Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz

Format Görsel

 

Seksenlerde bir tiyatro oyununa gittiğimi hatırlıyorum. Mahallede top koşturan çocuklar ve içlerinden birinin kedilere zarar vermesiyle başlıyordu oyun. Ardından o çocuk büyüdü ve bir gece yarısı elinde fenerle ülkesinin kapılarını İngilizlere açtı. Sonrasındaysa yine aynı İngilizlerle kahramanca dövüşerek ülkesini düşmanlardan kurtararak lider oldu. Hikaye bu ya, meğerse kedilere zarar veren, büyüyünce ülkesinin kapılarını İngilizlere açan ve ardından ülkesini düşman işgalinden kurtaran kişi Atatürk’müş. Oyun bittiğinde salonda fısıltı halinde yayılan genel kanı buydu. Zaten muhafazakar bir kesimin, muhtemelen gizlice gittiği bir tiyatro oyunuydu. Öyle bir atmosferde söylenenlere inanmak hiç de zor değildi. İlk gençlik yıllarımdı, açıkçası gerçek olup olmadığını sorgulama gereği bile duyduğumu hatırlamıyorum.

Cumhuriyet tarihinden beri Kemalistlik sopasıyla terbiye edilmeye çalışan dindar kesimin iç dinamiklerinde buna benzer enstantanelerin gelişmesi şaşılacak bir durum değil. Sürekli ötelenen, ikinci sınıf vatandaş kabul edilen, dinle imanla ilişiği olanları sahnenin arka tarafından ön tarafına geçirmeyen, en görüneni başörtülüler olduğu için Atatürkçülük adına yasaklarla sindirmeye çalışılan bir kesime, “Atatürk bu ülkeden dini kaldırmak için düşmanla anlaştı” derseniz, inanması o kadar yalın ve zahmetsiz olur.

Yaşarken kabullenip sustuğumuz birçok şeyin, psikolojik taciz boyutunu geçip, fiziksel tacize uzandığını kaç kişi fark edebilmişti ki? Hem fark etse ne olur, kabullenip susmaktan başka bahtımıza düşen, hapislerde çürümek, fazladan zulüm görmek. Şapka takmadı diye asılan Şalcı Bacıların, İskilipli Atıf hocaların torunları, sakal bırakıyor diye, kuran veya dini kitap okuyor diye irticayla suçlanıp yıllarca hapislerde yattı. Başörtü takıyor diye üniversiteye gitmelerine izin verilmedi. Devlet dairelerinde çalışmayı bırakın, koridorlarında yürürken bile dışlanıp aşağılandı. Bunların hepsi Atatürk adına yapıldı ve Atatürk dindar kesimin başında demoklesin kılıcı gibi sallanıp durdu.

Atatürk her kapının anahtarıydı da aynı zamanda. Kim daha çok Atatürkçüyse istediği her mevkiye gelebilecek gücü edinirdi. Birine zulüm yaparken Atatürk’ün adını kullanmak hem havalı, hem çok işlevseldi. “Atatürk” adı laik kesimin her türlü imkana ulaşmasının maymuncuğuydu. Kendilerinin nemalanamadıkları bir parti iktidara geldiğindeyse de, Atatürk kılıcını kullanarak halkın seçimini alaşağı etmek vaka-i adiyedendi. Olur da iktidarlarına çomak sokulur diye, Atatürk’ü koruma kanunu bile çıkartıldı. Atatürk, bildiğin eli sopalı mahalle kabadayısı gibi aramızda dolaştı yıllarca. Hadi gelin de inanmayın o kedileri bacağından asarak işkence eden haylaz çocuğun Atatürk olmadığına.

AK Parti iktidarından sonra ülke yavaş yavaş normale dönerken, Atatürkçülük meselesinin üzerine bugüne kadar gidilemedi. Çünkü muktedirliği elinde tutan kesim, AK Parti iktidarına da rejim sopası göstermekte gecikmedi. Muhafazakar birinin Cumhurbaşkanı adaylığına karşı çıkmak amacıyla Cumhuriyet mitingleri yapıldı, fakat tarihi ayar mekanizması bu sefer işe yaramadı. Güçlenerek iktidarını koruyan AK Parti, 15 yıl sonra şimdi de Atatürkçülük lobisini yıkmaya kararlı. Atatürk’ü belli bir kesimin elinden alarak normalleştirme çabalarını geçtiğimiz 10 Kasım’da gözlemledik.

Erdoğan’ın “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz” sözleri normalleşmenin ayak sesleriydi. AK Parti teşkilatları ve çevresinin Ata’ya övgüler dizerek, pankartlar asarak, Anıtkabir yolunu arşınlayarak bu girişime kendilerini fazlasıyla kaptırmaları biraz yapay gözükse de, bu sürecin olağan bir parçasıydı. Anıtkabir’e gidenlerden bir kısmı yanlarında götürdükleri Kuranı Kerim’i okurken, kimisi ellerini açıp dua etti, kimisi de saygı duruşunda bulundu. Halkın Atatürk’ü tam da olduğu gibi anlama çabalarıydı bu. Ne Tanrı gibi tapınmak, ne de gulyabani gibi fersah fersah uzaklaşmak.

Bütün bunlar laik kesim için ellerindeki son kozu kaptırmak, Kemalistlik sayesinde edindikleri yapay statüleri kaybetmek demekti ki, tutunacak dalları kalmayacak anlamına geliyordu. Kızdılar, köpürdüler, oy için yapıyor, inanmayın dediler. Halbuki herkes bilir ki göbeğinizi çatlatsanız ulusalcı kesimden AK Parti’ye oy gitmez. Zaten AK Parti’nin yüzde 50’yi ikna etme gibi bir derdi olsa bile, ulusalcılarla işe başlamaz. Atatürk’ü olduğu gibi kabul etmeyi bilen ülkücü kesimi bir parça etkileme çabası olmuş olabilir. Ama bu açılımın en büyük kazanımı, ülkenin normalleşme alanında attığı adımların pik noktasına ulaşmış olmasıdır.

Şimdi yapılmak istenen Atatürk’ü normalleştirip günahıyla sevabıyla içimizden çıkan bir değer olarak kabul etmek ve belli kesimin tekelinden çıkartmak. Taraf gazetesinin sayfalarından fırlamış köşe yazarı Kurtuluş Tayiz’in bu sürece övgü dizmeyen İslamcılara “münafık” demesi süreçle uyumlu olsa da, İslamcılar tabii ki hiçbir zaman Atatürkçü olmaz. Atatürk hakkında konuşmayı bile zül addeder. Sebebi nefret filan da değil, “düşün yakamızdan, başka ihsan istemeyiz” modudur. Günahıyla sevabıyla bir tarih yapıldı, bunda da başrolü Atatürk oynadı. Fakat Atatürkçülük bu olaydan tamamen bağımsız ve 80 yıldır bu ülkenin kamburudur. Bunu erken yaşlarda keşfeden ergen kızım gibi ifade edeyim: Atatürk’ü değil de fanlarını sevmiyoruz işte.

 

Musul ve Kerkük Türkiye’nindir

Format Görsel

Takdim: 

Bin yıldan fazladır Türkiye ile aynı kaderi paylaşan Musul bölgesinin kaderi yeniden tayin ediliyor. Dizayn edilmeye çalışılan bu bölgeler, plan dahilinde mezhep savaşlarına ve etnik çatışmalara sürüklenirken, parçalanan Irak üzerine yapılan kanlı hesaplaşmalar, bölge halkının acılarını katmerleştiriyor. Önce imal edip, sonra da def etmek için hazırlanan senaryonun yeni adı; Musul bölgesini DAEŞ’ten temizlemek. Türkiye’nin içinde olmasını istemedikleri Musul operasyonunu başlatan küresel güçlerin amacının bölgeye huzur getirmek olmadığı en baştan belli. Bölgede yaşayan Türkmenler ise Türkiyesiz bir operasyonun çözüm olmayacağı kanaatinde. Kerkük Türkmenlerinden olan Prof. Dr. Suphi Saatçi’yle bölgenin son durumunu ve Irak Türkmenlerini konuştuk. Başımın Tacı Kerkük kitabında “Kerkük’te petrol olmasaydı/ Bunca insan boğazlanmazdı/ Ve bunca yürek yanmazdı/ Kerkük’te petrol olmasaydı” mısralarıyla durumu özetleyen Saatçi, “O bölge Türkiye’nindi demiyorum, Türkiye’nindir diyorum” sözleriyle Türkmenlerin Türkiye’den beklentisine vurgu yapıyor.

 Musul ve Kerkük’le olan kader birliğimiz ne zaman sekteye uğradı ve neyin kavgası veriliyor orada?

Bölgenin esas kaderi Osmanlı coğrafyasında çizilmiş. Osmanlı dönemi bizim için en asude, en huzurlu, en sakin ve en verimli yıllar sayılır. Osmanlıdan önce Selçuklular döneminde de yine o insanlarla bin yıl beraber yaşamışız. Bir sorun olmamış. Fakat birinci dünya savaşından sonra Osmanlı’nın elinden alınan bu coğrafya, İngiliz mandası olarak Irak hükümetine tevdi edildi. Irak hükümeti dönemi 1926 Ankara anlaşmasından, 1958’e kadar kraliyetle yönetildi. 1959’da da askeri cuntalarla yönetilen Cumhuriyet ilan edildi. Ardından Saddam’ın dikta rejimi başladı ve 2003’e kadar sürdü. 2003’te malum ABD işgali başladı. Bu coğrafya çok sıkıntılı dönemler yaşadı. Birinci dünya savaşından sonra rahat, huzur yüzü göremedik. Yine de bölge insanları arasında herhangi bir sorun yok. Ne Sünni’si ne Şii’si, ne Arap’ı ne Kürd’ü ne Türkmen’i aralarında hiçbir zaman kavga etmediler. Kavga, siyasi liderlerin kanlı hesaplaşmalarından kaynaklanıyor.

Yapay da olsa Irak’ın kuzey sınırlarında mezhep kavgası yaşanıyor. Bu açıdan baktığımızda Irak bölgesinde yaşayanlar Sünni ağırlıkta mı Şii ağırlıkta mı?

Musul eyaleti dört ili kapsıyor. Musul, Erbil, Kerkük, Süleymaniye. Kuzey Irak’a Osmanlı döneminde Musul eyaleti denilmiş. Musul’un merkezi Sünni’dir. Türkmen köylerinin yarısı Sünni, yarısı Şii’dir. Kerkük zaten Sünni.  Kerkük’ün güneyindeki ilçeler Şii ağırlıklı. Dolayısıyla Türkmenlerin arasında Sünniler yüzde 60, Şiiler yüzde 40 diyebiliriz. Araplarda ise Irak nüfusunun içinde yüzde 55-60 Şii, geri kalanı Sünni’dir. Osmanlı döneminde Sünni bir yönetim vardı ve Sünni-Şii ayrımı yapılmazdı. Bu ateşi ABD körükledi, şimdi de önüne geçilemiyor.

Türkiye olmazsa Türkmenler de olmaz

Musul ve Kerkük’teki Türkmenlerin acıları Lozan Antlaşması’ndan sonra başladı diyebilir miyiz? Yoksa aynı coğrafya içerisinde yaşarken de sorunlar var mıydı?

Bölge adil olmayan, kucaklayıcı olmayan bir iktidara terk edildi, onlar da iyi yönetemediler. Türkmenler Anadolu’dan koparıldıktan sonra rahat yüzü görmediler. Tedrisatları yapılmadı, kendi dillerinde eğitim yapamadılar. Bağımsız basınlarını, kültürlerini, kitap yayınlarını yapamadılar. Dolayısıyla bir eritme ve sindirme politikasıyla karşı karşıya kaldılar. İktidarda iyi görevlere getirilmediler. Ama Anadolu’dan ve Türkiye’den beslenerek varlıklarını inatla korudular. Yani Türkmenlerin ayakta kalmasının şansı, morali, umudu Türkiye’dir. Allah korusun Türkiye’ye bir şey olursa, Irak Türkmenlerini de göm gitsin artık, bir şey kalmaz. Sadece Türkmenlerin değil, Türkiye’nin varlığı bütün Türk dünyası için bir ışık, bir umut, sığınılacak bir kale. Zaten Ortadoğu’nun da sığınağı olmuş.

Lozan Antlaşması TBMM’de nasıl kabul edildi? Kendi topraklarımızdan vaz geçmek o kadar kolay oldu mu?

Hiç kolay olmadı, Türkiye 1. Dünya savaşında işgale uğrayınca, mütareke imzalandığı sıralar Musul bölgesi Türkiye’nin elindeydi. Mütarekeden sonra savaş kurallarına aykırı olarak bölgeyi İngilizler işgal etti. O sırada Kurtuluş Savaşı başladı ve birçok bölge düşmanlardan temizlendi. Savaşın sonunda Türk askeri yorgun düştü, genç erkek kalmadı, salgın hastalıklar baş gösterdi. 1923 Lozan Antlaşması’nda her konuda anlaşmaya varıldı da Musul konusu anlaşmada yer almadı. Musul için TBMM’de görüşmeler yapılırken kıyamet koptu. Özellikle Doğu milletvekilleri “Musul olmazsa Doğu da olmaz, Musul bizim güvencemizdir” dediler. Dedikleri de doğru çıkıyor şimdi. Mustafa Kemal Paşa ise gücümüzün kalmadığını, Lozan’daki kazanımların önemli olduğunu, gücümüzü toparladıktan altı ay sonra Musul için kıyam edebileceğimizi söyledi. Yani ayağa kalkarız, şahlanırız demek bu. Bu söz üzerine milletvekilleri Lozan’ı kabul etti.

Cumhuriyet Bayramı’nı Musulsuz kutladık

Musul ve Kerkük’ü kendi kaderlerine terk etmemiz bundan sonra mı olmuş?

Dediğiniz ihmal daha sonra başlamış. Kıyam nerede kaldı, onu bilmiyoruz. Şahlanma olmamış, Musul milli bir plan olarak devletimizin gündeminde kalmamış. Hatta Cumhuriyet Bayramı’nın birinci yıl döneminde Cumhuriyet gazetesinin manşeti “Cumhuriyet Bayramı’nı Musulsuz kutladık” şeklindeydi. Bu derece hassas bir kamuoyu vardı. Tabii işlenip beslenseydi bu kamuoyu, Türkiye için önemli bir hedef olurdu. Bu hedef olmadığı için, şimdi kamuoyunda bir mutabakat yok. “Niye girelim Musul’a, bize ne onlardan” deniyor. “Başkasının toprağında gözümüz yok” deniliyor. Kimin toprağı buralar? Türkiye’den zorla, hileyle alınmış bir bölgeye, kendimizin olan o toprağa şimdi başkasının mı diyoruz. Bu tarih bilmemektir.

Cumhurbaşkanının Misakı Milli sınırlarını dile getirmesi sizce doğru bir politika mı?

Bence çok doğru, çok güzel ve milli bir politika takip ediyor Sayın Cumhurbaşkanı. Asıl sorun, bu kadar milli bir konuda meclisin mutabakatının olmaması. Neden kendi kaderine bırakılsın buralar? CHP, bu yanlış politikayı perçinlemek için grup kararı aldı. Bu ufuksuz partinin halka vereceği bir mesaj var mı? Konu hakkında hala “bizi ne ilgilendirir, bize ne Musul’dan” diyebiliyor. Ama senin güney çizgini ilgilendiriyor. Suriye’ye, Akdeniz’e kadar Türkiye’yle Arap, İslam dünyasının ilişkisini kesecekler. Esas proje bu zaten.

Operasyonlarda Türkiye olursa katliam engellenir

Bu kadar müdahil olmasaydık, bize hiçbir şey dokunmayacaktı anlayışı da hâkim. Öyle mi olacaktı?

Değil tabii ki, yakıyor bizi. Irak’la Suriye düzelmedikçe Türkiye’de huzur olmaz. En büyük acılarını biz çekiyoruz, sıkıntıları bize. Üç milyon insan geldi oralardan. Bunun yemesi, içmesi, yatması, kalkması, bizden. O insanları sen kendi topraklarında korusan, hepsi gider kendi topraklarında mutlu olur. Telafer, öz be öz Türkmen kenti kendi kaderine terk edilmişti. Şimdi sağ olsun Sayın Cumhurbaşkanımız sahip çıkıyor Telafere. Türkiye’de 200 bine yakın Telaferli var, kimse telaffuz etmiyor. Sünni bunlar, Şiilerden kaçmışlar.

Musul operasyonunda Türkiye’nin yer almasını istemiyorlar, fakat Türk hükümeti de “biz oradayız” diyor. Öte yandan DAEŞ’ten temizlenen yerlere de Haşdi Şabi yerleşiyor. Bu durumda Türkiye o operasyonda olmalı mı?

Haşdi Şabi, derme çatma, toplama Şii halk askerlerinden oluşuyor.  Bağdat’ın kurduğu ulusal ordu da Şiilerden oluşuyor. Bunlar Musul’u kurtarmaya, “Hz. Hüseyin’in intikamını almaya gidiyoruz” diye slogan atarak yola çıktı. Kimden intikam alacaklar, Musul halkından mı? Diyelim ki bunlar Musul’a girdikten sonra DAEŞ’ten kurtulduk, huzur sağlanacak mı? Eğer Hz. Hüseyin’in intikamını almaya gelmişlerse, çatışmalar devam edecek demektir. Onun için Türkiye tedirginliğini dile getirdi. Oradaki Sünnileri yok etmek için katliama kalkışsalar, kim önleyecek onları? O bölgede Türkiye olursa ancak katliamlar engellenir. Türkiye, adil ve kucaklayıcı devlet geleneği olan bir ülkedir, dolayısıyla Türkiye insanlara güvence de verir. İşte bu güvence ve huzuru istemiyorlar.

Amerika işi daha fazla karıştırıyor

Türk askeri Cerablus’a gitti ve orayı DAEŞ’ten temizledikten sonra bir kısım Cerabluslular evlerine döndü. Musul ve Kerküklülerin de böyle bir beklentisi var mı?

Beklenti ne demek, ölüyorlar Türk askeri gelsin diye. Benim Kerkük’ümü temizlesinler, ben de oraya gitmek, memleketimde ölmek isterim. Bu işi çözerse Türkiye çözer, herkes biliyor bunu. Ondan başka da aday yok. Ordusu olan, ciddi devlet geleneği olan başka bir ülke yok. Amerika işi daha fazla karıştırıyor, en nihayetinde hepsi Müslüman, istedikleri kadar birbirlerini öldürsün, sayıları azalır gözüyle bakıyor. Allah fırsat vermesin. Aslında Müslüman ülkeler, özellikle lider pozisyonunda olan Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran gibi ülkelerle müttefik olmamız lazım. Yukarıda bir mutabakat sağlanırsa, halkın içinde hiçbir sorun kalmaz. Türkiye ile Irak’ın ilişkileri iyiyse, biz çok rahat ediyoruz. Suriye’deki Türkmenler de, Suriye ile Türkiye’nin ilişkileri iyiyse rahat ediyor.

Türkiyesiz bir çözüm olmayacaktır

Türk askeri gelsin diye bekliyorlar dediniz ya, ne anlamda bekliyorlar? Misakı Milli sınırlarının içine alınmayı mı, yoksa Türkiye gelsin burayı temizlesin, Irak hükümetine teslim etsin şeklinde mi?

Akıllarına Misakı Milli sınırlarına dahil edilmek gelmiyor da değil, anahtar teslim istiyorlar. Çünkü kim gelse yine yapamayacak. Türkiye burayı iyi yönetir, iyi yöneticidir çünkü. İnşallah yine Türkiye’nin içinde olduğu bir sonuçla çözüme kavuşur. Türkiye içinde olmadığı müddetçe huzurlu bir çözüm olmayacaktır. Türkiyesiz bir çözüm olmayacaktır. O topraklar bizimdi demiyorum, o topraklar bizimdir diyorum, Türkiye’nindir o topraklar.

Türkiye’nin içinde olmadığı bir Musul operasyonunun sonucu ne olur sizce?

Sonuç vermez, zaten derme çatma bir güç var. Irak’ın ulusal ordusu bile ciddi bir ordu değil. 10 bin kişilik Türk ordusu Musul’dan geçsin,  Basra’dan çıksın, karşısına bir tek asker çıkamaz. Biz dışarıdan Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. Yahya Kemal bir şiirinde, “Allah’ım galip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın” der. Ben eskiden ne manaya geldiğini anlamazdım bunun. Tarihi okuyunca anladım, Türk ordusunun İslam’ın son ordusu olduğunu. Bizi bu güne getiren, İslam’ı ayakta tutan bu ordudur. Bu coğrafyada biz askeri, beşeri, ekonomik, siyasi gücümüzle duruyoruz. Gücümüz kalmadığı takdirde, beş dakika yaşatmazlar. Benimki bir tahmin değil, bu felaketi yaşamışız. Bizi nasıl yeryüzünden silmek istediklerini gördük. Onun için herkes aklını başına devşirsin.

Ankara Antlaşması’nda geçen “toprak bütünlüğü sağlanması” ibaresinden dolayı Musul’a girme hakkımız var mı peki?

Ankara Antlaşması’nda Türkiye, İngiliz mandası olarak bölgeyi Irak’a bırakıyor. Bu toprakların sahibi Türkiye olduğu için anlaşma yapıyorlar. Irak devleti dağıldığı takdirde, yeni oluşuma bilgisi dışında izin vermez. Uluslararası devletler hukukundaki hocalarımız bunu yorumlayabilir. Zaten gücün varsa, anlaşma olmasa da bunu yapabilirsin. Ama Ankara Antlaşması’nda “Irak dağılırsa Türkiye’nin tekrar söz hakkı olur” diye bir cümle yok. Fakat bunun yorumu, toprak bütünlüğü bozulduğu takdirde, bu iş tekrar eski sahibinin isteği üzerine olur. Burada uyanık olmak lazım.

Türkiye iyiyse biz de iyiyiz  

Üniversite yıllarına kadar Kerkük’te yaşadınız. Üniversite okumaya Türkiye’ye geldikten sonra dönmediniz oralara, neden?

İlkokul, ortaokul ve liseyi Kerkük’te bitirdim. Üniversite için Türkiye’ye geldim. Yüksek mimar olarak mezun olduğumda, memleketime dönüp hizmet etmek istiyordum. Fakat Kerkük’e dönüş için bir türlü düzelmedi ortam. 1978’den 2003’e kadar 25 yıl memleketime gidemedim. Saddam gittikten sonra ancak gidebildim. “Hasretin Adı Kerkük” kitabımın konusudur bu.

Gençlik çağında içinizde o acıyı, o hüznü hissediyor muydunuz?

Sürekli, daima, her zaman içimizde Türkiye özlemi vardı. Türkiye olsaydı biz bu kadar zulüm görmezdik. Türkiye bizi sahipsiz bırakmaması lazım diyorduk. Şimdi bize diyorlar ki Türkmenler niye silaha sarılıp mücadele etmiyor. Kürtler silahları sayesinde bu kazanımları elde etmediler. Türkmenler de silahları olmadığı için bu duruma düşmediler. Sahipleri olmadığı için bu duruma düştüler. Türkiye sahip çıkarsa, Türkmen iyidir, sahip çıkmazsa kötüdür. Hatta şunu diyorum, Türkiye iyiyse biz de iyiyiz. Türkiye hapşırsa, biz yorgan döşek nezle yatarız.

15 Temmuz’da da böyle bir tehlike hissettiniz mi? Nasıl yansıdı 15 Temmuz Kerküklülere?

Çok üzüldüler, perişan oldular, korktular. Hatta oradaki PKK güçleri Türkmenleri tehdit etti. “Sonunuz geldi, bakın Erdoğan gidiyor” dediler. Demek ki Türkiye’de zayıf bir iktidar gelsin de, o bölgeleri rahatça yutabilsinler diye bekliyorlar. Türkiye korkusu yüzünden bazı şeylere cesaret edemiyorlar. Allah Türkiye’nin gücünü artırsın diyorum. Türkiye güçlendikçe, Türk dünyası güçlendiği gibi, dünyada adalet de yaygınlaşır bence. Çünkü Türkler sadece kendilerine değil, sadece Müslümanlara da değil, bütün insanlığa adil davranmışlar, bunu tarihte ispatlamışlardır.

Gerçek Hayat dergisi

 

 

 

 

O gençlere bir ideal veremeyiz de

Format Görsel

Zaten hızla değişen bir kuşak çemberinin içinde birbirimizden gittikçe uzaklaşıp, ortak paydalarda buluşmak uğruna saklambaç oynuyorduk. Zaten biz atı ararken, onların Üsküdar’ı geçmesini tuhaf bir tedirginlikle izliyorduk. Zaten random attıklarında olayı anlamak için uğraşmayı bıraktık, sormadık, etmedik, gördüğümüzü yaptık. Sosyal medyayı ucundan yakalasak da, emojiler, hikayeler, boomerang çekimleri hadi anladık diyelim, sanmıyorum ama hadi snapchat’e de ayak uydurduk, her şey bir yana kullandığın dil başka, sen başka, o başka… o dediğim, kendi çocuğun senin, doğurduğun, büyüttüğün, elinden tutup gezdirdiğin. Hani büyüklerimiz derdi ya, “bizi beğenmiyor şimdi”. Mesele beğenip beğenmemek değil, sen başka, o başka işte.

Bütün bunlarla aramıza mesafe girmiyormuş gibi, ayrı kulvarlarda dolaşmıyormuşuz gibi, bir de dini yaşamak ve onlara öğretmek gibi bir derdimiz var bizim. Eskisi gibi değil hiçbir şey, olmayacak da. Ne kadar boca edersen et bildiğin öğretileri, aktaramayacaksın, çünkü o sen değilsin, başkası. Kolayca öğrenmeyecek senin yöntemlerini, öğrense de kabullenmeyecek, kabullense de harekete geçme konusunda senin hareket noktan ona hiçbir şey ifade etmeyecek. O namaz hocalarını usulca bir kenara kaldır, elif cüzlerini filan, varsa başka yöntemlerin onları dene, güncelle kendini, dini değil. Çünkü böyle söyleyince “dinde güncellenmezmiş kardeşim” diyorlar.

 

Yaşandı ve bitti o dönemler, ağıt yakmanın da anlamı yok. Süper, hiper, fiber hız çağındayız, sen kalkmış başına topladığın üç beş gence atalarımızdan kalma menkıbeler anlatıyorsun. Hani senin yanında saygıyla oturan o genç var ya, ne kadar dindar bir aileden gelirse gelsin, belki de inanç noktasında sarsıntı yaşıyor sen ona dua ezberletirken.  Hadi kandırmayalım kendimizi, kaybettik, kaybediyoruz gençliği, önlem almazsak hiçbir umudumuz yok.

Ayşe Böhürler, “Din yorgunu gençler” başlığını atınca yazısına, tam da bu noktada ampuller yandı benim kafamda. Şimdi bizim çocuklarımız olan Y ve Z kuşağı, biri hızla internet dünyasına adapte olurken, diğeri ve daha tehlikelisi direkt o dünyanın içine doğdu. Onlar arasında bile inanılmaz fark var. Anne ve babaları arasındaki farkı varın siz düşünün. Kuşak farkı artık 4 yıla düşmüş diyorlar. Kendinden 4 yaş küçükle, farklı bir dünyada yaşayan çocuklardan söz ediyoruz. Biz bildiğiniz, dinozor fosili olarak, el yordamıyla onlara öncülük etmeye çalışıyoruz. Hadi Y kuşağı bizi takmasa bile kırmamak için ses etmedi. Z kuşağı yüzüne karşı oklarını çıkartıp, bam bam diye hedef alıyor, bildiğin acıtıyor. Dini üzerine boca etmeyi bırak artık, misliyle ters teper, şaşırırsın, üzülürsün, “oha falan” olursun. Dedelerinin yöntemleriyle din anlatırsan, dinsiz insan yetiştirmenin kitabını yazarsın.

FETÖ’cülerin, gençleri kendilerine çekip beyinlerini yıkamak adına yaptıkları çok önemli bir şey vardı. Maddi anlamda o çocuğun ihtiyacını karşılayarak istediklerini yaptıracak kıvama getirene kadar veriyor da veriyordu. Sınav çocuğuna takviye dersler verir, fakir çocuğuna burslu eğitim verir, dertliyi dinler, maça götürür, stres attırır, eğlendirirdi. Bu kadar verici olduktan sonra, çocuk da, “şu hocanın sohbetine katlanayım 1 saat” derdi. Biz çocuklardan, hem de bu ulaşamadığımız kuşağın çocuklarından, gençlerinden, hiçbir şey vermeden, her şeyi istiyoruz aslında. Allah’a inansın istiyoruz, namaz kılsın istiyoruz, oruç tutsun, kuran okusun, hatta ezberlesin istiyoruz. En iyi ihtimalle sessiz sakin yaradılışta olanlar bir süre sessizce yapıyor, fırsatını bulunca kaçıyor. Diğerleri yanaşmıyor bile, “bu devirde…” diye başlayan cümleler kuruyor. Maddi ve çağa dönük ihtiyaçlarını karşılayanların gemisine usulca binerek, bizim bilinmezimize doğru uzaklaşıp gidiyor.

Senin önem verdiğin, değer verdiğin, inandığın, şüphe bile duymadığın birçok şey onlar için uzak ihtimal. Çünkü her kafadan bir ses çıkarken ve bunlara kolayca adapte olurken beyinleri, sürekli sorguluyor.  Hem okuyup öğrenecek vakit de yok, daha cazip meşgalelerden. Kendimizde görmediğimiz her bir şey için fersah fersah uzaklaşmasak iyiydi çocuklarımızdan. Keşfetmeye çalışsak en azından onların renkli dünyasını. Belki bir giriş kapısı buluruz diye. Yoldaki İşaretler bu neslin çocuklarına, işaret dili olmadan sağır bir kişiyle konuşmak gibi bir anlam ifade eder ancak. “Artık, sıra İslâm’a gelmiştir. İnsanlığın en zor, en şaşkın, en çalkantılı olduğu bir zamanda gelmiştir; “Ümmet” dönemi…” derken Seyyid Kutup, bizde bir karşılığı vardı ve fakat şimdi… İslam’ın çoktan sırasını savdığını düşünen bir dünyanın tam ortasında çırpınışlarımız.

Aslında bu, dindar iktidarın getirdiği şımarıklık haliyle anlatılmaktan fersah fersah uzak. Belki internet çağı, bir tıkla her şeyin elinde olduğu çağ, hatta cebinde akıp giden bir dünya var. O telefonu çocuğunun eline vermeyecektin önce. Şimdi boşuna kalkıp bu davayı gütme. Yanlış yaptık, evet, gel bunun neresinden dönersek dönelim. Bir ideal veremeyiz bu saatten sonra oyun ve yabancı dizilerle Amerikan kültürünü benimsemiş gençliğe. İnancı gitmeden yakalamak için, kafayı kuma gömmeyi, bildiğiniz bütün duaları okumayı bırakıp, hadi onları da okuyup, ellerimizi bütün taşların altına sokmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bunca yıllık iktidar ve imkan da bir alternatif oluşturmalıydı, oysa. En azından bunu beklemek, hayal etmek, sorgulamak hakkımız. Çünkü bu dert, senin benim değil, hepimizin derdi ve dermanı çok ölçekli olmalı.

 

2019 seçimlerine hazırlık karneniz cebinizde

Format Görsel

Yüksek sesle dillendirilmese bile, 16 Nisan referandumu “köprüden önceki son çıkış” olarak algılandı ve bu algılamaya sebep olacak söylemler kullanıldı. 15 Temmuz işgal girişiminin ardından, vesayet sisteminin acilen kalkması ve halkın vesayetinin hakim olabilmesi için önemli ve bir o kadar da gerekli bir adımdı. 17 Nisan 2016 sabahına uyandığımızda o çıkıştan çıkmış, millet olarak başkanlık sistemini onaylamıştık. Fakat onaylanmış olsa bile sistemin yürürlüğe girebilmesi için seçimler gerekliydi ve aslında son çıkıştaki yoldaki rota 2019 seçimlerini işaret ediyordu. 2017’nin son çeyreğindeyiz, çok da vaktimiz kalmadı aslında.

Ülkemizde seçimler 4 veya 5 yılda bir yapılsa bile, siyasal partiler her seçimin ardından bir sonraki seçimi kazanmanın hayalini yaşar. “Bu sefer olmadı, ama bir dahaki sefer mutlaka” derler seçmenlerine.  Bir dahaki seçimde yapmayacakları hataların listesini çıkartmaktır esas olan, fakat o aşamaya gelinmeden motivasyon düşer. İktidarı eleştirmek kolaydır ve tüm muhalefet partileri seçimleri kazanmaya değil de, iktidarı eleştirmeye odaklanır. Derken 4 veya 5 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

İktidar partisi seçimlere hazırlık yönünde hem şanslı, hem de şanssız konumdadır. Yaptığı, yapabileceği ve aslında yapması gerekenlerle bir sonraki seçimlere de yatırım yapmış olur. Aynı şekilde yaptığı ve yapacağı hatalarla da sonunu hazırlar. AK Parti, 2002 yılından beri yaptığı hizmetlerle bir sonraki seçimin yatırımını yapmasıyla ünlendi. Her hizmet, oy olarak döndü ve bunu çok iyi biliyordu. Fakat son 3-5 yıldır ülkenin atlattığı badireler, sadece partide değil, tüm halkta Cumhurbaşkanımızın “metal yorgunluğu” dediği etkiyi oluşturdu. Ülke olarak kırılmaların eşiklerine gidip gidip geldik. Kutuplaştık, huysuzlaştık en kötüsü de umutsuzlaştık.

Gel gelelim, bütün bunlar yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeği olsa da, bundan bizim etkilenme lüksümüz varken, siyasilerin etkilenme lüksleri yok. Zira her parti 2019’a hazır olması gerekiyor ve çok vakit varmış gözükse de eğer atılan adımlar yanlışsa, silmek ve unutturmak için yeterli vakit de yok. O yüzden her adım planlı ve ölçülü bir şekilde atılmak zorunda. Çünkü insanlar artık “şu badireyi de atlatalım” moduyla yaşamaktan yoruldu. Köprüden önceki son çıkış, bütün badireleri arkada bırakamasak da, badirelerle yaşamayı öğrenmemiz gerektiği bir çıkıştı ve insanlar hayatlarını acil eylem programlarıyla sürdürmek istemiyor artık.

O halde 2019 seçimleri sağlam bir hazırlık bekliyor diyebiliriz. Üstelik yüzde 51’i ikna etmek gibi bir gerçekliğimiz varken, hem de çok sağlam bir hazırlık bekliyor. Mevcut partilerimizin hazırlık karnesine baktığımızda, hazırlanma değil de hazırlanmama üzerine çalışıldığı, hatta 2 yıl sonra yüzde 51’i ikna etmiş olmaları gerektiği gibi bir derdin olmadığı okunuyor. 15 yıldır muhalefet partilerinin iktidar olmak gibi bir derdi veya umudu olmadığı için, hazırlık aşamasını atlayarak yaşadıkları hepimizin malumu. Önümüzdeki seçimler için de bu geçerli olacak ki, ana muhalefet partisi CHP’yi ele aldığımızda, “adalet yürüyüşü’ adı altında yaptığı en büyük etkinliğin terör örgütlerinin ekmeklerine yağ sürmek, onlarla birlikte yürümek olduğunu gördük. Bunun dışında iktidarın açığını bulmak için harcadıkları efor hariç, toplumsal uzlaşma için harcanmış bir efor, atılmış bir adım henüz göze çarpmadı.

Bir zamanlar sazlı sözlü lanse edilerek cicileştirilen PKK’nın koruyucusu HDP’nin mumu da yatsıya kadar yandı ve söndü. Şimdi meclis açılışlarına bile gelemeyerek, Silivri yollarını arşınlamakla meşgul. Buradan bir mağduriyet çıkarıp bu yönde bir seçim hazırlığı yaparlar mı, belki yapmak isterler ancak hendek ve barikatlardan sonra bunu yutacak bir kitlesinin kaldığını da düşünmüyorum şahsen. Marjinal doğdu, marjinal yaşadı, Doğan Medya’nın sazlı sözlü programları HDP’yi bu marjinalliklerden kurtaramadı.

MHP’nin 2019 için kuvvetli bir iddiasının bulunmadığı göze çarpıyor. 15 Temmuz’dan beri ülkenin en zor zamanlarında devletinin yanında durmasıyla belki de seçime en hazır parti durumunda. Sorunlara hep çözüm olmak anlayışıyla yaklaşması, muhalefet olduğu halde ülkesinin çıkarları söz konusu olduğunda milletinin, devletinin yanında olması, Devlet Bahçeli’ye çok puan kazandırsa da, büyük bir iddia ile seçime katılacağını sanmıyorum. Yeni kurulan partisiyle Meral Akşener de henüz yolun çok başında ve FETÖ’yle iş tuttuğu herkes tarafından bilindiğinden hiç şansı yok gibi gözüküyor.

Her zamanki gibi yine seçimlere hazırlık aşamasında iktidar partisine gözler çevriliyor. Ancak orada da tersi yönde bir hareketlilik ve eleştiri oklarında hedef olma durumu var. Bir gece ansızın Liselere giriş ve Üniversiteye giriş sınavını kaldırmalarıyla insanların sinir uçlarına dokunmakla seçim yatırımı yapmak arasında dağlar kadar fark var zannımca. Bu konu sadece 8. sınıf ve 12. sınıf velilerini ilgilendiriyormuş gibi gözükse de 15 yıllık AK Parti iktidarının eğitim yönetiminin iyileşememesi, orada bir sorun olduğunun en büyük işareti. Sürece yayılarak yapılacak olan olumlu değişikliklerin hem sindirilmesi hem de bir dönem neslin bedel ödememesi açısından önemi büyükken, bu hızlı değişiklikler hiç de 2019 seçimlerine hazırlıkmış gibi durmuyor.

Henüz bu sorunu halletmemiş ve şokunu atlamamışken yüzde 40’lara varan vergi zamlarıyla tanışmamız da hiç komik değildi. MTV’den elde edilen ilave gelirin bir silah sistemine verilecek olan miktar olduğunu söylemeleri, ülke için bunun elzem olduğunun altını çizmeleri insanlara etki etmedi. Zira atalarımız boşuna dememiş, “zengin kağnısını dağdan aşırır fakir düz ovada şaşırır” diye, herkes biliyor olan fakire olacak çünkü. Nitekim bundan geri adım atıldı. Düzenleme yeniden gözden geçirilecek, fakat hiçbir iktidar partisi seçimlere 10 adım kala vergi zammıyla halkının karşısına çıkmaz. Seçimlere hazırlanmama karnesine bu da not edilir.

Köprüler ve yollarla ünlenen, her seçim öncesi çılgın projelerle halkın başını döndüren AK Parti, ulaşım için yaptığı yollarla beğeni toplasa da ulaşımı yönetememesi, son çıkıştaki seçim karnesine olumsuz bir veri olarak yansıyabilir. Osman Gazi Köprüsüyle yeni Türkiye’ye yakışan hizmetin geri dönüşü, 1 yıllık geçişlerde, vaad edilen geçiş oranın yarısı bile olmadığı açıklandı. Neden? Çünkü çok pahalı. Çünkü sık sık o yolu gidenler, daha çok para vermektense, yollarını uzatmayı tercih ediyor. Oysa makul fiyatlar olsa çok pratik, çok da kullanışlıydı. Sürümden kazanmak diye de bir şey vardı.

15 milyon nüfusuyla Türkiye’nin göstergesi olan İstanbul özelinden baktığımızda; her sokağının tadilata girmesi ve o köprü açılırken diğerinin kapanması, yapılan işlerin tekrar tekrar ve uzun süreye yayılarak ne kış ne de yaz küçücük bir rahatlamanın yaşanmaması, doğrusu bıkkınlık noktasına geldi. Olay İstanbul için son aylarda şöyle gelişti: 3. Köprü açıldı, biraz rahatlarız dedik, olmadı, hem çok pahalı, hem uzak.  Avrasya açıldı, kesin biraz daha rahatlarız dedik, fiyatlar çok yüksek, yine de hiç yoktan iyi. Hoop Şehitler Köprüsü tadilata girdi, yaz boyunca mahvolduk, ardından gişeler kalktı, oh biraz rahatladık. Hooop, FSM yeniden tadilatta, “pardon, serbest geçiş sistemini takmayı unutmuşuz”. Bugünlerde halkın düşündüğü tek şey, umarız seçimlerde biz de oy kullanmayı unutmayız. Bu olumsuzluklar kaç milyon kişiye dokunmuştur sizce? Seçimlere hazırlık karneniz cebinizde, otur, sıfır.

İslam’ın kızı sizden şunu bekliyor

Format Görsel

 

Bu sabah güne açlıktan ağlayan çocuklarla uyandım. Halbuki yeni bir haftanın başlangıcı umut getirecekti pazartesi sendromuna takılıp kalmayanlar için. Ve hatta her daim hayatın güzelliklerini söküp almak için güne başlayan iflah olmaz iyimserler için. Uyku mahmurluğunu zamana yaymak için aheste aheste sabah çayımı yudumlarken, bir anda ekrana düştü “açlıktan ağlayan” çocuklar. Açlıktan ağlamak da ne demek? Duyunca inanamıyor, acıkmadan yiyen, yemek bitince değil, tıkınırcasına doyduktan sonra artanları çöpe atabilen biz insan müsveddeleri. Açlıktan ağlamanın ne anlama geldiğini anlamak için, orucun son saatlerinde bizi bekleyen enfes yemeklere güvenmek değil, açlığın son saatinin bile olmayışının idrakinde olmak gerek.

 

Herkes anne babasının biriciği olamıyor maalesef. En büyüğü 10, en küçüğü 2 yaşında olan beş çocuk ve savaştan ülkemize sığınmış bir aile, hayata tutunuyor bir şekilde. Elşaban ailesi Suriye’deki iç savaştan kaçarak Adana’ya gelmiş. Anne terk edip gitmiş, nasıl bir noktaya geldiyse artık. Tahayyülümüze bile sığmaz bizim, değil bir, beş çocuğunu bir bilinmeze bırakıp kaçan bir anne. Olmuş bir şekilde. Baba da savaşın olumsuzluklarından kaçırmış ya çocuklarını, Adana’da da bir hayat kurmaya, karınlarına bir lokma ekmek göndermeye çalışıyor can parelerinin. Ama olmuyor işte, yetmiyor, yetişemiyor.

Bir sabah balkonda ağlaşan çocuklarla uyanıyor mahalleli. Daha önce hiç mi fark etmemişler, yanı başlarında aç karnına dolaşan çocukları hiç görmemişler mi, insanın havsalası almıyor. Polisler geldiğinde, çocuklarda bir de korku dolu bakışlar… çünkü savaş, çünkü açlık, çünkü şimdi ne olacak…

Yanı başımızda açlıktan ağlayan çocukları görmeyip, duymayıp, Afrika’daki açları dert edinen beyinler bu sabah iflas etsin. Elini uzattığında ulaşabileceğin onlarca yardıma muhtaç varken, ulaşamayacağın, gücünün yetmediği her bir mesele için sosyal medyadan duyar kasma artık. Çünkü bu sabah senin, bizim sayemizde ağlayan çocuklar gökyüzünü yasa boğdu. Hem de tam da çocuklarımızın karnını doyurmuş, güne en tatlı sözlerle uğurlamışken.

Şimdi biz insanlığımızdan utandık değil mi, muhtemelen en iyi ihtimalle bunu yapmış olabiliriz. Sonra kaldığımız yerden hayata devam… etmeyelim işte, onu diyorum. Kaldığımız yerden hayata devam edersek, açlıktan ağlayan çocukları duyup göremiyoruz. O çocukların gözlerinin içine bile bakıp ağlayamıyoruz. “Ayy değiştir şu kanalı, içim parçalandı” deyip, içimizin parçalanmayacak bir köşesine sığınıyoruz. Geleceğe dair umutlarımız var, bize gelmez, bize olmaz dediğimiz kötü şeyler zihnimizin en ücra sığınağında. Belki de gelecek, ne biliyorsun? Belki de savaş bugün değil ama yarın yanı başımızda. Aslında kapımızı öylesine tırmalıyor ki, hiçbir şey olmayacakmış gibi devam et yaşamaya edebiliyorsan.

Zaten o çocukların gözyaşlarının ahı tutmazsa, bir asır bize bir şey olmaz daha. Bir asır koltuk kavgalarına, çıkar ilişkilerine, sahte gözyaşlarına devam edebilir, yorulunca görevi bir başkasına devredebiliriz. Çünkü çok çok uzakta değil, elimizi uzatsak dokunacağımız noktada bir çocuk açlıktan ağlıyorsa, o panik, o çaresizlik hali ruhumuzun bir yerlerine değmiyorsa, varsın bu hayat bize de bildiğini okusun.

Değil mi ki din adamlarımız bile ümmetin aç çocuklarıyla değil de, genç kızların giydiği pantolonla, incelttiği kaşıyla ilgileniyorsa, başlatmayın duyarınızdan, ümmetin başına ne gelirse gelsin yıkılmayan düzeninizden. Değil mi ki ümmetin çocukları savaştan dolayı tek bacak, tek kolla dolaşıp okul bile okuyamazken, bizim hocaların işleri güçleri kadınlara, kızlara ayar çekmekse, o başınızdaki fesi usulca bir kenara koyup, şakaklarınızı ovma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. “Müslüman O’dur ki, dünyanın öbür ucunda bir Müslüman’ın ayağına diken batsa, onun acısını ta yüreğinde hissetmesi” gereken Müslüman’dan, ümmetin açlıktan ağlayan çocuklarına kol kanat geremeyen imana hangi ara geldiğimizi düşünmezsek bulamayız çünkü. Bugün İslam’ın kızı sizden çok fazla şey değil, sadece bunu bekliyor, hatta İslam, hatta tüm Müslümanlar.