Sabretme sırası sizde küskünler

Balkanlarda 30 yıl Milli Görüş Başkanlığı yapan Prizrenli Hacı İlyas Amcanın “Peres’e ‘one minute’ diyen adama sahip çıkın” sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Her zaman Türkiye için yüreklerinin çarptığını söyleyen İlyas Amca, AK Parti’den önce Balkanlara kimsenin sahip çıkmadığını, hizmet götürmediğini ifade etmişti. Erdoğan’ın o zamana kadar iki sefer Kosova’ya gittiğini ve merkezde 1 buçuk milyon insanın toplandığını söylerken orada şahit olduğu şu hatırayı bırakmıştı yanımıza: “98 yaşında bir dede geldi yanına, ‘Tayyipciğim, evlat, dur!’ diyerek arabayı durdurdu. ‘Bu kalabalık ne vakit Tito geldi, o zaman toplanmıştı. Ama zordan gelmiştik. Sana gönülden geldik’ dedi. Tayyip de dışarı çıkıp dedenin alnını öptü.”

Makedonya’ya gittiğimizde 7 Haziran seçimleri henüz yapılmış, AK Parti 1. parti olduğu halde, hiçbir parti tek başına hükümet kuramayacak seviyedeydi. Yaşı 30-40’larda olanların gözünün önünden ülkeyi kaosa sürükleyen koalisyon dönemleri film şeridi gibi geçerken, genç olanlar “koalisyon”un ne demek olduğunu büyüklerine soruyordu. Öte yandan kendilerine sahip çıkan tek ülke olan “Türkiye”nin belirsiz durumu, sadece Balkanlardaki değil, dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları tedirgin etmeye yetmişti. Hele “Şimdi bizi geri mi gönderecekler” diye soran Suriyelileri hatırlamak bile istemiyorum. Evlerinden, yurtlarından edilen, en sevdiklerini savaşın acımasız kollarına teslim ederken, geriye kalanlarla sığındıkları kardeş ülke Türkiye’ye gelen savaş mağdurlarının yürekleri kuş kanadı kadar tedirgindi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da “Suriyelileri ülkelerine göndereceğim” diyen siyasetçileri yürekleri ağızlarında çok dinlemişlerdi çünkü.

Afrika’nın en ücra köşesinde yüreği Erdoğan için niye çarpar bir insanın? Veya Kudüs’te veya Gazze’nin dört bir tarafı insanlığa çevrilmiş zindanında… “TİKA diye bir adam geldi, köyümüze su getirdi. Allah razı olsun o adamdan” diyen bir insanı anlaması ne mümkün TİKA’yı kapatacağım diyen basiretsizlerin… 5 kıtada, 160’tan fazla ülkeye ulaşmanın ne demek olduğunu Akşener veya CHP çevresinin anlaması güç, peki ya sen…

Sen ki, Müslümanlığın gereği ümmet olmanın bilinciyle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanın derdini dert edinmiş, ayağına taş değdiğinde kendini konsolosluk önüne atmışsın. Şimdi ümmetin tek umudu Erdoğan’ı devirmek, bütün bu kazanımları yok etmek için kolları sıvayanlarla birlik olmuşsun. Yarın o boynu bükük ümmetin karşısına çıkmaya, dertlerini dinlemeye, haksızlıklara karşı durmaya nasıl yüzün olacak diye sormuyorum. Bir şekilde kitabına uydurursun. Ümmetin tek dayanağının bel kemiğini kırmak için menfaatinden uzak yeterince sebeplerin varsa, anlatsaydın keşke. Zira şimdiye kadar anlatılanlarda böyle bir şeye rastlamadım.

Kırgınsın, küskünsün biliyorum. Zaman zaman benim de kırıldığım, küsme aşamasına geldiğim noktalar olmadı değil. Her şey süt liman gitmedi maalesef. Güvendiklerimiz, doğruluk, dürüstlük timsali olamadılar tam anlamıyla. İnsan denen topluluğun içinde çürük elmalar hep çıkar. Sen ne kadar değiştirmek istesen de çıkmaya devam edecektir. Davayı değil de menfaatini düşünen, cebini doldurmayı önceleyen, güç zehirlenmesi yaşayan, senin hassasiyetlerini gözetmeyen şahısların AK Parti içinde cirit atması beni de yaralıyor inan. İyileri de görüyorum sonra, bu dava için baş koymuş, hakkı, hakkaniyeti gözeten samimi insanları.

Bir de yerine talip olanlara bakıyorum, içim ürperiyor iyi mi… teröre destek vererek ülkeyi kan gölüne çevirenleri mi dersin, yoksa geçmişten getirdikleri din düşmanlığından dolayı alınlarında taşıdıkları koca bir lekeyle meydanlara çıkıp din satanları mı… bunlara güvenmediğini biliyorum. O kadar da vazgeçmiş olamazsın değerlerinden. Kendini, “bu da dindar” diyerek, çukur muhalefetle ittifak yapmış, nereden fonlandığı belli olmayan kampanyalarla sana gül bahçesi vaad eden Saadet Partisi’yle avutuyorsan, atladığın bir detay var. Meydanlardaki söylemlerinden, Che Guevara pozundan, dindar oldukları sebebiyle nefret ve zulmüne uğradıkları CHP gibi bir partiyle ittifak yapıp, AK Partiyle barışamamasından anlamalıydın içinde bulunduğu ittifakın iştahına çanak tuttuğunu. Üstelik seçim zamanı, yapılacaklar değil, duyulmak istenenler söylenir hep, gerisini var sen düşün.

AK Parti duble yollar yaptı, şu kadar hizmet yaptı, bu kadar bilmem ne yaptı demeyeceğim. Bunları şimdiye kadar göremediysen, bir “Allah razı olsun” demediysen söyleyecek bir sözüm yok. 16 yıllık iktidar, haklısın, çok daha iyi şeyler yapabilirdi. Ama sen de biliyorsun ilk yıllar iktidarken muktedir olamadığını. FETÖ’cüsünden tut da, muktedirliği elden bırakmak istemeyen Kemalist zihniyete rağmen iyi işler yapmış diyorum yine de ben. Gezi kalkışmasından itibaren içeriden ve dışarıdan aleni düşmanlıklarla hedeflenen şeyi sen de görmüyorsan, kime ne anlatabilirim ki? Erdoğan değildi devirmek istedikleri biliyorsun; sen, ben ve bizim gibi düşünenlerin hezimetiydi. Türkiye’nin eli kolu dışarı uzanmasın, Amerika’ya, Avrupa’ya baş kaldırmasın, terör belasından kurtulamasın, büyümesin, gelişmesin, kendi çöplüğünde eyleşsin diyenlerin ayak sesleriydi.

Şükür ki ferasetli bir halkız da, oynanan oyunları görebildik şimdiye kadar. 15 Temmuz bertaraf edildiyse, bu milletin ferasetiyle edildi. Bunları anlatmama gerek yok, oradaydın, biliyorsun. Aslında benim sana hiçbir şey anlatmama gerek yok. 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da birlikte yaşadık. Asıl bu iktidarın içinde büyümüş gençlere birlikte söyleyeceklerimiz olmalıydı. Mesela onlara Adnan Menderes’in kazanımlarının 27 Mayıs’la, Turgut Özal’ın kazanımlarının 28 Şubat’la nasıl yok edildiğini anlatmalıydık. Çünkü inanmıyorlar, “kazanılmış haklar kimsenin elinden alınmaz” diyorlar. Alınmaz mı, sen söyle…

Gezi kalkışması olduğu sırada, “her şeyiniz var, daha ne istiyorsunuz” diyen laik arkadaşıma hala kamuda yasaklı olduğumu hatırlatmıştım acı acı. Onlara göre (kısmen doğru da) AK Parti’nin mücahitleri partinin her imkanından faydalanırken, mücahideleri hala yasaklıydı ya, sonra yasaklar kalktı, mağduriyetlerin bir kısmı giderildi. Şükür diyorum bak, yine de şükür diyorum. Çünkü şükretmezsem, devamı gelmez, biliyorum. Hani “Başörtülü vekil yoksa oy da yok” diyenlere “az sabredin, sıra ona da gelecek” diyordunuz ya, biz sabrettik bak, şimdi sabretme sırası da şükretme sırası da sende. Bilmem anlatabildim mi?

Vicdanın, sen ve “oy”un, baş başa kaldınız artık. Ümmetin bütün umudu ve senin kırılmışlığın… daha iyisi olana kadar, başka seçeneğin yok. Mazlum eller, yakanız ve bir yapışmışlık kalacak ardında. Sonrası mı, tüm şikayet ettiklerimizle ilgili, biz ne kadar elimizi taşın altına koyduk, ona bakacağız.

Zebanilerin kulağına eğilip “Beyefendinin izni var” diyecek misiniz

Bir dönemin daha sonuna geldik çok şükür. “Beyefendi böyle istiyor”, “Reisin bundan haberi var” “Külliyenin bilgisi dahilinde” sözlerinin kulaklara fısıldandığı dönemden söz ediyorum. Bütün beceriksizliklerine, iş bilmezliklerine, tembelliklerine rağmen, makam ve mevkilerden faydalanmanın, kural dışı işler yapmanın yolunu bulmuş belli bir güruhun mottosu olmuş bu ifadeler. Böyle bir dipnotla karşılaşan kişi, dönüp reisi arayarak, “Efendim haberiniz var mı” diyecek hali yok. Bunu bilen çakallar, gelişine gelişine vurmuşlar. Ortalığı toza dumana boğmuşlar.

17-25 Aralık-15 Temmuz da bu pişkinlerin ekmeğine yağ sürmüş. Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken öğrendim ben de, “Kamuda iyi konumda 17-25 Aralık sonrası referansla işe başlamış, öncesi ev hanımı olan arkadaşlar” diye söz ediyordu. Bunların erkek versiyonlarını düşünemiyorum bile. Öyle bir güruh mu var diye sordum panikle. Varmış meğerse, FETÖ’den korunalım derken “referanslı çapsızlar” furyasına düçar olmuşuz da haberim yok. “Benim torpilim yetersiz kaldı” diye de ilave ediyor arkadaş. Torpilin de yeterli ve dozunda olmalı ki, ehli olmadığın işlere, konumlara bir çırpıda getirilebilesin. Muhtemelen kulağa fısıldanan yukarıdaki üç cümleden birinin efsunuyla.

Referans meselesinin önemsiz ve gayrı ahlaki olmasından söz etmiyorum. Çapsızlıkların referanslarla örtülmesi esas konumuz. İşinin ehli olan bir kişiye referans olmak, birlikte çalışmanın kolaylığı ve güven anlamına gelir. Fakat Türk toplumunun yapısından mıdır nedir, şimdiye kadar bu “işinin ehli” kısmı “birinin yakını” kısmıyla hep el değiştirmiş. Hangi parti gelirse gelsin bu işler böyle yürümüş, hele de 657 gibi akmaz kokmaz bir kanunumuz varken. Kapağı attın mı devlet kapısına, kapasitesiz de olsan, işini yapmasan bile paranı alırsın. İşini hakkıyla yapan memurlarımızı tenzih ederek, bunun için mübarek bir atasözümüz bile var “salla başını al maaşını”.

Bu referans olayını Cumhuriyet tarihinden beri sosyal demokrat kesimin kullanarak, bürokratik oligarşi elde ettiğini ve bu yüzden iktidar olmasalar bile muktedir olduklarını biliriz. Nitekim Alev Alatlı “Orada Kimse Var mı” serisinin birinci kitabında 80’ler Türk Sosyal Demokratlarını Şafak Özden karakteri üzerinden incelerken, bir seçim dönemi yaşananları, verilen vaadleri, tutulan yolları da anlatır. Merak eden dönüp bir baksın. Sosyal Demokratlar bizim akıl hocamız olmadığı için, bu anekdotu sadece bilgi amaçlı aktarıyorum, zaten o dönemler herkesin malumu.

Benim asıl derdim, eleştirdiğimiz onca şey nasıl oldu da bizim tuttuğumuz yol oldu? Yola çıkarken bulduklarımız, yolda kaybettiklerimize değdi mi? Her fırsatta mazlumun hakkını düşünen, konuşan, tuttuğu yol bu minvalde olan bir kişinin adını kullanarak bunca haksızlığı nasıl yaptınız? Çok şükür ki Cumhurbaşkanımız “Adımı kullanan babamın oğlu dahi olsa kapıdan kovun” diyerek bu döneme noktayı koydu. Asıl soru şimdiye kadar kullananların yanında kar mı kalacak? Edindikleri şanla, şöhretle, makamla, servetle, mutlu mesut yaşayıp gidecekler mi?

Bir de şöyle düşünün; Allah düşürmesin, hadi bu yalanı söyledin, altını nasıl dolduracağın hakkında herhangi bir fikrin var mı? O makamı elde ettin diyelim veya o ihaleyi aldın, projeyi onaylattın, bu acizlikle iki gün sonra işleri batırdığında kime hesap vereceksin? Nasıl bakacaksın sana güvenen insanların yüzüne? Milyonlar harcayarak üç kuruşluk işler yapmanın hesabını millete vermeyi geçtim, vicdanına nasıl vereceksin? Öteki dünyanın hesabını katmıyorum bile, Allah’la senin aranda. Sırat köprüsünden geçerken, zebanilerin kulağına eğilip, “Beyefendinin izni var” demeyi düşünüyorsan ateşin bol olsun. Kızı Fatıma’ya “Babanın peygamberliğine güvenme” diyen resulün ümmetinin, reis kartıyla gidebileceği yolun sonuna geldik. Müsait bir yerde inin artık. Düşün bu milletin yakasından.

Alayını toplasak

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haliç Kongre Merkezi’nde “Eski Dostlara Vefa” buluşmasına katıldı. Toplantıda, bir dönem Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partilerinde bulunmuş önemli isimlerin dışında, Erdoğan’ın birçok dostu bir araya geldi.
Buluşmaya katılan gazeteci Sibel Erarslan konuşmasına, “Arakan’daki Osmanlı Şehitliği’nden Manisalı Osmanoğlu Muhammed’in toprağını getirdim” diyerek başladı. Arakan Müslümanlarının çok büyük bir soykırıma uğradıklarını anlatan Eraslan, Erdoğan’dan başkasının onlarla ilgilenmediğini açıkladı.
Erdoğan ise bunun üzerine, “Eşime ve çocuklarıma vasiyetimdir. Ben ölünce, Arakan’da şehit olan Manisalı Osmanoğlu Muhammed’in kabrinden alınan toprağı mezarıma koysunlar” deyince salondaki davetliler gözyaşlarını tutamadı.
Erdoğan, “Tohum saç, bitmezse toprak utansın, hedefe varmayan mızrak utansın diyerek çıktığımız yolda, hamdolsun mücadelemizi kesintisiz bir şekilde sürdürerek bugünlere geldik. Onlar zannediyordu ki, tüm hesabımız tutar; ama bilmiyorlardı ki, bütün hesapların üzerinde bir hesap var. Bu yolda hiçbir farklı tercih bizim gönüllerimizin bir olmasını engelleyemez. Dostluk ve sevgi, zamana ve mekâna bağlı duygular değildir” diyerek konuşmasına dava arkadaşlığına gönderme yaparak devam etti.
İstikrar ve güvenin önemine vurgu yapan Erdoğan, “Bazıları yolsuzluk yapılıyor diyor, yolsuzluğun olduğu yere sermaye gelir mi? Ekonomide hocalarımızın bize öğrettiği bir kural var: ‘Sermaye civa gibidir, kendisi için uygun neresiyse oraya kaçar.’ Sermaye güvenli limana varır. Türkiye, güvenli liman olduğu için bu sermaye buraya geldi” şeklinde konuştu.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Hakan Albayrak’ın yazısından alıntı yaparak:
“Bir yazarımız, AK Parti’ye yöneltilen eleştirilerle ilgili olarak özetle ne diyor biliyor musunuz?
Alayını toplasak sadece ve sadece başörtüsüne özgürlüğü bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Kürt açılımını bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece ‘One Minute’ çıkışını ve ona bağlı olarak İsrail’le askeri işbirliğinin sona erdirilmesini bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Gazze’yle dayanışmayı bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Mogadişu’nun yeniden inşasını bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Bosna-Sırbistan-Hırvatistan üçlü mekanizması kurularak Boşnakların yeni bir felaketin eşiğinden döndürülmesini bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece yerli savunma sanayii hamlesini ve dolayısıyla emperyalistlere bağımlılıktan kurtulma gayretini bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Mursi ve İhvan yandaşlığını bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece Suriye halkına ve Suriye Devrimi’ne verilen desteği bile gölgelemeye yetmez.
Alayını toplasak sadece ve sadece İmam-Hatip okullarının ihyasını bile gölgelemeye yetmez.
Yazarımız bu şekilde sıraladı. Ama buradaki her bir kardeşimin, “alayını toplasak”ları kısmına yazacak onlarca, yüzlerce konu bulabileceğini biliyorum” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Muhtarı koluna takan kazanır  

Takdim

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, farklı bir cumhurbaşkanı olacağını aday olduğundan itibaren ifade etmişti. Seçildikten sonra da yaptığı icraatlarla farklılığını ortaya koydu. Muhtarlar toplantısı da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde benzeri görülmemiş bir uygulama. Erdoğan, her hafta siyasi görüşüne bakmaksızın davet edilen muhtarların sorunlarını dinliyor ve bu vesileyle kamuoyuna hitap ediyor. Tabanla tavanın birleşmesi yeni yapılan Beştepe Külliyesinde gerçekleşiyor.

 

Sevda Dursun

Halkı ilk kez Cumhurbaşkanlığı köşkünde görmemiz, 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerçekleştirilen bir uygulamayla her kesimden insan Çankaya köşküne davet edildi. Resepsiyona katılanlar arasında yedi ilden yedi muhtar da vardı. Cumhurbaşkanlığı makamı Beştepe Külliyesi’ne geçtiğinde ise bu uygulamanın devamı olarak nitelendirilebilecek muhtarlar buluşmaları gündeme geldi. Aday olduğundan itibaren farklı bir cumhurbaşkanı olacağını defalarca dile getiren Erdoğan, her hafta 400 muhtarı Külliye’ye davet etmeye başladı. Ülkenin her bölgesinden, her ilinden muhtarlarla buluşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem birebir görüşerek onlarla istişare ediyor, hem de gündemi değerlendiriyor.

Muhtarlar Buluşması başta şaşkınlığa sebep olsa da aslında yeni bir olay değil. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken de muhtarlarla bir araya gelip halkın nabzını tutuyordu. Sanılanın aksine değişik siyasi görüşten muhtarların katıldığı, toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmenin en etkili ve pratik yollarından biri olan Muhtarlar Buluşması’nın geçtiğimiz hafta 21.si yapıldı. Yapılan planlama ile 5 yıl içinde tüm muhtarların davet edilmiş olması hedefleniyor. Biz de Gerçek Hayat olarak Cumhurbaşkanının davetiyle Beştepe Külliyesine giden, havasını teneffüs eden muhtarlarla görüştük. Beştepe’de başlarından geçenleri anlattılar. Külliyeye gitmelerinin üzerinden zaman geçse de, heyecanları hala tazeydi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtarları düzenli olarak külliyeye davet ediyor. Siz de bu resepsiyonlardan birine katıldınız. Davet edildiğinizde ne hissettiniz?

CEMİL TOLAK (Küçük Çamlıca Mahallesi Muhtarı)

Muhtarlar ilk kez 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda köşke davet edildi. Çankaya Köşkü’nde yapılmıştı resepsiyon. 7 ilden 7 muhtar gitti. İstanbul’dan da Sayın Cumhurbaşkanımızın mahallesinin muhtarı olarak ben davet edildim. Toplumun her kesiminden insanlar vardı orada. Çok gurur duydum o tabloyu görünce. Güzel bir ortam oldu, kaynaştık. 2. Muhtarlar toplantısında da Külliye’ye gittim. Bir de Ramazan resepsiyonunda Cumhurbaşkanımızla aynı masada yemek yedim. Üç kez gitmiş oldum Cumhurbaşkanımızın makamına. Manevi yönden çok güzel duygular hissediyorum. Anlatılmaz, yaşanır o duygular.

KENAN BİRİNCİ (Üsküdar Muhtarlar Derneği Başkanı ve Kuleli Muhtarı)

Cumhurbaşkanımızın muhtarlar buluşmasına davet aldığımızda gerçekten çok heyecanlandık. O dönemde Külliye’yle ilgili karalayıcı haberler yapılıyordu. Külliye’yi görmek, hakkında fikir edinmek beni heyecanlandırdı. Muhtarın, kaymakamın, valinin bile bir makamı var fakat bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı’nın resmi makamı yoktu. Çankaya Köşkü Cumhurbaşkanının konutuydu, burada resmi kabullerini de yapıyordu. Burası Türkiye’ye itibar kazandırdı. Külliyeye gittiğimizde Sayın Cumhurbaşkanımızla bir arada olmak, muhtarlara verdiği değeri bize hissettirmesi, bizim arkamızda durması özgüvenimizi artırdı. O dönem, muhtarlıkların kalkacağı söylemi yoğun olarak dolaşıyordu. Ama Cumhurbaşkanımız muhtarların arkasında durduğunu, bu kurumun daha çok gelişmesi gerektiği mesajını verdi. Bizi çok heyecanlandırdı, teşekkür ediyoruz.

Böyle bir hizmet dünyada yoktur

İRFAN GÜNER: (Üsküdar Bulgurlu Mahallesi Muhtarı ve İstanbul Muhtarlar Federasyonu Kurucu Üyesi)

Külliye’ye gittiğimizde çok heyecanlıydık. Ülkemiz adına gurur duyduk. Gerekli bir yapıydı Külliye. Yabancı bir misafir geldiğinde, hiçbir eksik olmadan burada ağırlanıyor. Külliye’ye gittiğimizde önce bizi içeri alıp ağırladılar. Sonra toplantı salonuna geçtik. Cumhurbaşkanımız geldi, konuşma yaptı. Alt taban ile üst tabanının birleşmesi olarak görüyorum ben bu buluşmayı. Daha önceden belirlenen kişiler, bayan muhtarlarımız, muhtar yöneticilerimiz Cumhurbaşkanımızın masasına oturdu. Kusursuz bir servis vardı. 500 kişilik misafir, aynı anda yemeğe başlayıp aynı anda bitirdi. Böyle bir hizmet dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Bir saat kadar sürdü yemek. Yemeğin ardından bölge bölge fotoğraf çekimi yapıldı. Cumhurbaşkanımıza Üsküdarlı muhtarlar olduğumuzu söyleyince, bizimle biraz daha özel ilgilendi. Gururlandık.

CAN CUMURCU (Üsküdar Çengelköy Mahallesi Muhtarı):

Hakikaten fevkalade bir ortam. Allah Cumhurbaşkanımızdan razı olsun. Medyada Külliye’nin 1 milyar dolara yapıldığı yazıldı. Biz büyük bir devletiz. Bir milyar dolar harcamışız, nedir ki? Bugün Kraliçe’nin sarayına sadece 5 milyar dolarlık tadilat yapılıyor. Niye onlar konuşulmuyor? Biz bu kadar aciz miyiz? Cumhurbaşkanını ölümsüz zannediyorlar herhalde. Hiç o makamı bırakıp gitmeyecek, gitse de peşinden götürecek zannediyorlar.  Külliye’ye davet ederek onure etti bizi. Ülkenin bir numarasıyla aynı sofrayı paylaşıyorsunuz, harika bir duygu. Çok heyecanlandık, mutlu olduk.

Her masada bir danışman oturuyor

Muhtarların külliyeye gitmesinin somut olarak nasıl bir faydası var?

KENAN BİRİNCİ: 7 Şubat’ta Üsküdar’da, muhtarların dünü, bugünü, geleceği konulu bir sempozyum yaptık. Bu sempozyumda bir takım kararlar alındı. Muhtarlar günümüz olsun istiyorduk. 19 Ekim, muhtarlar günü olarak kutlanıyor artık.  Bunlar hep Cumhurbaşkanımızın muhtarlara verdiği destekle oldu. Zannediyorum bundan sonra muhtarların önü biraz daha açılacak, muhtarlık kurumu daha iyi bir yere gelecek.

CEMİL TOLAK: Medyada çok konuşulan meşhur büyük masada Cumhurbaşkanımızla iftar açıyorduk. Mahallemizin sorunlarını söyleme fırsatım oldu. O da beni dönüş yolunda uçağına davet etti. Özel uçağında güzel bir sohbetimiz oldu. Mahallenin sorunlarını ilettim. İlgilendi sağ olsun.

CAN CUMURCU: Külliye’ye gittiğimde Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’la yemek yedim. Bir sürü özel sorun paylaştım. Hiçbirini bilmediğini söyledi. Eksik bilgiler aktarılıyor kendilerine. Yemek yerken hepimiz Cumhurbaşkanımızla olamıyoruz, ama her masaya bir danışman oturuyor. Sorunlarımızı danışmanlara iletiyoruz. Ayrıca sorunlarımızı not yazarak da iletebiliyoruz.

Külliyeye isteyen herkes gidebiliyor mu?

İRFAN GÜNER: Herkes gidebiliyor. Cumhurbaşkanlığından derneğimizi arayarak Muhtarlar Buluşması’na daha önce gelmeyen muhtarlar arasından katılmak isteyenlerin adını istediler. Kenan Başkanımız da herkesi arayıp gitmek isteyip istemediğini sordu. Farklı siyasi görüşten olanlar da gidiyor Külliye’ye. Ama gitmek istemeyenler de oluyor. Üsküdar muhtarları olarak şanslı muhtarlarız. Cumhurbaşkanımızın yaşadığı yer olduğu için, sorumluluğumuz daha fazla. Cumhurbaşkanımızın  Üsküdar muhtarlarıyla ayrıca bir araya gelmesini istiyoruz.

Belediye başkanıyken de muhtarları toplardı

Sizce bu toplantıların yapılma sebebi ne?

KENAN BİRİNCİ: Eskilerden rahmetli Demirel biraz yakın dururdu muhtarlara. Fakat Sayın Cumhurbaşkanımız çok daha farklı davranıyor. Sebebi de yerel yönetimde başkanlık yapması. Belediye başkanıyken de muhtarlarla çalışıyordu. 1994 senesinde muhtarlarla hareket etmesine dayanıyor başarısı. Muhtarları toplayıp görüşlerini alırdı o zamanlar da. İstişareye çok önem verirdi. Biz yaş itibariyle bu ülkede çok şey gördük. 80 öncesini de sonrasını da yaşadık. O günlerden bu günlere gelebildiysek gurur duymamız lazım. 3. Havaalanı yapılıyor, 3. Boğaz Köprüsü yapılıyor, Körfez Köprüsü yapılıyor, yollar, otobanlar yapılıyor.

İstanbul Muhtarlar Federasyonu Başkanı, Ümraniye Necip Fazıl Mah. Muhtarı Kadir Delibalta:

Muhtarlar toplantısı Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde yapılmış en önemli harekettir. Sayın Cumhurbaşkanımızın siyaseti çok iyi bildiğinin bir göstergesidir. Muhtarı saraya çağırmak demek, halkı saraya çağırmaktır. 17 senedir muhtarlık yapıyorum, böyle bir şey görmedim. Eskiden dernek olarak randevu alıp ziyarete gittiğimiz oluyordu. Fakat bu ezber bozan, farkındalık yaratan bir uygulama.  Sokağı dinlemek, halkı dinlemek anlamında çok önemli. Cumhurbaşkanı devletin başıdır, baş muhtar diyoruz ona. Biz de onun sahadaki en kılcal damarlarıyız. Olmazsa olmazıyız. Muhtarlar toplantısı muhtarların da halkın da özgüvenini artırdı. “Benim muhtarımı saraya çağıran, beni saraya çağırmış demektir” diyor halk.

Muhtarın ağırlanması halkı büyütüyor, halkın gözünde de devleti büyütüyor. Kazan kazan bir proje diye düşünüyorum. Ben ilk giden gruptaydım, çok memnun kaldım. Siyasi görüşü ne olursa olsun, herkes memnun olarak ayrılıyor oradan. Gidemeyenler bir an önce gitmek için uğraşıyor. Tabii herkes memnun olacak diye bir iddia yok. Yüzde doksan dokuz memnun ayrılıyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız belediye başkanlığı döneminde yeşil ışığı yakalamıştı. Bazı belediye başkanları muhtarla iyi geçinemiyor. Cumhurbaşkanımız bangır bangır bağırıyor, “Akıllı belediye başkanı, vali, kaymakam muhtara sahip çıkar, sahada koluna girer” diye. Valilere “Arabalarınızda oturup korumalarınızın ensesine bakmayın, sahaya inip, muhtarla beraber sorunlara hakim olun” demiş. Kısacası muhtarı koluna takan kazanır.

Tüm muhtarlar davet edilecek

Yıllarca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını yapan, şu anda da Ankara milletvekili olan Aydın Ünal, “Geçmişte cumhurbaşkanlarının halkla irtibatı çok kısıtlıydı. Belli heyetler kabul edilir, nadiren sokakta görülürlerdi. Cumhurbaşkanlığı makamı, adeta fanusa benzer korunaklı bir yapıydı. Çankaya Köşkü de herkesin girebildiği bir yer değildi. Ama Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan farklı bir cumhurbaşkanı olacağını söyledi ve dolayısı ile de kendisini seçen halkla irtibatı çok farklı oldu” sözleriyle bu buluşmaların gerçekleştirilme felsefesini anlatıyor. Muhtarlar Buluşması’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi fikri olduğunu anlatan Ünal, “Cumhurbaşkanlığı makamının halka açılmasının somut sonuçlarından bir tanesidir bu buluşmalar. Cumhurbaşkanımızın çok sık ifade ettiği Şeyh Edebali’ye ait, ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ ifadesi, muhtarlar toplantısıyla bir şekilde somutlaşmış oldu. Devlet bu şekilde halkıyla kucaklaştı. Türkiye genelinde 50 bin civarında muhtar var. Bunların tamamını Çankaya’da misafir etmek mümkün olmuyordu. Beştepe Külliyesi’ne geçildikten sonra muhtarlarla toplantı süreci başladı. Cumhurbaşkanımızın görev süresi boyunca tamamını kabul edecek şekilde beş yıllık bir planlama yapıldı” dedi.

Demokrasi yerelde başlar

Muhtarlar buluşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtarlarla yemek yiyor, onların sorunlarını dinliyor ve gündemi değerlendiriyor. Aydın Ünal, muhtarların külliyeye gelmesinden gidene kadar olan süreci şöyle anlattı: “Muhtarlar külliyeye geldiklerinde ağırlanıyorlar. Ardından yemek salonuna geçiliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da onlarla birlikte yemek yiyor. Yemek sırasında sohbetler ediliyor. Ardından konferans salonuna geçilip Cumhurbaşkanımız onlara hitap ediyor. Salondaki toplantı da neredeyse interaktif bir biçimde gerçekleşiyor. Zaman zaman soru soruluyor, bağıranlar oluyor, slogan atanlar oluyor. Muhtarlar külliyeden çok memnun ayrılıyor. Gitmeyenler de merakla sıralarını bekliyor. Ayrılırken gruplar halinde fotoğraf çekimi yapılıyor. O sırada da sorunlarını dile getiriyorlar.”

Külliyeye davet edilirken hiçbir ayrımın yapılmadığını söyleyen Ünal, siyasi görüşü ne olursa olsun bütün muhtarların külliyeye çağırıldığını ifade ediyor. Ünal “Sayın Cumhurbaşkanımız İstanbul Belediye Başkanlığından buraya geldi. Çok sık tekrar ettiği, AK Parti’nin de istikametini şekillendirdiği bir ifadesi vardı; ‘Demokrasi yerelde başlar’. En küçük yerel birim de muhtarlıktır. Cumhurbaşkanımızın muhtarlarla görüşmesinin asıl amacı, en küçük yerel birimle görüşmektir. Muhtarlar halka en yakın insanlar, halkın nabzını tutuyor, her sorununu biliyorlar. Ayrıca seçilerek gelmiş kişiler. Cumhurbaşkanımızı temsil ediyorlar” diyerek, halka en yakın olan kitleye yakın olmanın önemini anlatıyor.

Buluşmalar sonrası muhtar maaşları arttı

Eskiden milletvekilleriyle yaptığı grup toplantıları sırasında gündemi değerlendiren Erdoğan, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bunu yapamıyor. Muhtar toplantıları dolayısıyla gündemi değerlendirme, duygu ve düşüncelerini söyleme fırsatı da bulduğunu söyleyen Ünal, “Eskiden vekillerle kucaklaşırdı. Şimdi halkın seçtiği muhtarlarla kucaklaşıyor. Hem onların derdini dinliyor, hem de gündeme ilişkin görüşlerini kamuoyuyla paylaşma imkanı buluyor” diyor.

Muhtar buluşmalarından sonra muhtar maaşlarında çok ciddi artış yapıldığını da söyleyen Ünal, özlük haklarıyla ilgili sorunlarının da çözüldüğünü ifade ediyor. Muhtar buluşmalarının topluma yansımasını sorduğumuzdaysa da, “Zaman zaman eleştiriler oldu. Hatta bu eleştirilerden birkaç tanesi solun önemli yazarlarından. ‘Bugün muhtarlarla görüşüyor, yarın bakkallarla, öbür gün manavlarla görüşecek’ gibi eleştiriler geldi. Emekçilerin teri üzerinden devrim yapmaya çalışanların, Cumhurbaşkanının muhtarlarla buluşmasıyla alay etmeye çalışması çok şaşırtıcı ve acı verici bir durum. Aslında bu Cumhurbaşkanımızın nasıl devrimci bir kişiliğe sahip olduğunu da gösteriyor. Sol, burjuvayla yatıp kalkarken, Sayın Cumhurbaşkanımız halkla irtibatını koparmadan yoluna devam ediyor” şeklinde cevap veriyor.

 Protokolde yerimiz oldu

Muhtarların sıkıntılarına gelecek olursak, halkı ilgilendiren veya kendinizi ilgilendiren ne sıkıntılar yaşıyorsunuz?

CEMİL TOLAK: Şimdiye kadar muhtarın protokolde yeri yoktu. İlk defa 30 Ağustos 2014 resepsiyonunda oldu. Orada toplumun her kesiminden insanlar vardı. Ben o sahneyi görünce duygulandım, gözümden yaş geldi. O mekanın halkın olduğunu hissettim. Sorunlarımız benzer aslında. Küçük Çamlıca Mahallemizin imar sorunu var. Ama bu sorun maalesef Üsküdar genelinde olduğu için halledilemedi.

Muhtarların yetki sorunu var

KENAN BİRİNCİ: Muhtarlar mahallenin annesi, babası, abisi, kardeşi, kısacası her şeyi. Fakat ellerinde yetki yok. Bir takım yerlere bağımlısınız. Vatandaş kapısının önünde aydınlanma yanmayınca size geliyor. Siz yetkili kurumlara bildiriyorsunuz. Üç gün geçip de yapılmadıysa vatandaş yine sizi arıyor. Bildirdim diyorsunuz ama “sen muhtarsın kardeşim çöz işimizi” diyor. Sanki her şey bizim elimizde. 1920’lerde yapılan kanunlarla muhtarlar şu anda vazife görüyor. Bunların güncellenmesi lazım. O zaman muhtarlık bir anlam kazanacak. Bunların yapılacağını söylüyor Cumhurbaşkanımız. Özlük haklarıyla ilgili bir takım düzenlemeler yapıldı. Maaşlarımız asgari ücrete çekildi. Ben ilk dönem muhtar olduğumda, 290 lira maaşla işe başladım. Önceden kimse maaşa bakmıyordu. Muhtarların ekstra evrak geliri vardı. 2009’da adrese dayalı nüfus kayıta geçince, nüfus idareleri ücretsiz belge vermeye başladı. Bizim gelirimiz kesildi. Muhtarlarımız nüfusu yoğun olan yerlerde tek başına çalışamıyor, eleman tutuyor yanına. Devletin verdiği maaş elemana gidiyor zaten. Ben emekliyim, bizim için sıkıntı değil, ama emekli olmayan arkadaşlarımız Bağkur’unu kendisi ödüyor. 1300 lira maaşla Bağkur’unu ödeyecek, elemanına para verecek, ne yiyecek, ne içecek? İstanbul şartlarında zor. Anadolu için güzel bir para, hele de emekliyse. Ama yine de bir iyileşmedir. Allah bin kere razı olsun.

Kayıt sisteminde eksiklikler var

İRFAN GÜNER: Bu zamana kadar muhtarların gelir seviyesi güzel olduğu için, hiç muhtarlık camiası adı altında birleşip bir yere gelinmemiş. Dernekler kurulmuş ama kendi bireysel çabalarıyla. Şimdi muhtarların geliri düştükten sonra, kapandı kapanacak söylentileri yayıldıktan sonra bu işlerle ilgilenilmeye başlandı. Şu anda da Cumhurbaşkanımızın bizlere önem vermesiyle, belediyeler, siyasiler bizim adımızı ağzına almaya başladı. Bir takım eksikliklerimiz var. Bunlar yavaş yavaş giderilmeli. Kayıt sisteminde eksikliklerimiz var mesela. Vatandaşı mahalleden nüfus müdürlüğüne yoruyoruz. Nüfus müdürlüğü veri tabanıyla muhtarlar kayıt yapabilmeli. Halk da buna memnun olur. Yerele indirgemek dediğimiz olay böyle bir şey.

Tebligat kanunu düzeltilmeli

CAN CUMURCU: Mahallede bütün sıkıntı sizden soruluyor. Başı ağırmış, tüpü bitmiş, elektriği yok, her şey sizden soruluyor, ama yetki yok. Siz telefon açtığınız zaman, bu işin o gün bitmesi gerekiyor. Mahalleyi bizden daha iyi kimse bilemez. Biz orayı teneffüs ediyoruz. Bize sormadan iş yapıldığı zaman sıkıntı oluyor. Yetki dediğimiz olay bu. Mesela 1930’ların tebligat kanununu kullanıyoruz. Hata yapmama lüksümüz yok. Bu düzeltilebilir.

Muhtarların sorununu çözmek basit

İRFAN GÜNER: Vatandaş muhtarlığa geldiği zaman bütün işini çözebilmeli. İşlerin hızlanması için yetki verilsin bize. Bunların adımları atıldı. Muhtar Bilgi Sistemi diye bir sistem kurdular. Bir sorunumuz olduğu zaman Muhtar Bilgi Sistemine atıyoruz, direkt İçişleri Bakanlığına gidiyor. Bakanlık da gerekli yerlere iletiyor, takip ediyor, sonuçlandırıyor ve size haber veriyor. Bunun ikinci bir ayağı olarak da, bütün il ve ilçe belediyelerinde muhtarlıklar müdürlüğü kuruluyor. Birçok ilçede kuruldu. O kadar basit ki muhtarların sorunlarını çözmek, Üsküdar’da 33 mahalle muhtarıyız. Bir tane koordinatör atayın bize, onunla muhatap olalım. O da belediyenin kurumlarına pas etsin.

CAN CUMURCU: İnsanlar canı yandığı zaman hiddetle muhtarlıklara geliyor. Biz onları yumuşatıyoruz, gazını alıyoruz. Ondan sonra gideceği kuruma gönderiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız yerel yönetimlerden geldiği için muhtarla olmazsa olmaz olduğunu biliyor. Siyasiler belli bir konuma geldikten sonra ulaşılmaz oluyor. Belediye başkanı bazında da böyle, milletvekili bazında da böyle. Kaç tane milletvekili görüyorsunuz sahada. Biz hem devletin sesiyiz, hem vatandaşın sesiyiz. Çünkü en kolay bizlere ulaşıyorlar. Bizim kapımızda kilit yok. 7/24 telefonumuz açık. Gecenin üçünde terörle mücadele arıyor, imza lazım diyor. Vatandaş arıyor, “annem öldü ne yapacağım ben?” diyor. Biz bu işten gocunmuyoruz, hoşumuza gidiyor. Sevildiğimizin, sayıldığımızın bir göstergesidir bu

Gerçek Hayat dergisi

 

 

Sırbistan sokaklarında yüz yıllık hasret

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti büyük bir coşkuyla geçti. Erdoğan ve beraberindeki heyet Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic ve kabine üyeleriyle birlikte Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nda, törenle karşılandı. İki gün içinde birçok anlaşmanın imzalandığı ziyaretin şüphesiz en can alıcı noktası Novi Pazar ziyaretiydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görebilmek için Sırbistan’ın farklı şehirlerinden gelen halk, Erdoğan’a büyük bir ilgi gösterip coşkuyla tezahüratta bulundu.

 

 

Sevda Dursun

“Dik dur eğilme, bu ümmet seninle”, “Hoş geldin sultan, hoş geldin padişah” yazan pankartlar, Erdoğan portreleri, Türk bayrakları, Türk simgelerini taşıyan eşarp ve başlıklar giyerek Türkçe sloganlarla karşılandı Erdoğan Sırbistan’da. Birçok eve, sokağa ve arabalara Türk bayrakları asıldı. Sancaklılar “Sultan Erdoğan” tezahüratında bulunurken, bir asırlık hasret okunuyordu gözlerinden. Geleceği sımsıkı kuşatan geçmişin bağları canlanmış, yüz yıllık hasret bitmiş, Osmanlı geri dönmüştü sanki. Bu ilginin nerden geldiği değil, bu manzaranın neden geciktiği konuşulmalı konuşulacaksa. Madalyonun bir tarafında bu resim varken diğer tarafında Balkanlar gerçeği var. “Papa’nın şapkasını görmektense Osmanlı sarığı görmeyi” tercih ettiren hoşgörü ve adalete en çok bugünlerde ihtiyacı var Balkanların. Kutuplaşmaların dünyayı sarıp sarmaladığı, etnik ve dinsel gerilimlerin alabildiğine ivme kazandığı, aşırı sağın komşu Avrupa ülkelerini tamamıyla ele geçirdiği bir zaman diliminde bu ziyaretin bıraktığı fotoğrafın önemi daha da belirginleşiyor.

Avrupa kışkırttı, Sırplar ayaklandı

Sırbistan’la günümüz ilişkilerine bakmadan önce, geçmişe şöyle bir göz atmakta fayda var. Yüzyıllarca Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan, Osmanlı içinde din ve mezheplerini özgürce yaşayan gayrimüslim milletler, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle de Rusya’nın kışkırtması ile Osmanlı otoritesine karşı gelmeye başlar. XIX. yüzyıldan itibaren Çarlık Rusya’sı, “Panslavizm’’ politikası (bütün Slavları birleştirme) ile akraba Balkan uluslarını kendisine bağlamak için ayaklanmalara öncülük yapar. Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan ilk millet Sırplar olur. 1812 Bükreş Anlaşmasıyla Osmanlı’dan ilk imtiyazı koparan Sırplar, 1829 Edirne Anlaşması gereği Osmanlı’dan özerklik elde ederler. 1878 Berlin Anlaşması ise bağımsız Sırbistan’ın habercisi olur.

Önyargılar değişmek zorunda

Dünya siyaset literatürüne “Balkanizasyon” gibi ayrışmayı ifade eden bir kavramı armağan eden coğrafya, etnik ve dinsel kavgaların gölgesinde varılacak bir menzil olmadığını idrak etmek zorunda.  Bosna ve Kosova savaşları var olan acıları daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramış değil. Kesintisiz teyakkuz hali kimsenin hanesine kazanç olarak yansımıyor. Üretim ve refah toplumu olma yönünde en büyük engel de bu üstelik. Osmanlı bakiyesi toplumlar ile Sırbistan arasında büyüyen gerginlik Türkiye’nin bölge politikalarına da negatif etki yapıyor. Boşnaklar ve Arnavutlar Türklerin Balkanlardaki doğal uzantıları, akrabaları, en yakın müttefikleri çünkü. Şükür ki kimsenin hayrına olmayan gerilimli atmosfer 2009 yılından bu yana olumlu anlamda bir değişime doğru seyir alıyor. Bunda 2009 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşmasının, vize serbestisinin ve elbette TİKA’nın girişimlerinin büyük payı var.

Sık sık gelin, biz sizi bekleriz

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Sırbistan’a gittiğinde, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nda, Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic ve kabine üyeleri tarafından törenle karşılandı. Gece yarısına kadar havaalanında Erdoğan’ın gelmesini bekleyen Vucic, “Sık sık gelin. Biz sizi burada dost olarak bekleriz” açıklamasını yaparak gönüllerin fethinin yolunu açtı. Ardından Sırbistan Sarayı’nda resmi bir tören düzenlendi ve birçok anlaşmaya imza atıldı. İki günde 16 anlaşmanın imzalandığı Sırbistan ziyaretinin can alıcı noktası şüphesiz Sancak’taki Novi Pazar ziyaretiydi.

Novi Pazar, Sancak bölgesinin, Sırbistan bölümünde kalmış kısmın merkezi. Müslüman Boşnakların yoğunlukta yaşadığı kent, Erdoğan’ın ziyaretiyle birlikte Sırbistan’ın farklı şehirlerinden akın eden binlerce insanın deyim yerindeyse istilasına uğradı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görebilmek için pencerelere doluşan, yüksek binaların çatılarına çıkan kalabalık, Belediyenin önünde halka hitap eden Erdoğan’a büyük bir ilgi gösterdi, coşkuyla tezahüratlarda bulundu. Günün en anlamı fotoğrafı ise sevinç gözyaşları ve anlamlı bakışlarıyla Erdoğan’ın kucağındaki küçük Boşnak kız çocuğuna aitti. Erdoğan’a eşlik eden Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, “Burada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen ilginin yarısının dahi bana gösterilmeyeceğini biliyorum. Ancak karşınıza çıkarak, hangi milletten ve dinden olursa olsun tüm Sırbistan vatandaşlarının çıkarları için elimden gelenin en iyisini yaptığımı ve yapmaya devam edeceğimi söyleyecek cesaret ve iyi niyete sahibim” ifadelerini kullanmak durumunda kaldı.

Sırbistan bizi birleştirmeli

Erdoğan bu övgüyü karşılıksız bırakmadı. Vucic’in misafirperverliğine “bizi adeta evimizde hissettirdi” diyerek teşekkür etti. Ayrıca konuşmasında  “Çok güçlü ve derin ilişkilerimiz olan Sancak bölgesindeki kardeşlerimizin sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri üzüntümüzdür. Bugün burada, Sancak’ta, Novi Pazar’da yaşadığımız şu birliktelik ülkeler ve halklar olarak barış, huzur ve refah içinde bir geleceğe ne kadar hasret olduğumuzu gösteriyor. İnanıyorum ki bizi etnik milliyetçilik ayırmamalı, tam aksine bizi Sırbistan birleştirmeli. Ülkemizdeki Sancak kökenli vatandaşlarımız ile Sırbistan’daki Boşnak azınlık, iki ülke arasında en önemli köprülerden biridir” diyerek Sırbistan’la ilişkileri geliştirmenin önemine vurgu yaptı.

Bosna savaşı soru işareti

Sırbistan’la ilişkileri geliştirmenin yolu yalnızca, coşkuyla Erdoğan’ı karşılayıp 100 yıllık hasretle kucaklayan Boşnak halkından geçmiyor elbette. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic’in iyi niyeti ve diyalog çabaları çok önemli. Bu iyi niyetini ziyaretin başından sonuna kadar her aşamada göstermekten de çekinmedi. Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, halkın büyük çoğunluğunun desteğini kazanmış, eski defterleri kapayarak yeni ilişkiler vaad eden bir isim. Ancak sütten çıkmış ak kaşık da değil. 1990’larda Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç döneminde görev yapan Vucic, bir zamanlar radikal bir Sırp milliyetçisiydi. Miloseviç’in Enformasyon Bakanı olarak görev yapan Vucic, Bosna katliamı sırasında meclis kürsüsünden, “Öldürdüğünüz her bir Sırp için 100 Müslüman öldüreceğiz” sözünü söylemişti ve bu Boşnaklar tarafından hiç unutulmadı. Bu açıdan her zaman Bosna Hersek’in yanında duran ve önceleyen Türkiye için Sırbistan hakkındaki tek soru işareti, belki de Bosna Savaşı dönemi oldu. Ancak Vucic bu izleri silmeye çok istekli.

Geçmiş yakasını bırakmaz

2008’de daha ılımlı bir politika benimseyerek Sırp İlerleme Partisi’ni kuran Vucic, milliyetçi geçmişiyle arasına mesafe koymayı da unutmadı. “Yalnız eşekler değişmez” atasözüyle geçmişinden kopmak istediğini belirtmesi ne kadar samimi olduğunun bir kanıtı. 2012’de AFP haber ajansına verdiği röportajda da, “Değiştiğimi saklamıyorum… Bundan gurur duyuyorum” açıklamasını yapan ender liderlerden. Geçmiş, hesaplaşmayınca geçmişte kalmıyor yine de, Vucic için de böyle oldu. 2015’te Srebrenitsa Katliamı’nın 20. yılı anma törenlerinde kalabalık tarafından taşlandı ve törenden kaçmak zorunda kaldı. Vazgeçmedi, aylar sonra katliamda hayatını kaybedenlere saygılarını sunmak için tören alanına döndü. Yine başbakanlığı sırasında Srebrenitsa Soykırımı hakkında, “Sırbistan açık ve net biçimde bu korkunç suçu kınamaktadır. Bu suça karışanlardan tiksinmektedir ve onları adaletin huzuruna çıkarmaya devam edecektir” şeklinde açık bir mektup yayınladı.

Bu görevi Türkiye üstlendi

Vucic’in uzlaşma çağrıları ve barışma politikaları Bosnalı Müslümanlar tarafından da zaman zaman karşılık buldu. Bosna’nın ana Müslüman partisi SDP, törende saldıranların Bosnalıları utandırdığını belirten bir açıklama yayınladı. Srebrenica Belediye Başkanı da, Vucic’e yönelik bu eylemi “Ağırbaşlı anmayı sömüren hasta ruhlular”ın eylemi olarak niteledi. Srebrenica Anneleri’nin lideri konumundaki Subasic, bu olaydan ötürü büyük hayal kırıklığı yaşadığını belirterek toplumsal uzlaşıya dikkat çekti. Balkan ülkeleri arasında tarihte büyük acılar yaşansa da, birbirine geçmiş toplumlar olarak geçmişe sünger çekip, uzlaşma yollarını zorlamaları şart. Türkiye’nin buradaki rolü, bir abi konumunda bu uzlaşının tohumlarını atarak tarihteki önemli görevini yeniden üstlenmek.

Bu ilginin sebebi

Öte yandan Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Rusya ile Avrupa arasında denge kuran bir siyaset güdüyür, çünkü 2012 yılında Avrupa Birliği’ne aday statüsü kazandı. Öte yandın Rusya taraftarları ve Rusya’nın büyük yatırımlarının etkisi Sırbistan’da hala çok baskın. Putin’in Sırbistan için hayalleri bitmiş değil, ancak Vucic, Rusya konusunda bağlarını korumaya çalışsa da temkini elden bırakmıyor. Rusya’ya yakınlaşması demek, bir anlamda AB’den uzaklaşması demek. Fakat AB’de de işler iyi gitmiyor ve maddi ve manevi dağılmanın eşiğinde. Kafası karışık ve desteğe ihtiyacı olan Vucic için Erdoğan’ın Sırbistan’a gitmesi, üstelik kalabalık bir heyetle gidip birçok anlaşmaya imza atması büyük bir moral motivasyon. Rusya’nın Sırbistan’daki etkisi görmezden gelinemese bile, Sırbistan son zamanlardaki politikalarıyla Rusya’nın arka bahçesi olmadığını kanıtladı. Osmanlı’nın Sırbistan’la olan ortak geçmişi, Rusya’nın ortak geçmişinden çok daha fazla. Üstelik Avrupa Birliği’ne girmek için çaba sarf eden Sırbistan, Rusya ile arasına mesafe koymak zorunda ve bu da onu Türkiye ile yakınlaştırmak için önemli bir sebep.

Balkanları birbirine bağlayan yollara talip

Erdoğan Vucic dostluğunun önemli bir detayı daha var, o da 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ’ye karşı mücadelede Türkiye’nin yanında durmaları. Erdoğan Sırbistan ziyaretinde bu konuyu “Buradaki kardeşlerimizin gönlündeki yerimizin sözde olmadığını 15 Temmuz darbe girişiminde Vucic’in desteğini unutmam mümkün değil. Değerli dostum Vucic’in FETÖ’ye karşı nasıl bir mücadele verdiğini biliyorum. FETÖ denilen ihanet çetesini ülkemizden olduğu gibi Balkanlar’dan da söküp atacağız. Bu hususta Sayın Vucic’e güvenimiz ve itimadımız tam. 15 Temmuz gecesi bize ilk destek veren liderlerden biri de Vucic olmuştur” şeklinde açıkladı. Türkiye yaptığı anlaşmalarla Sırbistan’ın yollarına da talip, o yollar ki Balkan halklarını birbirine bağlayacağı gibi, Türkiye ile ilişkileri de perçinleyecek. Balkanlarla yeniden sağlam bir komşuluk ilişkisi geliştirmek için bütün imkanlar seferber, geriye iyi niyetli liderlerin çabası kalıyor.