Sabretme sırası sizde küskünler

Balkanlarda 30 yıl Milli Görüş Başkanlığı yapan Prizrenli Hacı İlyas Amcanın “Peres’e ‘one minute’ diyen adama sahip çıkın” sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Her zaman Türkiye için yüreklerinin çarptığını söyleyen İlyas Amca, AK Parti’den önce Balkanlara kimsenin sahip çıkmadığını, hizmet götürmediğini ifade etmişti. Erdoğan’ın o zamana kadar iki sefer Kosova’ya gittiğini ve merkezde 1 buçuk milyon insanın toplandığını söylerken orada şahit olduğu şu hatırayı bırakmıştı yanımıza: “98 yaşında bir dede geldi yanına, ‘Tayyipciğim, evlat, dur!’ diyerek arabayı durdurdu. ‘Bu kalabalık ne vakit Tito geldi, o zaman toplanmıştı. Ama zordan gelmiştik. Sana gönülden geldik’ dedi. Tayyip de dışarı çıkıp dedenin alnını öptü.”

Makedonya’ya gittiğimizde 7 Haziran seçimleri henüz yapılmış, AK Parti 1. parti olduğu halde, hiçbir parti tek başına hükümet kuramayacak seviyedeydi. Yaşı 30-40’larda olanların gözünün önünden ülkeyi kaosa sürükleyen koalisyon dönemleri film şeridi gibi geçerken, genç olanlar “koalisyon”un ne demek olduğunu büyüklerine soruyordu. Öte yandan kendilerine sahip çıkan tek ülke olan “Türkiye”nin belirsiz durumu, sadece Balkanlardaki değil, dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları tedirgin etmeye yetmişti. Hele “Şimdi bizi geri mi gönderecekler” diye soran Suriyelileri hatırlamak bile istemiyorum. Evlerinden, yurtlarından edilen, en sevdiklerini savaşın acımasız kollarına teslim ederken, geriye kalanlarla sığındıkları kardeş ülke Türkiye’ye gelen savaş mağdurlarının yürekleri kuş kanadı kadar tedirgindi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da “Suriyelileri ülkelerine göndereceğim” diyen siyasetçileri yürekleri ağızlarında çok dinlemişlerdi çünkü.

Afrika’nın en ücra köşesinde yüreği Erdoğan için niye çarpar bir insanın? Veya Kudüs’te veya Gazze’nin dört bir tarafı insanlığa çevrilmiş zindanında… “TİKA diye bir adam geldi, köyümüze su getirdi. Allah razı olsun o adamdan” diyen bir insanı anlaması ne mümkün TİKA’yı kapatacağım diyen basiretsizlerin… 5 kıtada, 160’tan fazla ülkeye ulaşmanın ne demek olduğunu Akşener veya CHP çevresinin anlaması güç, peki ya sen…

Sen ki, Müslümanlığın gereği ümmet olmanın bilinciyle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanın derdini dert edinmiş, ayağına taş değdiğinde kendini konsolosluk önüne atmışsın. Şimdi ümmetin tek umudu Erdoğan’ı devirmek, bütün bu kazanımları yok etmek için kolları sıvayanlarla birlik olmuşsun. Yarın o boynu bükük ümmetin karşısına çıkmaya, dertlerini dinlemeye, haksızlıklara karşı durmaya nasıl yüzün olacak diye sormuyorum. Bir şekilde kitabına uydurursun. Ümmetin tek dayanağının bel kemiğini kırmak için menfaatinden uzak yeterince sebeplerin varsa, anlatsaydın keşke. Zira şimdiye kadar anlatılanlarda böyle bir şeye rastlamadım.

Kırgınsın, küskünsün biliyorum. Zaman zaman benim de kırıldığım, küsme aşamasına geldiğim noktalar olmadı değil. Her şey süt liman gitmedi maalesef. Güvendiklerimiz, doğruluk, dürüstlük timsali olamadılar tam anlamıyla. İnsan denen topluluğun içinde çürük elmalar hep çıkar. Sen ne kadar değiştirmek istesen de çıkmaya devam edecektir. Davayı değil de menfaatini düşünen, cebini doldurmayı önceleyen, güç zehirlenmesi yaşayan, senin hassasiyetlerini gözetmeyen şahısların AK Parti içinde cirit atması beni de yaralıyor inan. İyileri de görüyorum sonra, bu dava için baş koymuş, hakkı, hakkaniyeti gözeten samimi insanları.

Bir de yerine talip olanlara bakıyorum, içim ürperiyor iyi mi… teröre destek vererek ülkeyi kan gölüne çevirenleri mi dersin, yoksa geçmişten getirdikleri din düşmanlığından dolayı alınlarında taşıdıkları koca bir lekeyle meydanlara çıkıp din satanları mı… bunlara güvenmediğini biliyorum. O kadar da vazgeçmiş olamazsın değerlerinden. Kendini, “bu da dindar” diyerek, çukur muhalefetle ittifak yapmış, nereden fonlandığı belli olmayan kampanyalarla sana gül bahçesi vaad eden Saadet Partisi’yle avutuyorsan, atladığın bir detay var. Meydanlardaki söylemlerinden, Che Guevara pozundan, dindar oldukları sebebiyle nefret ve zulmüne uğradıkları CHP gibi bir partiyle ittifak yapıp, AK Partiyle barışamamasından anlamalıydın içinde bulunduğu ittifakın iştahına çanak tuttuğunu. Üstelik seçim zamanı, yapılacaklar değil, duyulmak istenenler söylenir hep, gerisini var sen düşün.

AK Parti duble yollar yaptı, şu kadar hizmet yaptı, bu kadar bilmem ne yaptı demeyeceğim. Bunları şimdiye kadar göremediysen, bir “Allah razı olsun” demediysen söyleyecek bir sözüm yok. 16 yıllık iktidar, haklısın, çok daha iyi şeyler yapabilirdi. Ama sen de biliyorsun ilk yıllar iktidarken muktedir olamadığını. FETÖ’cüsünden tut da, muktedirliği elden bırakmak istemeyen Kemalist zihniyete rağmen iyi işler yapmış diyorum yine de ben. Gezi kalkışmasından itibaren içeriden ve dışarıdan aleni düşmanlıklarla hedeflenen şeyi sen de görmüyorsan, kime ne anlatabilirim ki? Erdoğan değildi devirmek istedikleri biliyorsun; sen, ben ve bizim gibi düşünenlerin hezimetiydi. Türkiye’nin eli kolu dışarı uzanmasın, Amerika’ya, Avrupa’ya baş kaldırmasın, terör belasından kurtulamasın, büyümesin, gelişmesin, kendi çöplüğünde eyleşsin diyenlerin ayak sesleriydi.

Şükür ki ferasetli bir halkız da, oynanan oyunları görebildik şimdiye kadar. 15 Temmuz bertaraf edildiyse, bu milletin ferasetiyle edildi. Bunları anlatmama gerek yok, oradaydın, biliyorsun. Aslında benim sana hiçbir şey anlatmama gerek yok. 12 Eylül’ü de 28 Şubat’ı da birlikte yaşadık. Asıl bu iktidarın içinde büyümüş gençlere birlikte söyleyeceklerimiz olmalıydı. Mesela onlara Adnan Menderes’in kazanımlarının 27 Mayıs’la, Turgut Özal’ın kazanımlarının 28 Şubat’la nasıl yok edildiğini anlatmalıydık. Çünkü inanmıyorlar, “kazanılmış haklar kimsenin elinden alınmaz” diyorlar. Alınmaz mı, sen söyle…

Gezi kalkışması olduğu sırada, “her şeyiniz var, daha ne istiyorsunuz” diyen laik arkadaşıma hala kamuda yasaklı olduğumu hatırlatmıştım acı acı. Onlara göre (kısmen doğru da) AK Parti’nin mücahitleri partinin her imkanından faydalanırken, mücahideleri hala yasaklıydı ya, sonra yasaklar kalktı, mağduriyetlerin bir kısmı giderildi. Şükür diyorum bak, yine de şükür diyorum. Çünkü şükretmezsem, devamı gelmez, biliyorum. Hani “Başörtülü vekil yoksa oy da yok” diyenlere “az sabredin, sıra ona da gelecek” diyordunuz ya, biz sabrettik bak, şimdi sabretme sırası da şükretme sırası da sende. Bilmem anlatabildim mi?

Vicdanın, sen ve “oy”un, baş başa kaldınız artık. Ümmetin bütün umudu ve senin kırılmışlığın… daha iyisi olana kadar, başka seçeneğin yok. Mazlum eller, yakanız ve bir yapışmışlık kalacak ardında. Sonrası mı, tüm şikayet ettiklerimizle ilgili, biz ne kadar elimizi taşın altına koyduk, ona bakacağız.

Türkiye 26 düşmanla mücadele ediyor

Gazeteci-yazar Mustafa Yazgan ile mülâkat (3)

Siyasetteki arkadaşlar, “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda. 

 

Türkiye yeni bir seçimden çıktı. Aslında çok yeni değil, ama henüz hükümet bile kurulamadı. Seçim sonrası ortaya çıkan tabloyu ve bunların sebeplerini değerlendirebilir misiniz? 
Seçim sonuçları ile ilgili görüş, tespit ve kanaatlerimi yazmaya devam ediyorum hala. Çok yönlü bir şekilde bakıyorum olaylara. Bütün Türkiye, meydanlardaki düşmanların projelerini az çok öğrendi. Lakin siyasetteki arkadaşlar hala “birileri” diye konuşuyor. “Birileri arkamızdan paralel bir yapı kuruyor” diyor. Kim o birileri? Ben açık açık yazdım. Gülen ve adamları. “Birileri bizim projelerimizi engelliyor” diyor. Kim bunlar? Rockefeller Vakfı, ihtilalci Soros. Bunlar birileri dedikçe vatandaş tam kavrayamadı. Ben bunları tek tek konferanslarımda anlatıyorum. 26 düşmanla boğuşuyoruz şu anda:
Dünya mason locaları (Yark ve Skock)
Türkiye’de, dünya localarının uzantıları “Mason Biraderler” Türk Yükseltme Cemiyeti, Büyük Türkiye Locası
ABD, İngiltere, Fransa, Alman, Suriye (Esat) istihbaratçıları
Avrupa Birliği içinde Türkiye’ye düşman fert ve kuruluşlar (Hristiyan Kulübü)
İsrail’in yayılmacı hedefleri (Arz-ı Mevüd ve MOSSAD)
Osmanlı’nın (Mezopotamya) coğrafyasında cirit atan CIA
Dünya Siyonist lobisi
PKK, KCK, HDP, IŞİD (‘Irak Şam İfsat Dayanışması’ diyorum ben)
DHKP-C, Türkiye Komünist Partisi, DEAŞ
Türkiye’deki misyonsuz “Politik Muhalefet”
Ulusalcılar ve medya organları
Sabataycılar
Faiz lobisi
Varlıkları dış ekonomik güçlere bağlı iş adamları (TÜSİAD)
Sokak anarşistleri (paralarla beslenen militanlar)
Hainlere alet olan içerideki medya patronları
Ergenekon yılanı (Nuseyri, darbe işbirlikçileri)
Suriye’de Beşar Esad belası ve katliamları
El-Kaide lobisi
Ermeni lobisi
Dünya Kiliseler Birliği
Vatikan, misyonerler
Devlet içinde gizli devlet yapılanması (PDY)
Pensilvanya’dan Gülen çılgınlığı
Batinilik (Hasan Sabbah’ın haşhaşilik terörü)
Bizansı ihya (diriltme) “Megalo idea”sı
İşte biz şimdi Türkiye’de bunlarla boğuşuyoruz. Vatandaşlar bunları tam olarak idrak edemedikleri için, nasıl olsa AK Parti birinci parti diyerek başka partilere kaydılar. Açıkça seçimlerde Doğu Anadolu’da silah zoruyla rey kullandırıldığı için, büyük çapta bir hile de söz konusu oldu. Kesinlikle ben inanıyorum ki, o meydan mitinglerinin sonucunda, AK Parti yüzde 55’i rahatlıkla yakalayabilirdi. Ama bu dediğim sebeplerden, laçka, davasız ve AK Partili geçinenler, nasılsa abilerimiz kelleyi koltuğa almış, bu işi götürür, biz de meyvesini yeriz diye düşünenler, maalesef bu sonuçlara sebep oldular.

Başkanlık Sistemi ile ilgili de konferanslarınız oldu. Neler anlatıyorsunuz Başkanlık Sistemi ile ilgili? Türkiye’nin Başkanlık Sistemi’ne neden ihtiyacı var?
Başkanlık Sistemi, devlet sistemleri içinde bir sistemdir. Lakin dikkat ederseniz, bütün başarılı devletler ve dünyanın gelişmiş devletleri Başkanlık Sistemi ile idare ediliyor. Çünkü Başkanlık Sistemi, istikrarlı idare sistemidir. Parlamenter Sistem ise, birbirine düşen partilerin, kendi aralarındaki kavgadan dolayı, o memlekete hiçbir faydanın olmadığı bir sistemdir. Ki, yaşıyoruz şu anda. Taa yirminci asır boyunca, 60-70-80-90’lı yıllarda biz bu sistemin belasını çektik. Dış kuvvetler bizi tek parti idaresinden koalisyona düşürdü, işte görüyorsunuz, koalisyon da kurulamıyor.

Erken seçim mi olur diyorsunuz… 
Olabilir. Öyle tahmin ediyorum ben. Çünkü bütün partiler “Ben” diyor. Vatan demiyor, millet demiyor, istikbal, istiklal demiyor. Erken seçim için şimdiden çok ciddi çalışmalar yapmamız lazım. Seçime kadar olan dönem, Türkiye’nin ölüm ve kalım mücadelesidir. Aynen İstiklal Savaşı’ndaki 26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi.

Zannedersem 60’ların sonlarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda özel kalem müdürlüğü yaptınız. Hep size kıyaslama soruları soruyorum, fakat bunu da çok merak ediyorum. O zamanın Diyanet İşleri ile şimdinin Diyanet İşleri’ni de kıyaslayabilir misiniz?
Ne demek Sevda Hanım, kıyaslamalarla öğreneceğiz gerçekleri. 65-66 dönemlerinde merhum İbrahim Elmalı’nın zamanında Özel Kalem Müdürlüğü yaptım. Şu anda Mehmet Görmez Bey medarı iftiharımızdır. Kendisini takdir, tebrik ve sevgiyle anıyorum. Tamamen bizim gönüldaşımız, kardeşimizdir. Bugünkü Diyanet İşleri artık kabuğunu yırtmış ve Devlet Bakanlığı emrinde “tapu kadastro” memurluğu seviyesinde bir makam olmaktan çıkmıştır. Bunun bir hikâyesi var, biliyorsunuz. İbrahim Elmalı’nın Tunus ziyareti sırasında, masonlar Demirel’e baskı yaptılar ve seyahati yarıda kestirdiler. Refet Sezgin de Devlet Bakanı o zamanlar “benim nazarımda tapu kadastro memuru neyse, Diyanet İşleri Başkanı da odur” diyor. Bundan yeni neslin haberi yok. Tapu kadastro memurluğu seviyesine düşürülmüş bir Diyanet, şu anda kabuklarını yırtmıştır. Çok ciddi kültürel, dini, ahlaki yayılmalar yapıyor. Ha, İslam geleneğinde böyle bir başkanlık var mıdır, yok mudur o tamamen teorik planda tartışılacak bir konudur.

Zamanında Türkiye ve Ortadoğu Enstitüsü’nde asistanlık yapmıştınız. Bölgeyi ve sorunları bilen birisi olarak Türkiye’nin Ortadoğu ilişkilerini nasıl buluyorsunuz?
Efendim biliyorsunuz, biraz önce saydığım 26 düşmanın en az 10 tanesinin el birliği ile Ortadoğu’daki Osmanlı coğrafyası paramparça edildi. Ve bu düşmanlar, ekonomik anlamda enerji ihtiyacını karşılamak için, Ortadoğu’nun petrollerinin olduğu coğrafyaya, her türlü zulmün tatbik edilmesi karşılığında o halkları perişan ettiler. Dolayısı ile bugün, 1948’de kendilerince İsrail’in bir devlet olarak (bir terörist devlettir İsrail, ciddi bir devlet değildir. Çünkü devletler hukukuna da uymaz) kuruluşundan sonra, Ortadoğu hepten karıştı. Yahudi, vaad edilmiş toprakları kendine bir ideoloji edindi. Birinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, İkinci Cihan Savaşı’nın çıkış sebebi bu, şu anda Ortadoğu’daki çıbanbaşı İsrail, ne Filistin’e ne Gazze’ye ne Mısır’a ne bir başka yere huzur vermiyor. Irak, Amerika’nın işgali altına girdi. Suriye, şimdi paramparça. Müslüman bir başkanları yok. Ortadoğu bir petrol savaşının alanıdır.

Bu tablonun hiç mi olumlu bir yanı yok peki?
Ama bu savaş devam ederken, bütün dünyada uyanan İslami hareket var. AK Parti’nin de açılan açısıyla birlikte, geniş açılı bir dünya coğrafyasına bakış ve Tayyip Beylerin genç yaşından beri aldıkları dünya stratejilerinin uygulama alanları, bugün Tayyip Bey’i, dünya çapında bir lider konumuna getirmiştir. Bundan memnun olmayan deminden beri saydığım o düşmanlar, yüzsüzlüğü şımarıklığı ahlaksızlığı saldırganlığı ve vahşeti gündeme getirerek, bugün bizi tehdit eder duruma geldiler. Kim ne yaparsa yapsın, ok yaydan çıkmıştır artık. Ortadoğu’da bir zelzele başlamıştır. Bu zelzeleden korktular, Mısır’a hemen Sisi gibi şerefsiz bir darbeciyi gönderdiler. Mısır halkı orada esaret altına alındı. Bütün bunlar gelip geçicidir. Çünkü artık Ortadoğu zelzelesinde Osmanlı, yeniden diriliş noktasına gelmiştir. “Diriliş Postası”nın da tam bu noktada büyük mesuliyetleri vardır. Bu konuda elden gelen her türlü yardım bu gazeteye yapılmalıdır.

Diriliş Postası