Sabretme sırası sizde küskünler

Balkanlarda 30 yıl Milli Görüş Başkanlığı yapan Prizrenli Hacı İlyas Amcanın “Peres’e ‘one minute’ diyen adama sahip çıkın” sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Her zaman Türkiye için yüreklerinin çarptığını söyleyen İlyas Amca, AK Parti’den önce Balkanlara kimsenin sahip çıkmadığını, hizmet götürmediğini ifade etmişti. Erdoğan’ın o zamana kadar iki sefer Kosova’ya gittiğini ve merkezde 1 buçuk milyon insanın toplandığını söylerken orada şahit olduğu şu hatırayı bırakmıştı yanımıza: “98 yaşında bir dede geldi yanına, ‘Tayyipciğim, evlat, dur!’ diyerek arabayı durdurdu. ‘Bu kalabalık ne vakit Tito geldi, o zaman toplanmıştı. Ama zordan gelmiştik. Sana gönülden geldik’ dedi. Tayyip de dışarı çıkıp dedenin alnını öptü.”

Makedonya’ya gittiğimizde 7 Haziran seçimleri henüz yapılmış, AK Parti 1. parti olduğu halde, hiçbir parti tek başına hükümet kuramayacak seviyedeydi. Yaşı 30-40’larda olanların gözünün önünden ülkeyi kaosa sürükleyen koalisyon dönemleri film şeridi gibi geçerken, genç olanlar “koalisyon”un ne demek olduğunu büyüklerine soruyordu. Öte yandan kendilerine sahip çıkan tek ülke olan “Türkiye”nin belirsiz durumu, sadece Balkanlardaki değil, dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları tedirgin etmeye yetmişti. Hele “Şimdi bizi geri mi gönderecekler” diye soran Suriyelileri hatırlamak bile istemiyorum. Evlerinden, yurtlarından edilen, en sevdiklerini savaşın acımasız kollarına teslim ederken, geriye kalanlarla sığındıkları kardeş ülke Türkiye’ye gelen savaş mağdurlarının yürekleri kuş kanadı kadar tedirgindi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da “Suriyelileri ülkelerine göndereceğim” diyen siyasetçileri yürekleri ağızlarında çok dinlemişlerdi çünkü.

Afrika’nın en ücra köşesinde yüreği Erdoğan için niye çarpar bir insanın? Veya Kudüs’te veya Gazze’nin dört bir tarafı insanlığa çevrilmiş zindanında… “TİKA diye bir adam geldi, köyümüze su getirdi. Allah razı olsun o adamdan” diyen bir insanı anlaması ne mümkün TİKA’yı kapatacağım diyen basiretsizlerin… 5 kıtada, 160’tan fazla ülkeye ulaşmanın ne demek olduğunu Akşener veya CHP çevresinin anlaması güç, peki ya sen…

Sen ki, Müslümanlığın gereği ümmet olmanın bilinciyle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanın derdini dert edinmiş, ayağına taş değdiğinde kendini konsolosluk önüne atmışsın. Şimdi ümmetin tek umudu Erdoğan’ı devirmek, bütün bu kazanımları yok etmek için kolları sıvayanlarla birlik olmuşsun. Yarın o boynu bükük ümmetin karşısına çıkmaya, dertlerini dinlemeye, haksızlıklara karşı durmaya nasıl yüzün olacak diye sormuyorum. Bir şekilde kitabına uydurursun. Ümmetin tek dayanağının bel kemiğini kırmak için menfaatinden uzak yeterince sebeplerin varsa, anlatsaydın keşke. Zira şimdiye kadar anlatılanlarda böyle bir şeye rastlamadım.

Kırgınsın, küskünsün biliyorum. Zaman zaman benim de kırıldığım, küsme aşamasına geldiğim noktalar olmadı değil. Her şey süt liman gitmedi maalesef. Güvendiklerimiz, doğruluk, dürüstlük timsali olamadılar tam anlamıyla. İnsan denen topluluğun içinde çürük elmalar hep çıkar. Sen ne kadar değiştirmek istesen de çıkmaya devam edecektir. Davayı değil de menfaatini düşünen, cebini doldurmayı önceleyen, güç zehirlenmesi yaşayan, senin hassasiyetlerini gözetmeyen şahısların AK Parti içinde cirit atması beni de yaralıyor inan. İyileri de görüyorum sonra, bu dava için baş koymuş, hakkı, hakkaniyeti gözeten samimi insanları.

Bir de yerine talip olanlara bakıyorum, içim ürperiyor iyi mi… teröre destek vererek ülkeyi kan gölüne çevirenleri mi dersin, yoksa geçmişten getirdikleri din düşmanlığından dolayı alınlarında taşıdıkları koca bir lekeyle meydanlara çıkıp din satanları mı… bunlara güvenmediğini biliyorum. O kadar da vazgeçmiş olamazsın değerlerinden. Kendini, “bu da dindar” diyerek, çukur muhalefetle ittifak yapmış, nereden fonlandığı belli olmayan kampanyalarla sana gül bahçesi vaad eden Saadet Partisi’yle avutuyorsan, atladığın bir detay var. Meydanlardaki söylemlerinden, Che Guevara pozundan, dindar oldukları sebebiyle nefret ve zulmüne uğradıkları CHP gibi bir partiyle ittifak yapıp, AK Partiyle barışamamasından anlamalıydın içinde bulunduğu ittifakın iştahına çanak tuttuğunu. Üstelik seçim zamanı, yapılacaklar değil, duyulmak istenenler söylenir hep, gerisini var sen düşün.

AK Parti duble yollar yaptı, şu kadar hizmet yaptı, bu kadar bilmem ne yaptı demeyeceğim. Bunları şimdiye kadar göremediysen, bir “Allah razı olsun” demediysen söyleyecek bir sözüm yok. 16 yıllık iktidar, haklısın, çok daha iyi şeyler yapabilirdi. Ama sen de biliyorsun ilk yıllar iktidarken muktedir olamadığını. FETÖ’cüsünden tut da, muktedirliği elden bırakmak istemeyen Kemalist zihniyete rağmen iyi işler yapmış diyorum yine de ben. Gezi kalkışmasından itibaren içeriden ve dışarıdan aleni düşmanlıklarla hedeflenen şeyi sen de görmüyorsan, kime ne anlatabilirim ki? Erdoğan değildi devirmek istedikleri biliyorsun; sen, ben ve bizim gibi düşünenlerin hezimetiydi. Türkiye’nin eli kolu dışarı uzanmasın, Amerika’ya, Avrupa’ya baş kaldırmasın, terör belasından kurtulamasın, büyümesin, gelişmesin, kendi çöplüğünde eyleşsin diyenlerin ayak sesleriydi.

Şükür ki ferasetli bir halkız da, oynanan oyunları görebildik şimdiye kadar. 15 Temmuz bertaraf edildiyse, bu milletin ferasetiyle edildi. Bunları anlatmama gerek yok, oradaydın, biliyorsun. Aslında benim sana hiçbir şey anlatmama gerek yok. 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da birlikte yaşadık. Asıl bu iktidarın içinde büyümüş gençlere birlikte söyleyeceklerimiz olmalıydı. Mesela onlara Adnan Menderes’in kazanımlarının 27 Mayıs’la, Turgut Özal’ın kazanımlarının 28 Şubat’la nasıl yok edildiğini anlatmalıydık. Çünkü inanmıyorlar, “kazanılmış haklar kimsenin elinden alınmaz” diyorlar. Alınmaz mı, sen söyle…

Gezi kalkışması olduğu sırada, “her şeyiniz var, daha ne istiyorsunuz” diyen laik arkadaşıma hala kamuda yasaklı olduğumu hatırlatmıştım acı acı. Onlara göre (kısmen doğru da) AK Parti’nin mücahitleri partinin her imkanından faydalanırken, mücahideleri hala yasaklıydı ya, sonra yasaklar kalktı, mağduriyetlerin bir kısmı giderildi. Şükür diyorum bak, yine de şükür diyorum. Çünkü şükretmezsem, devamı gelmez, biliyorum. Hani “Başörtülü vekil yoksa oy da yok” diyenlere “az sabredin, sıra ona da gelecek” diyordunuz ya, biz sabrettik bak, şimdi sabretme sırası da şükretme sırası da sende. Bilmem anlatabildim mi?

Vicdanın, sen ve “oy”un, baş başa kaldınız artık. Ümmetin bütün umudu ve senin kırılmışlığın… daha iyisi olana kadar, başka seçeneğin yok. Mazlum eller, yakanız ve bir yapışmışlık kalacak ardında. Sonrası mı, tüm şikayet ettiklerimizle ilgili, biz ne kadar elimizi taşın altına koyduk, ona bakacağız.

Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz

Format Görsel

 

Seksenlerde bir tiyatro oyununa gittiğimi hatırlıyorum. Mahallede top koşturan çocuklar ve içlerinden birinin kedilere zarar vermesiyle başlıyordu oyun. Ardından o çocuk büyüdü ve bir gece yarısı elinde fenerle ülkesinin kapılarını İngilizlere açtı. Sonrasındaysa yine aynı İngilizlerle kahramanca dövüşerek ülkesini düşmanlardan kurtararak lider oldu. Hikaye bu ya, meğerse kedilere zarar veren, büyüyünce ülkesinin kapılarını İngilizlere açan ve ardından ülkesini düşman işgalinden kurtaran kişi Atatürk’müş. Oyun bittiğinde salonda fısıltı halinde yayılan genel kanı buydu. Zaten muhafazakar bir kesimin, muhtemelen gizlice gittiği bir tiyatro oyunuydu. Öyle bir atmosferde söylenenlere inanmak hiç de zor değildi. İlk gençlik yıllarımdı, açıkçası gerçek olup olmadığını sorgulama gereği bile duyduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet tarihinden beri Kemalistlik sopasıyla terbiye edilmeye çalışan dindar kesimin iç dinamiklerinde buna benzer enstantanelerin gelişmesi şaşılacak bir durum değil. Sürekli ötelenen, ikinci sınıf vatandaş kabul edilen, dinle imanla ilişiği olanları sahnenin arka tarafından ön tarafına geçirmeyen, en görüneni başörtülüler olduğu için Atatürkçülük adına yasaklarla sindirmeye çalışılan bir kesime, “Atatürk bu ülkeden dini kaldırmak için düşmanla anlaştı” derseniz, inanması o kadar yalın ve zahmetsiz olur.

Yaşarken kabullenip sustuğumuz birçok şeyin, psikolojik taciz boyutunu geçip, fiziksel tacize uzandığını kaç kişi fark edebilmişti ki? Hem fark etse ne olur, kabullenip susmaktan başka bahtımıza düşen, hapislerde çürümek, fazladan zulüm görmek. Şapka takmadı diye asılan Şalcı Bacıların, İskilipli Atıf hocaların torunları, sakal bırakıyor diye, kuran veya dini kitap okuyor diye irticayla suçlanıp yıllarca hapislerde yattı. Başörtü takıyor diye üniversiteye gitmelerine izin verilmedi. Devlet dairelerinde çalışmayı bırakın, koridorlarında yürürken bile dışlanıp aşağılandı. Bunların hepsi Atatürk adına yapıldı ve Atatürk dindar kesimin başında demoklesin kılıcı gibi sallanıp durdu.

Atatürk her kapının anahtarıydı da aynı zamanda. Kim daha çok Atatürkçüyse istediği her mevkiye gelebilecek gücü edinirdi. Birine zulüm yaparken Atatürk’ün adını kullanmak hem havalı, hem çok işlevseldi. “Atatürk” adı laik kesimin her türlü imkana ulaşmasının maymuncuğuydu. Kendilerinin nemalanamadıkları bir parti iktidara geldiğindeyse de, Atatürk kılıcını kullanarak halkın seçimini alaşağı etmek vaka-i adiyedendi. Olur da iktidarlarına çomak sokulur diye, Atatürk’ü koruma kanunu bile çıkartıldı. Atatürk, bildiğin eli sopalı mahalle kabadayısı gibi aramızda dolaştı yıllarca. Hadi gelin de inanmayın o kedileri bacağından asarak işkence eden haylaz çocuğun Atatürk olmadığına.

AK Parti iktidarından sonra ülke yavaş yavaş normale dönerken, Atatürkçülük meselesinin üzerine bugüne kadar gidilemedi. Çünkü muktedirliği elinde tutan kesim, AK Parti iktidarına da rejim sopası göstermekte gecikmedi. Muhafazakar birinin Cumhurbaşkanı adaylığına karşı çıkmak amacıyla Cumhuriyet mitingleri yapıldı, fakat tarihi ayar mekanizması bu sefer işe yaramadı. Güçlenerek iktidarını koruyan AK Parti, 15 yıl sonra şimdi de Atatürkçülük lobisini yıkmaya kararlı. Atatürk’ü belli bir kesimin elinden alarak normalleştirme çabalarını geçtiğimiz 10 Kasım’da gözlemledik.

Erdoğan’ın “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz” sözleri normalleşmenin ayak sesleriydi. AK Parti teşkilatları ve çevresinin Ata’ya övgüler dizerek, pankartlar asarak, Anıtkabir yolunu arşınlayarak bu girişime kendilerini fazlasıyla kaptırmaları biraz yapay gözükse de, bu sürecin olağan bir parçasıydı. Anıtkabir’e gidenlerden bir kısmı yanlarında götürdükleri Kuranı Kerim’i okurken, kimisi ellerini açıp dua etti, kimisi de saygı duruşunda bulundu. Halkın Atatürk’ü tam da olduğu gibi anlama çabalarıydı bu. Ne Tanrı gibi tapınmak, ne de gulyabani gibi fersah fersah uzaklaşmak.

Bütün bunlar laik kesim için ellerindeki son kozu kaptırmak, Kemalistlik sayesinde edindikleri yapay statüleri kaybetmek demekti ki, tutunacak dalları kalmayacak anlamına geliyordu. Kızdılar, köpürdüler, oy için yapıyor, inanmayın dediler. Halbuki herkes bilir ki göbeğinizi çatlatsanız ulusalcı kesimden AK Parti’ye oy gitmez. Zaten AK Parti’nin yüzde 50’yi ikna etme gibi bir derdi olsa bile, ulusalcılarla işe başlamaz. Atatürk’ü olduğu gibi kabul etmeyi bilen ülkücü kesimi bir parça etkileme çabası olmuş olabilir. Ama bu açılımın en büyük kazanımı, ülkenin normalleşme alanında attığı adımların pik noktasına ulaşmış olmasıdır.

Şimdi yapılmak istenen Atatürk’ü normalleştirip günahıyla sevabıyla içimizden çıkan bir değer olarak kabul etmek ve belli kesimin tekelinden çıkartmak. Taraf gazetesinin sayfalarından fırlamış köşe yazarı Kurtuluş Tayiz’in bu sürece övgü dizmeyen İslamcılara “münafık” demesi süreçle uyumlu olsa da, İslamcılar tabii ki hiçbir zaman Atatürkçü olmaz. Atatürk hakkında konuşmayı bile zül addeder. Sebebi nefret filan da değil, “düşün yakamızdan, başka ihsan istemeyiz” modudur. Günahıyla sevabıyla bir tarih yapıldı, bunda da başrolü Atatürk oynadı. Fakat Atatürkçülük bu olaydan tamamen bağımsız ve 80 yıldır bu ülkenin kamburudur. Bunu erken yaşlarda keşfeden ergen kızım gibi ifade edeyim: Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz işte.

 

İslamcılar niçin hedefte?

 

Geçen hafta yayınlanan 849. sayımızda, Abdülmecit Yücel isminde koca yürekli bir dava adamının hikâyesini anlatmıştık. Çocuğunu doğururken şehit olmuş eşini morga, yeni doğan bebeğini de yengesine emanet ederek Refah Partisi teşkilatında nöbet tutmaya giden bir yiğit adamdı Yücel. Tıpkı Abdülmecit Yücel gibi, davasını kendi hayatının üstünde tutan bu insanların çoğu milletine, memleketine hizmet etmeyi görev bilirken, ümmetin derdiyle dertlenmeyi de ihmal etmezdi. Şimdilerde yoğun saldırılarla itibarsızlaştırılmaya çalışılan İslamcılar, işte böyle bir geçmişe sahip.

Bazen kişiler, bazen de kurumlar üzerinden İslamcıları itibarsızlaştırma saldırıları gün geçtikçe artıyor. FETÖ, PKK, DEAŞ gibi açık düşmanlarla savaşırken, İslamcılar da bu yapıların yanında bir “düşman” gibi dillendiriliyor. İslamcıları hedefe koyanların derdinin ne olduğu merak konusu. Ancak Türkiye’nin geldiği noktada, İslamcıların ne derece fedakârlıklar yaptığını göremeyecek kadar sığlar.

Müteahhitlikten teröristliğe uzanan ithamlar

İslamcılık tartışmaları, MİT krizi sonrasında Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman gazetesinde yazdığı yazılarıyla gündemimize girmişti en son. Belli bir kasıtla yürütülen tartışmalar, İslamcıları “şimdinin müteahhitleri” konumuna getirip bırakmış, 17-25 Aralık operasyonlarıyla da “hırsızlık” yaftası yapıştırmıştı. FETÖ’nün ardından bayrağı devralanlar, İslamcıları terörist mesabesine eşitlemekle övüne dursun, böyle bir tartışmanın kime ne yararı dokunacağını, kendini genel anlamda “İslamcı” olarak tanıtan yazarlara sorduk.

Vicdanları rahatsız edeceği için İslamcılardan hoşlanılmadığını söyleyen Aydın Ünal, “Her an ceketini alıp gitmeye hazır olan birini neyle korkutacaksınız” diyerek İslamcıları tasfiye meraklarının beyhude bir çaba olduğunu ifade ediyor. İslam’a, geçmişe, değerlerimize saldıramayan, İslamcılara saldırıyor diyen Kazım Sağlam ise mert olmalarını, neyle dertleri varsa onu söylemelerini istiyor.

İslamcıları hedefe koymak Erdoğan’a kötülüktür

Cevat Özkaya, “Kendi tabanı durumunda olan insanların, siyasi iktidardan düşüldüğü zaman asla ve asla arkasında durmayacak birileri tarafından devre dışına çıkarılmasını kabul eder pozisyonda olmak, iktidar için sıkıntılı bir durumdur” diyerek uyarılarda bulunuyor. Ahmet Taşgetiren ise “İslamcıları hedefe koymak, Tayyip Erdoğan’a yapılacak en büyük kötülüktür” diyor. Abdülaziz Tantik, İslamcıları itibarsızlaştırma kampanyalarının, İslamcılığı meşru zemininden uzaklaştırıp üzerinde şaibe oluşturarak, hiç kimsenin İslamcılığı savunacak gücünün kalmamasını sağlamak için yapıldığını söylüyor.  Bir nevi İslamcılığı marjinal, radikal, hatta DEAŞ’le benzer gösterip, Amerika’nın ve liberalizmin istediği ılımlı İslam’a mecbur etmeye çalışıyorlar diyor Hamza Türkmen de.

Terörle mücadele için gazileri dövmek nasıl hoş karşılanmazsa, bu insanların da hoş karşılanmayacağını söyleyen Eyüp Gökhan Özekin, 90’lı yıllara benzetme yoluyla günümüzdeki saldırılara ışık tutuyor. Kemal Öztürk ise İslamcılara yönelik tartışmaların hiçbir derinlik taşımadığını vurguluyor.

Oyunları bozulduğu için rahatsızlar

Aydın Ünal

 

“İslamcı” kavramı uzun yıllardır tartışılıyor, konuşuluyor ancak bu kavramın manası ve çerçevesi üzerinde henüz bir ittifak sağlanmış değil. Yapılan teorik tartışmaların ve kavramın tarih içindeki seyrinin ötesinde, 1980 sonrasında “İslamcı” kavramı bir kimlik tanımlama ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanıldı. Kendisini “sağcı”, “solcu”, “liberal” vs. gibi kavramlarla tanımlayamayan, siyasi parti mensubiyetlerini ve siyasi tercihlerini kendilerini tanımlamakta yetersiz gören, “Müslüman” tanımlamasını da diğerlerini, sanki onlar Müslüman değilmiş gibi inciteceği için kullanmaktan sakınan; muhafazakâr, mütedeyyin, ümmet bilincine sahip, toplum ortalamasının üzerinde dini hassasiyeti olan kişiler, kimliklerini ifade etmek için “İslamcı” kavramını kullandılar ve kullanıyorlar.

Kavramın bu pratik kullanımı bağlamında bakıldığında, “İslamcı”, her koşul altında Hakk’ı savunan, yanlışa yanlış diyen, haksızlık karşısında eğilmeyen, ilkelerini esnetmeyen, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere temel referanslarının çizdiği sınırların dışına çıkmayan, haramı helal, helali de haram yapmayan kişidir. İslamcı, alışkanlık ve geleneklerle yetinmeyip İslam’ı daha bilinçli şekilde yaşamaya gayret eden, hikmetin peşinde koşan, ama bunu yaparken toplumundan kopmayan, toplumunu da aşağılamayan, hiç kimseyi dışlamayan, ötelemeyen kişidir.

 

Bu duruşuyla İslamcı “rahatsız edici” kişidir; en başta vicdanları rahatsız eder. Aynı zamanda İslamcı oyunları, hesapları bozan kişidir. Pek tabii olarak da kendisinden hoşlanılmaz. Örneğin, Fetullahçılar İslamcılardan hiç hazzetmediler. Çünkü İslamcı ilkeler ve sınırlar çerçevesinde hareket ederken, Fetullahçı, ilke, sınır tanımadan, kaderi inkâr ederek, Allah’ın takdirini dışlayarak, hedefe ulaşmak için her yol ve yöntemi meşru gören din dışı, hatta İslam dışı bir anlayışla hareket eden kişidir. Ya da, bütün derdi para kazanmak, güç kazanmak, makam, mevki, rütbe kazanmak olan, bunları elde etmek için de her yöntemi kullanmaya hazır kişi, ilkesi ve sınırları olan İslamcıyı sevmez, ondan hazzetmez, onu kendine bir engel olarak görür.

İslamcılara yönelik son zamanlarda artan husumetin altında da böyle bir vicdan rahatsızlığı ve İslamcıları, kendi şahsi hedeflerine ulaşma önünde engel görme kaygısının yattığını düşünüyorum. İslamcılara yönelik husumetin de, onları tasfiye çabasının da son derece beyhude bir meşgale olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Para, makam, hatta maişet gibi dünyevi şeylerle irtibatı çok zayıf olan ya da hiç olmayan birini nereden, nasıl tasfiye edeceksiniz? Her an ceketini alıp gitmeye hazır birini, Allah’ın rızasını, hesabı, ahireti her şeyin üzerinde önemli gören birisini neyle korkutacak, nasıl yeneceksiniz? İslamcıları tasfiye konusunda başarı sağladığına inanan birileri varsa, bilsinler ki, galibiyet sandıkları durum, en büyük mağlubiyettir.

Hiç umutsuz olmayacağız, yeise kapılmayacağız. Göreceksiniz, kaybedecekler.  Zira kiminle, neyle uğraştıklarını dahi bilmeyecek kadar cahil, zavallılar, yani kifayetsiz muhterisler. O çok değer verdikleri şeylere hiç değer vermiyor oluşumuz daha da çıldırtıyor onları. Tıpkı Fetullahçılar gibi tökezleyip sersefil olacaklar.

Son olarak: Derdi Allah rızası olanın kaybedecek şeyi yoktur.

 

İslam’a saldıramayan İslamcılara saldırıyor

Kazım Sağlam

Türkiye’nin tarihiyle, coğrafyasıyla, geçmişiyle barışmasından rahatsızlık duyanlar, İslam dinine, tarihe doğrudan saldıramıyor, bunu İslamcılar üzerinden yapıyorlar. Biraz mert olsunlar, neyin karşısındaysalar, açık bir şekilde söylesinler, kamuflajlı saldırmasınlar. Eski dünya ayaklarının altından kaydı, yeni bir dünya oluşuyor. Ve bu dünyada kendilerine daha az yer bulanların rahatsızlıkları bunlar. İslamcıların iç sıkıntıları, yanlışları vardır elbette. Şu adam şu yanlışı yaptı desinler, eyvallah. Ama bunu genelleştirmek, başka rahatsızlıkların bir belirtisidir.

İslamcıların tehdit unsuru olup olmadığı, neyi tehdit gördüğünüze bağlıdır. Siz dine, diyanete bağlanmayı tehdit görüyorsanız, İslamcılar tehdittir. Yok, eğer tarihinizle, coğrafyanızla, dininizle barışırsanız, İslamcıların tehdit olması söz konusu değildir. Batılılaşma sürecinde bir takım insanlar dinle imanla memleketin idare edilmeyeceğini ileri sürdü. Doksan sene bunu yürüttüler. Doksan sene sonra gördük ki, ne kadar üstünü örterlerse örtsünler, kimse dinden kaçamaz. Din bu toplumun gerçeğidir, biz de kendi gerçeğimizi savunuyoruz. Modern dünyadaki şekliyle İslamcılar artık devlete de etki ediyor. Yeni dünyaya ayak uyduramayanlar İslamcılardan korkuyor.

İslamcılık slogana sıkışmış, hayali bir şey değildir. İslamcılığı getirip AK Parti’nin siyasetiyle özdeşleştirirseniz, o İslamcılık yara alır. İslamcılığı herkes keyfine göre tarif ediyor. İslamcılığı İslamcıların tarif etmeye hakkı var. Ben kendimi herkesten iyi bilirim çünkü. Bana göre İslamcılık bu ülkenin geleceğini düşünen, ileriye bir şey bırakmaya çalışan, ahlak, edep, adalet üzerine yürümeye çalışan insanların yapıp ettikleridir. Biz kendimizden olanın da yanlışını söyleriz. AK Parti’nin içindeki bazı yanlış adamları da rahatsız edebiliriz. O da onların problemi. Adam haksızlık yapmışsa, AK Partili diye haksızlığını gizlemeyiz, örtmeyiz, sahiplenemeyiz. Biz Müslümanız, adiliz ve hakkaniyetten yanayız. Futbol taraftarı gibi davranamayız. Siyasetin içindekilerin de bizden rahatsızlıkları bundan. Yanlışlarını yüzlerine vurduğumuz için rahatsız olanlar varsa, yanlış yapmasınlar. Kendilerini düzeltsinler biz de destekleriz. İslamcılar olarak biz rahatız, doğrunun yanındayız, yanlışın karşısındayız. Bunun adı ne olursa olsun.

 

Elini taşın altına koymayanlar suçlu arıyor

Cevat Özkaya

FETÖ’cülerin hem namaz kılıyor olması hem de terör yapmaları, Müslümanların itibarını düşürmeye dönük bir argüman olarak kullanılıyor. Bürokrasinin içinde de önceden güvenilir olan insanlar, sıkıntılı bir pozisyona girdi. Aynı zamanda medyada da, belli troller, belli insanlar sayesinde, önüne gelen herkesi kötüleyen, her şeyi son derece sığ bir şekilde mütalaa eden ve bunun içine İslamcıları da koyan bir dil giderek artıyor.

Bugüne kadar İslamcılar hiçbir zaman tehdit unsuru olmadı. Gasp edilmiş haklarını aradılar sadece. Bütün grupların içinde suç işleyen, hata yapan olabilir. Bu suçun şahsiliği prensibine göre değerlendirilecek bir şeydir. Kim hata yapıyorsa, kim suç işliyorsa sorumlusu odur. Bir camiayı tümden sorumlu tutamazsınız. Ama bugün İslamcılar Türkiye’de daha önceden siyasetin öznesi olan grupların doldurduğu alanı doldurmaya, en azından o alanda yer tutmaya başladı. Herhalde bir intikam hissiyle, İslamcıları tekrar bu alandan tasfiye etmeye dönük bir eğilimin olduğunu görüyoruz. Siyasi mekanizmanın bu meseleyi görmezden gelmesi veya bu meselenin önemini idrak etmemesi de ayrıca bir sorundur. Bugün İslamcıları suçlayanlar, suçu olmayanlara iftira atar gibi bir pozisyonda medyayı, bilhassa sosyal medyayı kullanarak bu tür şeyleri yapanlar, yarın siyasi iktidar bir sıkıntıya düştüğü zaman aynı usulü siyasi iktidara da yapacaklardır. Çünkü bu troller hiçbir davanın adamı değillerdir. Bunlar tamamıyla nevi şahsına münhasır ve bu memlekette asalak yaşayan insan topluluklarıdır. Bu memleketi sahiplenen insanları dışlayanlar, bu memlekette elini taşın altına koymayan adamlardır.

Kendi tabanı durumunda olan insanların, siyasi iktidardan düşüldüğü zaman asla ve asla arkasında durmayacak birileri tarafından devre dışına çıkarılmasını kabul eder pozisyonda olmak, iktidar için sıkıntılı bir durumdur. İktidar olduğunuz zaman arkanızda duran insan sayısı çoktur, çünkü nimet dağıtacak bir pozisyondasınız. Ama iktidarlar ebedi değil, mahkeme kadıya mülk değildir. Dolayısıyla iktidardan beklenen birinin tarafında olmak değil, adaleti icra etmektir. Büyük bir camiayı hukuksuzluğun muhatabı haline getiren bir takım gruplara iktidar prim veriyorsa, bu ciddi bir sorundur. Ben böyle olduğunu zannetmiyorum, bu işleri hükümetin kotardığını da zannetmiyorum, ama hükümet ve iktidar bu işte dikkatli olmak durumundadır diye düşünüyorum.

İslamcılara vurunca “Evet”ler çoğalır mı?

Ahmet Taşgetiren

 

“İslamcılar” üzerine spekülasyonlara başlayanlar bana sadece “Dinime dahleyleyen bari müselman olsa” deyişini hatırlatıyor. Bunların, bir referandum öncesinde güya Tayyip Bey’i savunma sadedinde devreye sokulmasını da, Tayip Bey’in tabii dünyasında ayrışmalar oluşturmak kimin işine yarar ve bunlar hangi mahfillerde üretiliyor, anlamak mümkün değil. Ben vaktiyle Erbakan Hoca’yı ve Refah Partisi’ni eleştirdim. Benim adıma da siyaset yapan bir hareket hakkında söz söyleme, kendimce doğruları ifade etme hakkım, sorumluluğum bulunduğunu düşündüm. Günü geldiğinde de “Seni seviyoruz savunan adam”ı yazdım. Tıpkı “Refah”la ilgili sorumluluk gibi, orada, hepimiz adına yargılanan Erbakan’la bütünleşmek de sorumluluktu.

“İslamcılar” diye hedefe konulanlar arasında “Ben” sayılıyorsam, açık söyleyeyim, ben siyasi hiyerarşi içinde değilim ve bendenden mutlak itaatli siyasetçi olmaz. Tayyip Erdoğan ve AK Parti konusunda da eleştirilerim oldu, olur, hatta olsun. Biz kendi dünyamızda da “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz” gibi bir celadeti gösteremesek bile yanlış gördüğümüz noktada uyarmayı başaralım. Tayyip Bey için “Ayağına taş değmesin” diye de yazdım, ama bunun da asla yağ çekme gibi algılanmasını istemem. Çünkü bu ne Tayyip Bey’e artı getirir ne bana. Bunlar, şayet “Tayyip Bey’e sadakat ispatı” gibi algılanırsa, kendi adıma hayıflanırım. Tayyip Bey beni o halde görürse, onun da benim haysiyetim adına üzüleceğini düşünürüm.

Önümüzdeki sürecin, üstelik nevzuhur, nerede durdukları bilinmeyen adamlar tarafından herkesi biate zorlama süreci haline gelmemesi lazım. Benim “Bizim” diyeceğim düzen o değil. İslamcıları hedefe koymak, Tayyip Erdoğan’a yapılacak en büyük kötülüktür. Hatta açık söyleyeyim, yarınlarda Tayyip Erdoğan’ı avuçlarına düşürme hesabıdır. Ayrıca şu referandum öncesinde İslamcıları hedefe koymak, doğrudan “Hayır”a hizmet etmektir.

“Pek çok hacının haçı çıktı zir-i bagalde” diye bir söz var. “Zir-i bagal” koltuk altı demek. Onlara baksın herkes, ne zaman nerede durduklarına baksın, hele zihin dünyalarının alt katmanlarına baksın. Hangi kirli hesap saklanıyor orada?

İslamcılığı savunma gücümüz kalmasın istiyorlar  

Abdülaziz Tantik

15 Temmuz ile birlikte ülkemizde DEAŞ ve FETÖ örgütleri üzerinden dini cemaatlere ve yapılara yönelik medyada bir saldırı başlatıldı. Bu saldırı öncelikli olarak sol yapılar tarafından dillendirildi. Modernist düşünceye sahip İslamcılar da bu ateşe körükle gittiler. Aslında tam da 15 Temmuz’da ortaya koydukları büyük bir yürek ile birlikte tarihinde ilk kez meşru bir zemini ve psikolojik üstünlüğü ele geçiren İslamcılara geri adım attırmak ve onları devlet aygıtına hâkim bir pozisyona getirmeme cehdi taşıdığını söylemek mümkün…  Yani içerde bir iç iktidar mücadelesi ve buna yansıyan pozisyonları gözlemledik. Ayrıca, kendi meşruiyetini kaybeden illegal yapıların pirim yapmak için dillendirdikleri söylemlere balıklama atlayan ve yeni pozisyonda köşe kapma mücadelesi veren kişi ve grupların varlığı da göz ardı edilemez…

Ama büyük resmi görebilmek için biraz daha geri çekilerek ana pozisyonu gözlemlemek şart diye düşünüyorum. Bu resimde ise illegal şiddet unsurları üzerinden elde edilen İslam düşmanlığını FETÖ üzerinden de sürdürerek, İslamcılığı ve dolayısı ile İslam’ın yeniden yorumlanmasının meşru zeminini oluşturma girişimlerinin zorunlu salvoları olduğunu düşünüyorum. Mesele, son yüz yıldır Protestanlaştıramadıkları İslam’ı şiddet ile özdeşleştirerek, sürekli iktidar adayı durumuna yükselmiş İslamcılığı meşru zemininden uzaklaştırmak ve üzerinde bir şaibe oluşturarak hiç kimsenin İslamcılığı savunacak gücünün ve takatinin kalmamasını sağlamak ve mümkün mertebe devlet kurumlarından uzak tutmaya çalışmaktır. Çünkü İslamcılar, modern kültürü içselleştiremedikleri gibi modern kültürün en büyük potansiyel muhalefeti ve alternatifidir.

İslamcıların ve özellikle Müslümanların bu tuzağa düşmemeleri elzemdir. Umarım, bu ülke İslamcılığın bu potansiyel gücünü ortaya koyacak imkanları oluşturur ve dünyaya yeni bir anlamı ve yaşam biçimini oluşturacak kültürü hediye eder…

15 Temmuz’a tekbirlerle salalarla direndik   

Hamza Türkmen

AK Parti iradesi değişen konjonktüre göre inişler çıkışlar yaşıyor. Mesela çözüm sürecine yaklaşım iyi gitseydi, daha farklı bir tablo olacaktı. Ama küresel güçlerin ve onun paralelindeki PKK’nın bu olaya çomak sokmasıyla, ister istemez bu sefer sağlanan imkanlara tepki verilmeye başlandı. 2007 ve 2010 referandumları aslında 2017 referandumunu hazırlayan bir unsurdu ama meclis matematiği itibariyle aynı pozisyon olmadı. MHP’nin gücünden yararlanarak referanduma gitme pozisyonu oldu. Arka planda neler konuşulduğunu bilmiyoruz, ama neticede bu pozisyondan vaziyet çıkartan ve pozisyona göre Tayyip Erdoğan’ın yanında durmak isteyen “her dönemin adamı” etkin yazar çizer takımı bu konjonktürü okuyarak, herkesi kucaklayıcı liberal bir görüntü vermek moduna girdiler.

Bu insanları biz 15 Temmuz sonrasında da gördük. Bu tip insanlar televizyonlarda veya köşelerinde sanki 15 Temmuz direnişini o gece meydanlara çıkan ülkücüler veya İslamcılar tekbirlerle karşılamamışlar gibi, sanki salalar ve ezanlar bu direnişin ortak paydası değilmiş gibi, “birlik ve beraberlik içerisinde buna karşı çıkıldı” formatında belki de oradaki Müslümanların kimliğini azaltan, örten bir yaklaşım içerisinde oldular. Bir nevi İslamcılığı marjinal, radikal, hatta Allah’ın hudutlarını çiğneyen DEAŞ’le benzer gösterip, Amerika’nın ve liberalizmin istediği ılımlı İslam’a mecbur etmeye çalıştılar.

Bizim İslamcılıktan anladığımız, bu toplumun tarihten bu yana getirdiği ortak paydadır. O paydada İslami, itikadi, siyasi, ibadi ve sosyal bir bütün olarak kavrama anlayışıdır. Fakat İslamcılığı farklı formata oturtarak, kendini her şeyin üstünde gören, dünya kapitalizmine entegre bir mantığa sahip, liberal eğitimden geçmiş insanların diliyle konuşuluyor. Türkiye normalleşme sürecini yaşarken oluyor bunlar. O normalleşme süreci de, çevrenin önünün açılması, çevrede de Müslümanlar var. Bunu engellemek istiyorlar. Trump da İslamofobi üretiyor, Sarosçu küresel kapitalizm de, Avrupa Birliği de. Bilinç altlarında bunlarla kankalıklarını devam ettirme var. Sürekli İslami kimliğe karşı tavır alma görüntüsündeler. AK Parti’nin temelinde başörtü mücadelesi, İmam Hatip kat sayısını savunmak, insanların inanç ve düşünce özgürlüklerini sağlamak vardır. Bunlar bizatihi İslamcıların tezleri değil miydi? Çok ilginç bir şekilde bu tezleri savunan aktörleri karşıya itmeye, İslamcılığı tehdit olarak göstermeye çalışan insanlar türedi.

Terörle mücadele için gazileri dövmek

Eyüp Gökhan Özekin

Tartıştığımız konu bana gayrı nizami harp unsurlarını bünyesinde barındıran asimetrik savaş konseptini hatırlattı.  90’lı yılların güvenlik anlayışıyla PKK ile mücadelede PKK itirafçılarının kullanılmasını… Silah kullanmayı bilen, cinayet işlemeye müsait, meşru-gayrimeşru sınırı bulunmayan, vicdanı olmayan, terör örgütünü iyi tanıyan, menfaati için her türlü operasyonda kullanılmayı uygun görebilen itirafçılar, bazı ekiplerde istihdam edildiler. Bu şekilde bir terörle mücadele, gelir-gider hesabı yapıldığında, kârlı gözüküyordu. Tamam, uyuşturucu ticaretinden komisyon aldıkları, terör örgütüne destek olanlar listesindeki kimi isimleri belli bir ceza karşılığı affettikleri falan artık çokça konuşuluyordu ama “illegal bir örgütle legalite içinde kalarak mücadele etmek güç”tü ve böyle “illegal enstrümanları kullanmanın bir maliyeti var”dı. Bu maliyet sanırım terörle mücadeleyi menfaatine yontan bu grupların nemalanmasına göz yummaktı. Bu göz yumuş belli bir süre devam etti. Zamanla artık kullanılan yöntemler, menfaat çarkı, halkın rahatsızlığı tahammül sınırlarını zorladı. Maliyeti ağır gelmeye başlayınca bu konsept terk edildi. İyi mi yapıldı kötü mü yapıldı, bunu terörle mücadele uzmanları daha iyi bilir. Ama “saygın bir devlet” ile “illegalite vasıtasıyla huzur arayışı” pek bağdaşmıyordu.

O dönem bu “mecburi” enstrümanlara belli bir süre “hadi neyse” dendi. “Büyüklerin bir bildiği” vardı. “Devletin bekası” için bu çirkinlikler sineye çekilirdi falan. Peki bu legal-illegal oranını illegaliteden yana epey bir değiştirsek, legal enstrümanlar marjinal, illegal enstrümanlar asli unsur olsa nasıl olurdu? Mesela bu PKK itirafçılarına tüm inisiyatifi versek, devlet görevlileri onların emrine girmeye zorlansa?.. Eski PKK’lıların “biz devletinizi koruyoruz, biz terörle mücadele ediyoruz” diyerek gazileri, şehit yakınlarını ezmesini, tokatlamasını, özel harekâtçıları meslekten ihraç ettirmesini hoş görmezdik herhalde. Kahramanlar, gaziler, şehit yakınları sürekli hor ve hakir görülse, dışlansa, azarlansa; üstelik tüm bunlar “terörle mücadele” adına yapılsa bunun doğruluğuna inanmak ve hayra yormak epey zorlaşırdı. “Devlet adına” hareket ettiğini söyleyen eski PKK’cıların devlette racon kesmesine itiraz eden, ömrünü devlete, vatana adamış özel harekatçılar, gaziler PKK’lı, kripto PKK’lı, vatan haini, ajan, romantik, İngilizci, Almancı falan ilan edilse herhalde 90’lı yıllarda bile kabul görmezdi.

2017 yılında da kabul görmez… Gündemdeki rahatsızlığın içeriği (iyi niyetli bir okuma yaptığımızda) biraz böyledir.

 

Dindar insanların tamamını töhmet altında bırakıyorlar

Kemal Öztürk

İslamcılık fikri Tanzimat döneminden beri süregelen bir fikir akımıdır, bu fikir akımını geliştirmek, eleştirmek, farklılaştırmak başka bir şeydir. Bu insanların ne yaptıkları konusunda doğrusu benim kafam çok net değil. Bizim de eleştirdiğimiz şeyler var, ama düşmanlaştırarak yapmıyoruz bunu. Ama bildiğim bir şey şu ki, iyi niyetli değiller. Eleştirileri derinlik, seviye, kalite taşımıyor. Bir çıkar grubunun bir araya gelip bizden başka kuş yoktur, başka bir şey tanımayız demelerinde sorun var. Bu ciddiyette, bu seviyesizlikte, bu kalitesizlikte başka bir şey çıkmaz buradan. Yoksa entelektüel bir İslamcılık eleştirisini, okurum, değerlendiririm, dikkate alırım. Bu öyle bir şey değil, hakaret eden, küfür eden, suçlayan bir garip insan topluluğu bunlar. İslami camiaları, İslamcıları, bu fikri savunanları, bu fikrin içinden geçen insanları tanımıyorlar, AK Parti’nin siyasi felsefesinin temelini oluşturan, entelektüel alt yapısını oluşturan insanlar, İslamcı dediğimiz kişilerdir. AK Parti’nin omurgasını oluşturan muhafazakar dindar insanların tamamı bu iddia ile töhmet altında bırakılıyor. Bu çok tehlikeli bir şey. Partinin içini boşaltan bir şey. Derinlikli bir düşünceye sahip insanların yerini twitter trolleri alacaksa, AK Parti’nin geleceği büyük tehlikede demektir.  Ama ben bunun geçici olduğuna inanıyorum. Siyasi çevrelerde de çok ciddi rahatsızlıklar olduğunu biliyorum. Bir süre sonra bu seviyesizliğe dur denileceğine inanıyorum.

 

 

2019 seçimlerine hazırlık karneniz cebinizde

Format Görsel

Yüksek sesle dillendirilmese bile, 16 Nisan referandumu “köprüden önceki son çıkış” olarak algılandı ve bu algılamaya sebep olacak söylemler kullanıldı. 15 Temmuz işgal girişiminin ardından, vesayet sisteminin acilen kalkması ve halkın vesayetinin hakim olabilmesi için önemli ve bir o kadar da gerekli bir adımdı. 17 Nisan 2016 sabahına uyandığımızda o çıkıştan çıkmış, millet olarak başkanlık sistemini onaylamıştık. Fakat onaylanmış olsa bile sistemin yürürlüğe girebilmesi için seçimler gerekliydi ve aslında son çıkıştaki yoldaki rota 2019 seçimlerini işaret ediyordu. 2017’nin son çeyreğindeyiz, çok da vaktimiz kalmadı aslında.

Ülkemizde seçimler 4 veya 5 yılda bir yapılsa bile, siyasal partiler her seçimin ardından bir sonraki seçimi kazanmanın hayalini yaşar. “Bu sefer olmadı, ama bir dahaki sefer mutlaka” derler seçmenlerine.  Bir dahaki seçimde yapmayacakları hataların listesini çıkartmaktır esas olan, fakat o aşamaya gelinmeden motivasyon düşer. İktidarı eleştirmek kolaydır ve tüm muhalefet partileri seçimleri kazanmaya değil de, iktidarı eleştirmeye odaklanır. Derken 4 veya 5 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

İktidar partisi seçimlere hazırlık yönünde hem şanslı, hem de şanssız konumdadır. Yaptığı, yapabileceği ve aslında yapması gerekenlerle bir sonraki seçimlere de yatırım yapmış olur. Aynı şekilde yaptığı ve yapacağı hatalarla da sonunu hazırlar. AK Parti, 2002 yılından beri yaptığı hizmetlerle bir sonraki seçimin yatırımını yapmasıyla ünlendi. Her hizmet, oy olarak döndü ve bunu çok iyi biliyordu. Fakat son 3-5 yıldır ülkenin atlattığı badireler, sadece partide değil, tüm halkta Cumhurbaşkanımızın “metal yorgunluğu” dediği etkiyi oluşturdu. Ülke olarak kırılmaların eşiklerine gidip gidip geldik. Kutuplaştık, huysuzlaştık en kötüsü de umutsuzlaştık.

Gel gelelim, bütün bunlar yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeği olsa da, bundan bizim etkilenme lüksümüz varken, siyasilerin etkilenme lüksleri yok. Zira her parti 2019’a hazır olması gerekiyor ve çok vakit varmış gözükse de eğer atılan adımlar yanlışsa, silmek ve unutturmak için yeterli vakit de yok. O yüzden her adım planlı ve ölçülü bir şekilde atılmak zorunda. Çünkü insanlar artık “şu badireyi de atlatalım” moduyla yaşamaktan yoruldu. Köprüden önceki son çıkış, bütün badireleri arkada bırakamasak da, badirelerle yaşamayı öğrenmemiz gerektiği bir çıkıştı ve insanlar hayatlarını acil eylem programlarıyla sürdürmek istemiyor artık.

O halde 2019 seçimleri sağlam bir hazırlık bekliyor diyebiliriz. Üstelik yüzde 51’i ikna etmek gibi bir gerçekliğimiz varken, hem de çok sağlam bir hazırlık bekliyor. Mevcut partilerimizin hazırlık karnesine baktığımızda, hazırlanma değil de hazırlanmama üzerine çalışıldığı, hatta 2 yıl sonra yüzde 51’i ikna etmiş olmaları gerektiği gibi bir derdin olmadığı okunuyor. 15 yıldır muhalefet partilerinin iktidar olmak gibi bir derdi veya umudu olmadığı için, hazırlık aşamasını atlayarak yaşadıkları hepimizin malumu. Önümüzdeki seçimler için de bu geçerli olacak ki, ana muhalefet partisi CHP’yi ele aldığımızda, “adalet yürüyüşü’ adı altında yaptığı en büyük etkinliğin terör örgütlerinin ekmeklerine yağ sürmek, onlarla birlikte yürümek olduğunu gördük. Bunun dışında iktidarın açığını bulmak için harcadıkları efor hariç, toplumsal uzlaşma için harcanmış bir efor, atılmış bir adım henüz göze çarpmadı.

Bir zamanlar sazlı sözlü lanse edilerek cicileştirilen PKK’nın koruyucusu HDP’nin mumu da yatsıya kadar yandı ve söndü. Şimdi meclis açılışlarına bile gelemeyerek, Silivri yollarını arşınlamakla meşgul. Buradan bir mağduriyet çıkarıp bu yönde bir seçim hazırlığı yaparlar mı, belki yapmak isterler ancak hendek ve barikatlardan sonra bunu yutacak bir kitlesinin kaldığını da düşünmüyorum şahsen. Marjinal doğdu, marjinal yaşadı, Doğan Medya’nın sazlı sözlü programları HDP’yi bu marjinalliklerden kurtaramadı.

MHP’nin 2019 için kuvvetli bir iddiasının bulunmadığı göze çarpıyor. 15 Temmuz’dan beri ülkenin en zor zamanlarında devletinin yanında durmasıyla belki de seçime en hazır parti durumunda. Sorunlara hep çözüm olmak anlayışıyla yaklaşması, muhalefet olduğu halde ülkesinin çıkarları söz konusu olduğunda milletinin, devletinin yanında olması, Devlet Bahçeli’ye çok puan kazandırsa da, büyük bir iddia ile seçime katılacağını sanmıyorum. Yeni kurulan partisiyle Meral Akşener de henüz yolun çok başında ve FETÖ’yle iş tuttuğu herkes tarafından bilindiğinden hiç şansı yok gibi gözüküyor.

Her zamanki gibi yine seçimlere hazırlık aşamasında iktidar partisine gözler çevriliyor. Ancak orada da tersi yönde bir hareketlilik ve eleştiri oklarında hedef olma durumu var. Bir gece ansızın Liselere giriş ve Üniversiteye giriş sınavını kaldırmalarıyla insanların sinir uçlarına dokunmakla seçim yatırımı yapmak arasında dağlar kadar fark var zannımca. Bu konu sadece 8. sınıf ve 12. sınıf velilerini ilgilendiriyormuş gibi gözükse de 15 yıllık AK Parti iktidarının eğitim yönetiminin iyileşememesi, orada bir sorun olduğunun en büyük işareti. Sürece yayılarak yapılacak olan olumlu değişikliklerin hem sindirilmesi hem de bir dönem neslin bedel ödememesi açısından önemi büyükken, bu hızlı değişiklikler hiç de 2019 seçimlerine hazırlıkmış gibi durmuyor.

Henüz bu sorunu halletmemiş ve şokunu atlamamışken yüzde 40’lara varan vergi zamlarıyla tanışmamız da hiç komik değildi. MTV’den elde edilen ilave gelirin bir silah sistemine verilecek olan miktar olduğunu söylemeleri, ülke için bunun elzem olduğunun altını çizmeleri insanlara etki etmedi. Zira atalarımız boşuna dememiş, “zengin kağnısını dağdan aşırır fakir düz ovada şaşırır” diye, herkes biliyor olan fakire olacak çünkü. Nitekim bundan geri adım atıldı. Düzenleme yeniden gözden geçirilecek, fakat hiçbir iktidar partisi seçimlere 10 adım kala vergi zammıyla halkının karşısına çıkmaz. Seçimlere hazırlanmama karnesine bu da not edilir.

Köprüler ve yollarla ünlenen, her seçim öncesi çılgın projelerle halkın başını döndüren AK Parti, ulaşım için yaptığı yollarla beğeni toplasa da ulaşımı yönetememesi, son çıkıştaki seçim karnesine olumsuz bir veri olarak yansıyabilir. Osman Gazi Köprüsüyle yeni Türkiye’ye yakışan hizmetin geri dönüşü, 1 yıllık geçişlerde, vaad edilen geçiş oranın yarısı bile olmadığı açıklandı. Neden? Çünkü çok pahalı. Çünkü sık sık o yolu gidenler, daha çok para vermektense, yollarını uzatmayı tercih ediyor. Oysa makul fiyatlar olsa çok pratik, çok da kullanışlıydı. Sürümden kazanmak diye de bir şey vardı.

15 milyon nüfusuyla Türkiye’nin göstergesi olan İstanbul özelinden baktığımızda; her sokağının tadilata girmesi ve o köprü açılırken diğerinin kapanması, yapılan işlerin tekrar tekrar ve uzun süreye yayılarak ne kış ne de yaz küçücük bir rahatlamanın yaşanmaması, doğrusu bıkkınlık noktasına geldi. Olay İstanbul için son aylarda şöyle gelişti: 3. Köprü açıldı, biraz rahatlarız dedik, olmadı, hem çok pahalı, hem uzak.  Avrasya açıldı, kesin biraz daha rahatlarız dedik, fiyatlar çok yüksek, yine de hiç yoktan iyi. Hoop Şehitler Köprüsü tadilata girdi, yaz boyunca mahvolduk, ardından gişeler kalktı, oh biraz rahatladık. Hooop, FSM yeniden tadilatta, “pardon, serbest geçiş sistemini takmayı unutmuşuz”. Bugünlerde halkın düşündüğü tek şey, umarız seçimlerde biz de oy kullanmayı unutmayız. Bu olumsuzluklar kaç milyon kişiye dokunmuştur sizce? Seçimlere hazırlık karneniz cebinizde, otur, sıfır.