Dua da edemiyorsan sus bari

Adeta bir terör yuvasına dönüşen Afrin’in, PKK/PYD’den temizlenmeden sınırımız için güvenlikten bahsetmek mümkün değildi. Üstelik ABD’nin alenen terör örgütlerine yardım etmesi yetmiyormuş gibi, 30 bin kişilik yeni bir güvenlik gücü kuracağını duyurması, bardağı taşıran son damla oldu. Fırat Kalkanı Harekatı’yla sınır hattının bir bölümünü terörden temizleyen Türkiye, Afrin operasyonuyla kaldığı yerden devam etme kararı aldı. Erdoğan, bir gece ansızın dedi ve çok geçmeden Mehmetçik tereddüte mahal vermeden yola çıktı.

Ülkenin her kritik eşiğinde koro şeklinde bağıran unsurlar, Zeytin Dalı Harekatı bahanesiyle şimdi de PKK önderliğinde harekete geçti. En çok HDP’lilerin sesi çıktı anlaşılacağı üzere. Her fırsatta legal bir düzlemde durduğunu savunan ve meclisimize kadar giren HDP’nin, terör örgütü PKK zorda kaldığı zaman var güçleriyle savunmalarını anlayan beri gelsin. Bu çelişkiyi devlet bulmayacak ve gereğini yapmayacaksa kim yapacak diye de sormadan edemiyor insan.

Sözde Kürtlerin hakkını savunuyorlar, sözde savaş olmasın diyorlar, sözde barıştan yanalar… Nasıl bir barışsa bu, terör örgütleri bebekleri, gencecik çocukları öldürürken sesleri çıkmıyor, devlet terör örgütlerine savaş açtığı zaman bir yerlerine bir şeyler batıyor. Hümanist oluyor bunlar sonra, barış yanlısı, özgürlük savaşçısı. Yazık, çok yazık hem de…

Mehmetçiğin ardından dua eden, Fetih Suresi okuyan, teröristlere karşı galip gelmesi için temennilerde bulunanlar savaş yanlısı barbarlar olarak lanse edilirken, teröristleri savunanlar barışçıl oldu birden bire. Daha dün Yasin Börü ve arkadaşlarını şerefsizce katleden terör örgütünden söz ediyoruz, Eren Bülbül’ün gençliğine bakmadan vuran, bize “İyi ki varsın Eren” sözünden başka hiçbir teselli bırakmayan. 22 yaşındaki Aybüke öğretmeni kalaşnikoflarla öldürürken ahbapları, barış sözcüklerini hangi kapta taşıyorlardı?

Kandan beslenen vampirler, silahlar kendilerine doğrulunca barış çığlıkları atıyor şimdi. Hendekleri kazıp içine tüm halkların barış ümitlerini gömerken düşünecektiniz siz bunları. Barış, öyle mi? Siz haklarını savunduğunuzu söylediğiniz Kürt halkını hiçe sayıp, bütün ümitlerini sömürürken barış demek şimdi mi aklınıza geldi. Hasip Kaplan’ın şu tweetine de bakın siz, birlikte barış içinde yaşamak varken… Nedir bu savaş naraları diye soruyor. Belki de terörist yoldaşlarına bir kez bile sormadığı soruyu, silahlar onlara doğrulunca devletine soruyor. Nedir bu savaş çığlıkları anlatalım o halde:

Bunlar bir kere savaş çığlığı değil, teröristlere ölüm çığlığı. Çünkü onlar hiçbir dilden anlamadıklarını çözüm süreci de dahil olmak üzere tüm zamanlarda kanıtladı. Çünkü onlar Kürt halkının haklarını savunmak için değil, ülkemizi yıpratmak isteyen dış güçlerin maşası olduklarını her fırsatta kanıtladı. Cumhuriyet tarihinden itibaren istedikleri tüm haklarını elde ettikleri şu dönemde bile silahları gömmeyi değil, ABD’nin son model silahlarıyla donanıp, savaşa devam etmeyi seçti.

Bunlar savaş çığlıkları değil, bunlar evini barkını bırakmak zorunda kalan Suriyeli kardeşlerimizin geri dönme ümidi. İstiklal harbinde her bir karışını dedelerimizin akıttığı kanlarla kazandığımız vatanımızı savunma çığlıkları bunlar. İşgal değil, meşru müdafaa, kimsenin toprağında gözümüz yok. 3 milyon Mülteciye ev sahipliği yapan bir ülkeye işgalci diyenin ancak kötü niyetinden şüphe edilir çünkü. Tüm dünya Müslümanlarının umudu Türkiye, sadece kendini değil, ona ümit bağlayanları da düşünmek zorunda.

Kendine çizilmiş sınırları vatan bellemeyen evlatlar yetiştirme hevesinde olan bir acayip tür de “barış” sözcüğüne tav olup terör sevici pozisyonunda günlerdir. Ülkenin her kritik sürecinde olduğu gibi yine vatanını değil, muhalefet adına teröristi savunan zavallı, zannediyor ki dünya vatandaşlığı diye bir şey var ve çocuklarını bu havuzun içine atabilecek. Gerçekleri öğrendiğinde Kanada’da bir benzin istasyonunda çalışıp, sokaklarında sığınmacı olarak dolaşırken bulmaz inşallah kendini.

HDPKK’nın dolmuşuna gelip savaşa “hayır” çığlıkları atanların masum olduğunu düşünmüyorum. Zira ilk sırayı ülkeye her ihanette başı çeken FETÖ’cüler almış. Ne olduğunu bilmiyorsan susacaksın, susmuyorsan da kiminle bağırdığına bakacaksın. 15 Temmuz’da ülkeyi işgal edip 250 canımızı şehit edenlerin “barış” demesi kanına dokunmuyorsa, o kana ne karışmış bir kontrol ettireceksin.

Kim savaşa “evet” diyebilir ki zira? Ülkenin en akıllısı siz misiniz hey! Üzerimize üzerimize gelen teröristlere bombalar yağdırdık, savaş olmasın, Erenler ölmesin diye. Aması yok bu işin, Yılmaz Özdil bile vatan savunmasına muhalefet yapılmaz demiş. Şimdi Mehmetçik’e dua zamanı, şimdi “Biz aşkı, vatan için canını verenlerden öğrendik” diyen taze şehidimiz Musa Özalkan’ın ardından Fatiha okuma, onu cennete uğurlama vakti. Dünyanın dört bir yanından eller Mehmetçik için duaya açılmışken, Sudan’da, Üsküp’te, Mekke’de senin erlerin için yakarış başlamışken, şimdi hiç olmazsa susma vakti, dua da nasip olmuyorsa.

Ne Hilal ne Haç savaşı Çin kazanacak   

 

Takdim: 

Avrupa bu sefer kartlarını açık oynuyor. Türkiye’de yapılacak olan anayasa oylaması için hayır destekleri havada uçuşurken, aşırı sağın yükselmesi, Müslümanlara yönelik ayrımcılıkları 16. yüzyılın din savaşlarını akıllara getiriyor. Günümüz dünyasında bir Hilal-Haç savaşı yaşanır mı sorusunu Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Hilmi Demir’e sorduk. Din savaşlarının kültür savaşlarına evrileceğini ifade eden Demir, bu savaşların kazananı olarak da Asya’yı ve Çin’i işaret ediyor. Avrupa’daki aşırı sağın yükselmesini ise, belleklerindeki korkuları depreşerek aklıselim hareket etmemelerine bağlıyor. Avrupa’nın kendi iç hesaplaşmasını Türkler üzerinden yürüttüğünü söyleyen Demir, “En kullanışlı düşman Türkofobi, tarihte de bunu kullanmışlardı” diyor.  

 

 

Son günlerde Avrupa’da yükselen aşırı sağ olgusunun sebeplerini onların iç siyasetinde oy devşirme olarak algılayamayız sadece. Çünkü bunu oya sevk edecek bir alt yapı da var. Bu alt yapıları da göz önünde bulundurursak, din savaşlarına giden bir yoldayız diyebilir miyiz?

Doğrudan din savaşlarına giden bir yolda olduğumuzu pek zannetmiyorum. Çünkü bunun olabilmesi için gerekli olan hem tarihsel hem de kültürel ortam çok müsait değil. Dünya değişti, Orta Çağ’da yaşamıyoruz, küresel bir çağda yaşıyoruz. Ama bu din savaşlarını bildiğimiz askeri ve kinetik anlamda bir savaş değil de, kültürel anlamda bir savaş olarak düşünebiliriz.

Din savaşları kültür savaşlarına mı evrildi demek istiyorsunuz?

Yaşadığımız çağda kimlikler çok önemli hale geldi. Siyaset kimlik üzerinden yapılıyor. Özellikle küreselleşmeyle birlikte, her ne kadar yerel kimlikler eriyecek diye baksak bile aslında yerel kimlikler erimedi. Hem etnik kimlikler önem kazanmaya başladı, biz bunun etkilerini Avrupa’nın göbeğinde Bosna savaşında görmüştük ve şu anda da coğrafyamızdaki savaşlarda görüyoruz, hem de kültürel kimlikler önem kazanmaya başladı. Siyaset de şu anda aslında bir kimlik siyaseti olarak öne çıkıyor. Bir yerde Huntington’un medeniyetler çatışması öngörüsü gerçekleşiyor gibi. Medeniyetler çatışmasının yaşanmayacağını varsaymıştık, ama şu anda hem Avrupa’daki gelişmeler, hem Ortadoğu’daki gelişmeler, Suriye’deki iç savaş, bütün bunlar dünyada ister istemez küresel anlamda bir kimlik ve kültür savaşlarını tetikliyor. Din savaşlarını da böyle anlamak lazım. Çünkü bizde İslam dünyasını bir arada tutacak Osmanlı, karşımızda da Batıyı bir arada tutacak bir Vatikan yok. Bu ikisi olmadığı için doğrudan din savaşlarını askeri anlamda karşı karşıya getirecek organizasyonlar mevcut değil. Ama din savaşlarını bir kültür savaşı olarak algılarsak, evet, muhtemelen Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi, İslam dünyasında radikalizmin tetiklenmesi çatışmayı derinleştirebilir. Ve bu küresel dünyada kültür savaşlarına doğru evrilebilir.

Hilal Haç savaşında dengeler değişecek

Hilal’i temsil eden kültür dünyasıyla Haç’ı temsil eden kültür dünyası belli, din savaşlarında da karşı karşıya gelebilecek olan dünyalar bunlar. Bu anlamda bir Hilal-Haç savaşı düşünebilir miyiz? Böyle bir şey olursa Orta Çağ’ın aktörleri Vatikan ve Osmanlı’ya tekabül eden gerçeklik nedir?

Evet, muhtemelen böyle denilebilir. Yekpare ve tek biçimli değilse de Hilal’i ve Haç’ı temsil eden bir kültür evreni var. Hilal’i temsil eden bir İslam dünyasından bahsetmek oldukça zor olsa bile, bunun en ön cephesinde Türkiye bulunuyor. Avrupa da bunu böyle görüyor. Demek ki Orta Çağ’dan bugüne çok fazla şey değişmemiş. İslamofobi denildiği zaman Avrupa’nın aklına gelen en öncelikli şey, Türkofobi. Karşı tarafa baktığımızda da iki yapı görüyoruz. Bir tarafta Amerika, bir tarafta da Avrupa. Eskiden soğuk savaş döneminde Amerika her şeye hakimdi. Küreselleşmeyle birlikte Avrupa Birliği öne çıkmıştı. Fakat İngiltere’nin çekilmesiyle birlikte Avrupa bir varoluş krizi yaşıyor. Aslında Hilal de Haç da kendi krizlerini yaşıyorlar. Ve bu krizi nasıl atlatabileceğimiz soruları kendi açısından hala çözülebilmiş değil. Bu kriz döneminde Çin’in ve Asya’nın yükselişi söz konusu olabilir. Çin bir Hristiyan dünya değil, Hilal’le Haç dengesinde Çin’i nereye oturtacağız? Orta Çağ’dan en farklı olanı da bu. Bu nedenle Hilal’le Haç kültür savaşları muhtemelen Çin’in ve Asya’nın yükselişini hem hızlandırabilir, hem de tahkim edebilir.

O zaman dünyada dengeler nasıl değişir?

Şu anda dengeler değişiyor zaten. Yaşadığımız kriz de biraz bununla ilgili. Akdeniz’den Avrupa’ya geçen güç dengesi, şimdi birden bire Atlantik’e, Asya’ya geçti. Dünyanın kalbi bir zamanlar Akdeniz’de atıyordu, küresel dünyada Avrupa’da atmaya başladı. Şimdi dünyanın kalbi Çin’de atıyor veya atacak. 2030’dan itibaren en gelişmiş ülkeler sıralaması yeniden değişecek. Bu kültür savaşları bu değişimi hızlandıracaktır. O yüzden belki yeni bir Çağ’a geçiş süreci yaşıyor dünya. Ve böyle giderse kültür savaşları yeni dengelerin oluşmasını sağlayacak.

Tarihi belleklerinde Türkofobi var

İslamofobi kavramı Amerika’da ve Batı’da 11 Eylül’den sonra dillendirilmeye başladı. DEAŞ’ın etkisiyle de gittikçe yayıldı. İslamofobinin yaygınlaşmasını terör olaylarıyla paralel düşünürsek, El Kaide de DEAŞ de her ne kadar İslam tandanslı olsa bile bizim coğrafyamızdan çıkmadı. Buna rağmen Arapfobi değil de Türkofobinin depreşmesinin sebebi tarihi bellekleriyle mi alakalı?

Aslında İslamofobi 11 Eylül saldırısıyla gündeme geliyor gibi görünse de kökleri ta 16. yüzyıla kadar giden Türkofobi korkusudur. Bu Avrupa’nın kültürel kimliğinin alt belleğine kadar kazınmış en önemli unsurlardan bir tanesidir. Hristiyan teolojisinde kökleşmiştir. Martin Luther veya Desiderius Erasmus’un eserlerine baktığımızda, İslam üzerine yazılmış olsa bile, Osmanlıyı ve Türkleri anlatır. Avrupa kimliği, Türk korkusu ve İslam korkusu üzerine inşa edilmiştir. 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’daki şiddet sarmalı ve radikalleşme özellikle Batı dünyasında İslam karşıtlığını besleyen bir rüzgara dönüştü.  İslam korkusu ve radikalleşme aynı ikiz kardeş gibiler. Birbirlerinin kanından besleniyorlar.  Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde siyasette de aşırı sağ hızlı bir şekilde güç kazanıyor. Aşırı sağ hem radikalizmi kendi meşruiyeti için bir araç olarak kullanıyor, hem de kendi kültürel belleğinde var olan Türk ve İslam korkusunu yeniden kabartmak için kullanıyor. Arap dünyasının Batı için alternatif olma ihtimali çok fazla yok. İslam dünyasında aktör olabilecek yegane güç Türkiye’dir. Batı, İslam dünyasını durdurabilmek için onun ön kalesi olan Türkiye’yi durdurmak zorunda olduğunu düşünüyor.

16 Nisan’da yapılacak olan halk oylaması için Türk bakanların Avrupa’da konuşma yapmalarını engellemeleri, “Hayır” kampanyasına destek olmaları güçlü bir Türkiye korkularından mı kaynaklanıyor?

Büyük ihtimalle korkuyorlar. Bunun en somut örneklerinden bir tanesini 15 Temmuz’da gördük. 15 Temmuz’un başarılı olmamasından büyük üzüntü duymuş gibiler. 15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye’nin Avrupa ile ve İslam dünyasıyla olan bütün bağları kopmuş olacaktı. Bu da biraz önce dediğimiz gibi Türkiye’yi hem depolize ediyor, hem de bir yerde güçsüzleştiriyor. Öncelikle Türkiye’nin rolünün herkes tarafından anlaşılması gerekiyor.

Batıya yürüyüşümüz devam ediyor

Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor sorusu mu gündeme geliyor burada? Güçsüz bir Türkiye Batı’nın ne işine yarar?

Bunun cevabı “Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor”da gizli bence. Batı için Rusya ne anlam ifade ediyor sorusu ile Batı için Türkiye ne anlam ifade ediyor sorusu birbirine çok benziyor. Biz Osmanlı’dan beri sürekli batıya doğru yürüyen bir topluluğuz. Hiçbir zaman doğuya doğru yürümüyoruz. Uzunca bir süre bizim Kızıl Elmamız İstanbul’du. Fethettik. Ondan sonra Roma’ydı, sürekli batıydı yani, o yüzden Viyana’ya kadar gittik. Batıya doğru yürüyüşümüz Osmanlıyla birlikte sona ermiş olabilir, ama kültürel anlamda devam etti. O yüzden batıyı uzunca bir süre kendi kültür evrenimizden bağımsız görmedik. Yine Orta Çağ’a gidelim, Batı dünyası bizi öteki olarak görürken, biz Batı dünyasını ve Hristiyan dünyayı, onların peygamberlerini şeytanlaştırmadık. Çünkü biz onu da kuşatan ve kapsayan son dinin temsilcileri olduğumuzu kabul ediyoruz. Bu anlamıyla biz batıyı kuşatıyoruz aslında. Almanya’da üç milyon civarı Türk’ü düşünürsek, batıya yürüyüşümüz hala devam ediyor. Batı dünyası bu kriz döneminde, Türk dünyasının veya Türkiye’nin batıya yürüyüşünün devam etmesini kendisi için ciddi bir tehdit olarak görüyor. Onları rahatsız eden şey, bizim yani İslam’ın batıya yürüyüşü aslında.

Batının bu rahatsızlığının sebebi, onlardaki nüfusun azalması, Türklerin nüfusundaki artış mı yoksa malum Türkofobi mi?

Birçok etki var. Ekonomik, siyasi etkileri alabilirsiniz. Batı nüfusu hızla yaşlanan bir nüfus, Türkiye’nin batıya doğru yürüyüşü demek, genç bir nüfusun oraya doğru akması demektir. Bunun anlamı işsizliğin derinleşmesi demektir. Kültürel anlamda Batı dünyasının girdiği kriz döneminde, güçlü bir Türkiye’nin kendilerini kuşatmasından korkuyorlar. Son olarak da kültürel anlamda zaten kodlarında böyle bir korku var. O yüzden de en kolay şey öncelikle bu kültürel kodlardaki tehdidin ortaya çıkması. Bunun Ortadoğu’daki gelişmelerle de ilgisi var. Ortadoğu’da Suriye savaşı çok ciddi sıkıntı oluşturdu. Suriye savaşı ile birlikte bir göç dalgası var, bu göç dalgasının batıya doğru akışı batılıları yine korkutuyor.

Avrupa’da aklıselim kalmadı

Korkutmasının yanı sıra frenliyor da mı?

Biraz zor frenliyorlar gibi, içlerinde olanı dışa vurmaktan geri durmuyorlar bir taraftan da. Her ne kadar frenleseler de içlerindeki korku onları esir alabiliyor. Çünkü şu anda Avrupa’da siyasette çok aklıselim hakim değil. Alttan gelen bir aşırı sağa kayış var. Bu da Avrupa’nın aklıselimle hareket etmesini engelliyor. Biraz aklıselimle hareket etseler, Türkiye’yle kavga etmek yerine şu anda dünyanın genel konjonktürü itibariyle onunla ortak hareket etmeyi tercih etmeleri daha lehlerine olur. Bence Avrupa’nın Türklerle kavga etmesi için hiç de uygun bir zemin yok. Amerika’da da aynı sıkıntılar var.

Avrupa’nın dengeli bir siyaseti vardır, reel politiki dikkate alırlar gibi bir ön kabul var dünyada. Şimdi bu durum değişti mi?   

Bence değişti. Avrupa’nın soğukkanlı, rasyonel siyaseti yok olmak üzere. Aynı şey Amerika için de geçerli. En gerçekçi politikaları onlar izlerdi. Fakat son zamanlarda bu politikaların hızla kaybolup daha çok duygusal, tepkisel ve akıl dışı politikaların egemen olduğu bir dünyaya doğru kayıyor her taraf. Aklıselimle hareket etseler bu kültür savaşlarını tetiklemek yerine, medeniyetler arası iletişim dilini hakim kılmak için çabalarlardı. Hatırlayın, iki binlerde dünyada bunları konuşuyorduk. Şimdi bir anda tüm bu siyasi jargon değişmeye başladı. Çünkü korkular aklın önüne geçti. Bu Avrupa’da çok daha keskin.

Hilal Haç savaşı bize de yaramadı onlara da

Bir yazınızda Avrupa 16. yüzyılda iç krizini Türkler üzerinden aşmaya çalıştı demişsiniz. Avrupa yine aynı şeyi mi yapıyor?

Dün Avrupa kendi iç hesaplaşmasını Türklerin üzerinden yürütüyordu, bugün de öyle yapıyor. Daha makul, daha rasyonel siyaset üretmek yerine, en kolay olana sarılıyor. O da Türkofobi, en kullanışlı düşman. Çünkü tarihte kullandılar bunu. Oysa bu düşman onları güçlü kılmıyor, krizlerini derinleştiriyor. O yüzden Avrupa’nın daha makul ve akıllı bir siyaset izleyerek, Türk’le kavga etmek yerine Türk’le ortak olmayı, paylaşmayı, bölüşmeyi tercih etmeli. Bütün bu krizlerden çıkış yolu burada çünkü.

Diyelim ki kültürel anlamda bütün yollar bu Hilal-Haç savaşına çıktı. Bu durumda halihazırda bir okuma yapacak olursak bu savaşın kazananı kim olur?

Ne Hilal ne de Haç,  bu savaşı Çin kazanacak. Büyük ihtimalle dahil olmayacak, kenardan güzel güzel seyrediyor zaten. Bu durumun en güzel örneklerinden bir tanesi Ortadoğu’da yaşanan savaştır. Ortadoğu’da biz kazanmadık, Avrupa’da kazanmadı. Petrol fiyatları düştü, Çin kazandı, herkes küçülürken Çin büyümesine devam ediyor. İkinci olarak Rusya kazandı, aslında en büyük zararı görmesi gerekirken bölgeye yerleşti. Üçüncü kazananı da bana göre İran. Eskiden Suriye’de Irak’ta bu kadar etkili olmazken, artık Irak’ın da Suriye’nin de değişmez aktörlerinden birisi haline geldi. Batı’ya göre uzunca bir süre İran terörist bir devletken, şimdi Batı dünyası Sünni terörizmden bahsediyor. Ve Şiilik Batı dünyası için cici çocuk haline geldi. Bir de kazananlar açısından PKK’yı saymak lazım. Günümüz Hilal ve Haç savaşında da ne Hilal ne de Haç kazanarak çıkacak. Çünkü tarih bunu gösterdi. 16. yüzyıldan sonra biz de çok kazandık sayılmaz. Batı dünyası da kazanamadı. Ve Batı’nın kendini toparlaması uzunca bir süre aldı. Bizim ise hala sürüyor. Bu iki kavga maalesef üçüncü aktörlere yarıyor. O zaman üçüncü aktör olarak Amerika doğmuştu, geldi hem Batı’nın hem Ortadoğu’nun sahibi oldu. O yüzden hem Batı, hem de İslam dünyası kafasını kaldırıp “üçüncü aktörler kim” sorusunu sormak zorunda.

Gerçek Hayat dergisi

 

 

 

İslam’ın kızı sizden şunu bekliyor

Format Görsel

 

Bu sabah güne açlıktan ağlayan çocuklarla uyandım. Halbuki yeni bir haftanın başlangıcı umut getirecekti pazartesi sendromuna takılıp kalmayanlar için. Ve hatta her daim hayatın güzelliklerini söküp almak için güne başlayan iflah olmaz iyimserler için. Uyku mahmurluğunu zamana yaymak için aheste aheste sabah çayımı yudumlarken, bir anda ekrana düştü “açlıktan ağlayan” çocuklar. Açlıktan ağlamak da ne demek? Duyunca inanamıyor, acıkmadan yiyen, yemek bitince değil, tıkınırcasına doyduktan sonra artanları çöpe atabilen biz insan müsveddeleri. Açlıktan ağlamanın ne anlama geldiğini anlamak için, orucun son saatlerinde bizi bekleyen enfes yemeklere güvenmek değil, açlığın son saatinin bile olmayışının idrakinde olmak gerek.

 

Herkes anne babasının biriciği olamıyor maalesef. En büyüğü 10, en küçüğü 2 yaşında olan beş çocuk ve savaştan ülkemize sığınmış bir aile, hayata tutunuyor bir şekilde. Elşaban ailesi Suriye’deki iç savaştan kaçarak Adana’ya gelmiş. Anne terk edip gitmiş, nasıl bir noktaya geldiyse artık. Tahayyülümüze bile sığmaz bizim, değil bir, beş çocuğunu bir bilinmeze bırakıp kaçan bir anne. Olmuş bir şekilde. Baba da savaşın olumsuzluklarından kaçırmış ya çocuklarını, Adana’da da bir hayat kurmaya, karınlarına bir lokma ekmek göndermeye çalışıyor can parelerinin. Ama olmuyor işte, yetmiyor, yetişemiyor.

Bir sabah balkonda ağlaşan çocuklarla uyanıyor mahalleli. Daha önce hiç mi fark etmemişler, yanı başlarında aç karnına dolaşan çocukları hiç görmemişler mi, insanın havsalası almıyor. Polisler geldiğinde, çocuklarda bir de korku dolu bakışlar… çünkü savaş, çünkü açlık, çünkü şimdi ne olacak…

Yanı başımızda açlıktan ağlayan çocukları görmeyip, duymayıp, Afrika’daki açları dert edinen beyinler bu sabah iflas etsin. Elini uzattığında ulaşabileceğin onlarca yardıma muhtaç varken, ulaşamayacağın, gücünün yetmediği her bir mesele için sosyal medyadan duyar kasma artık. Çünkü bu sabah senin, bizim sayemizde ağlayan çocuklar gökyüzünü yasa boğdu. Hem de tam da çocuklarımızın karnını doyurmuş, güne en tatlı sözlerle uğurlamışken.

Şimdi biz insanlığımızdan utandık değil mi, muhtemelen en iyi ihtimalle bunu yapmış olabiliriz. Sonra kaldığımız yerden hayata devam… etmeyelim işte, onu diyorum. Kaldığımız yerden hayata devam edersek, açlıktan ağlayan çocukları duyup göremiyoruz. O çocukların gözlerinin içine bile bakıp ağlayamıyoruz. “Ayy değiştir şu kanalı, içim parçalandı” deyip, içimizin parçalanmayacak bir köşesine sığınıyoruz. Geleceğe dair umutlarımız var, bize gelmez, bize olmaz dediğimiz kötü şeyler zihnimizin en ücra sığınağında. Belki de gelecek, ne biliyorsun? Belki de savaş bugün değil ama yarın yanı başımızda. Aslında kapımızı öylesine tırmalıyor ki, hiçbir şey olmayacakmış gibi devam et yaşamaya edebiliyorsan.

Zaten o çocukların gözyaşlarının ahı tutmazsa, bir asır bize bir şey olmaz daha. Bir asır koltuk kavgalarına, çıkar ilişkilerine, sahte gözyaşlarına devam edebilir, yorulunca görevi bir başkasına devredebiliriz. Çünkü çok çok uzakta değil, elimizi uzatsak dokunacağımız noktada bir çocuk açlıktan ağlıyorsa, o panik, o çaresizlik hali ruhumuzun bir yerlerine değmiyorsa, varsın bu hayat bize de bildiğini okusun.

Değil mi ki din adamlarımız bile ümmetin aç çocuklarıyla değil de, genç kızların giydiği pantolonla, incelttiği kaşıyla ilgileniyorsa, başlatmayın duyarınızdan, ümmetin başına ne gelirse gelsin yıkılmayan düzeninizden. Değil mi ki ümmetin çocukları savaştan dolayı tek bacak, tek kolla dolaşıp okul bile okuyamazken, bizim hocaların işleri güçleri kadınlara, kızlara ayar çekmekse, o başınızdaki fesi usulca bir kenara koyup, şakaklarınızı ovma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. “Müslüman O’dur ki, dünyanın öbür ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa, onun acısını ta yüreğinde hissetmesi” gereken Müslüman’dan, ümmetin açlıktan ağlayan çocuklarına kol kanat geremeyen imana hangi ara geldiğimizi düşünmezsek bulamayız çünkü. Bugün İslam’ın kızı sizden çok fazla şey değil, sadece bunu bekliyor, hatta İslam, hatta tüm Müslümanlar.