeni yeni görebiliyoruz.

Mit kriziyle ilgili bir sürü senaryo yazıldı, bilen bilmeyen herkes konuştu. Neler olup bittiğini öğrenebildik mi? Perdenin arkasında kalan kısımların aydınlanması için daha zamana ihtiyacımız var. Eskisi gibi 10-20 sene beklemeye gerek yok. Korku imparatorluğu yıkıldığı için olayların kodları daha hızlı çözülebiliyor. Ama zamana ihtiyacımız var.

Bir de, güya gizli olup birilerine sızdırılan bilgiler var.  Duyurmak istedikleri bilgileri gözlerine kestirdikleri gazeteciler yoluyla sızdırma metodunu kullanmışlardır. Toplum psikolojisi de şöyle çalışır: “Bir bilgi sızıyorsa eğer, gerçekliği vardır elbette. Çünkü sesli konuşulmuyor, fısıltıyla iletiliyor.”

Bu da bir taktik tabii ki. Bunu artık daha net görebiliyoruz. Sızan bilgiler, isteyenin istediği kadar sızdırdığı bilgilerdir. Üstelik gerçek olmayıp, uyduruk bilgiler de sızabiliyor. Sızma metoduyla uyduruk bilgilerin inandırıcılığı daha da artıyor.

Biz de “şok şok şok” haber yapan gazetecileri süper iyi gazeteciler sanıyoruz. Bilmediğimiz bilgileri bize iletiyorlar. Ellerinde dosya, dolanıp duruyorlar.

Medya Derneği tarafından 6. Düzenlenen Medya Okulu’nda eğitmenlerden biri bir fotoğraf gösterdi. Fotoğrafta Amerikan askeri bir adamın ağzına matarasıyla su veriyordu. Sonra bir fotoğraf daha gösterdi. O fotoğrafta da Amerikan askeri adamın kafasına silah dayamıştı. Daha sonra da fotoğrafın tamamını gösterdi. Aslında hepsinin aynı fotoğraf olduğunu gördük.

Bir kesim medya, fotoğrafın silah dayalı kısmını göstererek “Bak Amerikan askerleri Iraklılara neler yapıyor?” diyebiliyor. Bir diğer medya da su verildiği kısmı göstererek “Bakın, Amerikan askeri nasıl da iyi davranıyor Iraklılara.” diye haber yapabiliyor. Fotoğrafın tamamını görmeyen halk hangisine inanacak?

Cihan Kırmızıgül olayına baktığımızda bunu daha net görebiliriz. Kimi, “Poşu taktığı için cezaevinde yatması haksızlık.” Derken, kimi de, “Galatasaray Üniversitesi’nde okuyan geleceği parlak çocuğun, her tarafın kırılıp döküldüğü, molotof kokteyllerinin havada uçuştuğu eylemde işi ne?” diyerek altında yatan başka manaları dile getiriyor. Poşu davası mı, yoksa 2 bilinmeyenli denklem mi?

Bize yansıyan ne olacak burada? Tabii ki kişilerin yorumları. Her zaman takip ettiğimiz, görüşlerine katıldığımız gazeteciler lütfedip nasıl yorum yapmışlarsa, bizim payımıza da onlara inanmak düşer. Nasıl çözülür bu Sezar’ın düğümü, onu da Allah bilir.

Yazar:Sevda Dursun

Dilimin döndüğünce

Yorum Yok

Yorumunuz